34. İstanbul Film Festivali’nde izleme fırsatı yakaladığımız ve geçtiğimiz yıl Cannes Film Festivali’nde Queer Palm Ödülü’nü kazanan Onur (Pride) filminin gerçek aktivistleri ile sinemadan, politikaya; Gezi Parkı Protestoları’ndan, Soma’da yaşanan büyük faciaya birçok konuda hem keyifli hem de oldukça zihin açıcı bir söyleşi gerçekleştirdik.

Söyleşi: Gizem Çalışır

https://vimeo.com/124853507

Gizem Çalışır: Hayat tecrübelerinizin bir filme uyarlanacağını öğrendiğinizde neler hissettiniz?

Gethin Roberts: Temel olarak gergin hissettim. Bize bunun bir belgesel olmayacağı, bütün dünyada gösterime girecek bir uzun metraj film olacağı söylendi. Ayrıca filmin Billy Elliot’ın komedi anlayışında olacağı söylendi. O yüzden filmin; duygusallığa odaklanan, içinde hiç politik öğe barındırmayan, gerçek hayattan uzak bir film olacağını düşünerek çok gerildim. Ve sanırım bu gerginliğim, filmi izlediğim ana  kadar devam etti. Elbette Stephen Beresford’ı daha çok tanıyıp ona güvendikçe rahatladım ancak genel olarak bütün olay beni çok germişti.

Nicola Fields: Ben sadece filmin yapılacağına dair söylentiler duymuştum. Oldukça şüpheliydim. Filmin yapay ve samimiyetsiz olacağını ve o dönemin politikasını yeteri kadar iyi ele alamayacağını düşünüyordum. Hikayeyi komikleştirip sansasyonel bir hale getirmelerinden endişeleniyordum. Ama en büyük korkum filmin fazla duygusal olmasıydı, böyle bir şeyi düşünmeye bile cesaret edemiyordum. Söylentileri duymama rağmen kimse bana ulaşmadı, sen (Mike Jackson’a dönerek) de bana projede yer almam için bir teklifle gelmedin.

Mike Jackson: Hayır, geldim. Hatta Stephen geldi.

Nicola Fields: (Düşünüyor) Evet, geldin. Evet geldiler ve ben, kendi önyargı ve korkularım yüzünden görmezden geldim. O yüzden insanlarla iletişime geçip, ekipteki diğer insanların filmde danışman olarak yer aldığı garanti edilince nasıl bir iş çıktığını görmek için bu yolculuğa ve ekibe katıldım. Ve sonunda Stephen ile tanışınca onun konu hakkında çok bilgisi olduğunu gördüm, gerçeği yansıtmak için çok uğraştı. Bizim o dönemde içinde olduğumuz politikayı anladığını gördüm. Filmi gördüğüm zaman harikulade olduğunu düşündüm ve ondan sonra filmi destek vermek istedim. Pişman olacak hiçbir şey yok, sadece o dönemde bütün desteğimi verebildiğim için çok mutluydum.

Mike Jackson: Stephen beni ilk görmeye geldiğinde, sanırım 40 dakikayı kendinden bahsederek geçirdi. Ve sanırım amacı, dürüstlüğünü kanıtlamak ve benim güvenimi kazanabilmek adına tüm kartlarını masaya koymaktı. Bana babasının orta sınıf bir Chomsky’ci, annesinin de politika hakkında tek bir şey bile bilmeyen işçi sınıfından bir kadın olduğunu söyledi. Ve bu gerçekten de ilgi çekici bir kombinasyondu. Politikadan çok fazla uzak durması düşünülemezdi. Kendisiyle ilgili anlattığı şeylerde oldukça dürüsttü ve onun bu dürüstlüğü bizlerin güvenini sağlama konusunda önemliydi. Bu 40 dakikalık konuşmadan sonra, LGSM (Lesbians and Gay Men Support The Miners) hakkında konuştuk. Ona bu ekipten ulaşabileceği diğer kişilerin bilgilerini verdim. O dönem, madencilerle yaşadığımız dayanışmadaki hassas ve duygusal dengeleri nasıl verebileceği ile ilgili bazı endişelerim vardı. Fakat entelektüel donanımı sayesinde bu bütünlüğü kurmayı başarabildi. Bunun dışında, LGSM ile ilgili kimi hassas konulara olan yaklaşımını da bilemiyorduk, sonuçta Stephen heteronormatif bir hafızaya sahipti. Ve bizim sahip olduğumuz altın değerinde birçok anı vardı. Altın değerinde derken gerçekten en derinlerimizde saklı olan anılardan bahsediyorum. Stephen’ın bu anılara ulaşabilmesi için derinlemesine bir kazı çalışması yapması gerekiyordu.  Bunu başardığı için de özgün bir filme imza atmış oldu.

Gizem Çalışır: LGSM komitesinin içerisine nasıl dahil oldunuz? Açıkçası, bu noktada madencilerle yapmış olduğunuz dayanışmada yaşadığınız deneyimleri oldukça merak ediyorum. Bunları bizlerle paylaşabilir misiniz?

Nicola Fields: Açıkçası bu noktada söylemem gereken iki şey var. Birincisi madencileri destekliyordum ve bir aktivisttim. Bir gün Jeff –onun da filmin içerisinde bir portresi var- bana LGSM adında bir oluşum olduğunu ve benim de bu oluşuma katılmam gerektiğini söyledi. İlk tanışma toplantısına gittim. Yanılmıyorsam bu toplantı Fall and Angel isimli bir pubda olmuştu. Ve fark ettim ki grubun içinde ismi Kate olan tek bir kadın vardı. Bu arada ben aynı zamanda bir film yapımcısıydım ve bu esas yaptığım işin LGSM’e bir şekilde yardımı olabilir diye düşündüm. Daha sonra bir gün Kate bana geldi ve neler yapabileceğimiz konusunda düşünceler üretmeye başladık. Çünkü grupta kadın sayısı çok azdı ve kadınları da bir şekilde bu eylem sürecinin içerisine çekmeliydik. Kate bu tür sosyal faaliyetler konusunda oldukça deneyimliydi ve benimle de bu birikimlerini paylaştı. Daha sonra insanlarla konuşmaya başladık ve bir yandan madenciler için para toplamaya çalışıyorduk. Fakat kimi düşmanlıklar sebebiyle bazı korkularım da vardı. Çünkü biz daha çok kadınların olduğu kulüplere ve barlara gidiyorduk. Ve madencilerin çoğu erkekti. Yani bir nevi dönemin ataerkil politik düşüncesinin fragmanı gibiydiler. Sonuçta kadınlara karşı da bir düşmanlık ve ayrımcılık vardı, kadınlarla birlikte organize olmak istemiyorlardı. Ve aslına bakarsanız, LGSM de genel olarak erkekler tarafından kurulmuş bir oluşumdu. Bu yüzden kadınların oluşuma dahil olmak adına önyargılı olabileceklerini düşünmüştüm. Kadınları bu dayanışmaya nasıl çekebiliriz, bu konuda neler yapmalıyız diye düşünmeye başladım. Birçok kadının grevi desteklemek istediği açık bir gerçekti fakat erkeklerle çalışma konusunda kendilerini rahat hissetmiyorlardı. Bu yüzden bir kısmımız LSM (Lesbians Support The Miners) isimli organizasyonu kurdular. LGSM ile birlikte çalışıyorduk fakat kadınların çoğu organizasyon kuruluşu olarak ayrı olmamızın daha doğru olduğunu düşündüler.

İkincisi, homofobik bir aile geçmişine sahibim. Tahmin edebileceğiniz üzere, ailemle çok sancılı bir geçmişim oldu. Bu yüzden toplantılarımızda da kendimi gergin hissediyordum. Sonuçta; sürekli yargılamaların, eleştirilerin olduğu bir ailenin içinde büyüdüm. Ama bu grubun içinde bu tür yargılamaların hiçbiri yoktu. Bana kalplerini açtılar ve onlardan biri olmamı, bu ailenin bir parçası olmamı sağladılar.

Martin Goodsell: Filmde de görebileceğiniz üzere, madencilerle dayanışmak için gittiğimiz bu kasabada büyük bir ilgiyle karşılandık. Bizi karşılamaları oldukça gerçekçiydi asla yapay değildi. Bizi bu şekilde bağırlarına basmaları en değerli anlardan biriydi. Onlarla birlikte geçirdiğimiz bu hafta sonu gerçekten fantastik, heyecan vericiydi ve aramızda gerçek bir bağ oluştu. O gece bu madencilerin evlerinde kaldık ve onlar bizi kendilerinin en büyük destekçisi olarak gördüler. Bir araya geldiğimizde onlar da anladılar ki tüm farklılıklarımız ortadan kaybolmuştu. Ortaklıklarımız farklılıklarımızdan çoktu. İşte en ilham verici olan şey de buydu.

Mike Jackson: Bu dayanışma sayesinde yani bizlerin bu madenci topluluğuna vermiş olduğumuz destek sayesinde, bizlere karşı olan ayrıştırıcı fikirleri de yok olmaya başladı. Bu dayanışma bir bilinç yarattı ve böylece aramızdaki duvarlar yıkıldı.

onur-pride-roportaj-filmloverss

G.Ç. : Yaklaşık iki sene kadar önce Türkiye’de yaşanan ve birçok insanı aynı ortak paydada birleştiren Gezi Parkı Protestoları hakkında ne düşünüyorsunuz? 

G.R. : Aslına bakarsak bizim 1984-85 döneminde yaşadığımız şeylerle çok benzer yaşadıklarınız. Biz LGBTİ olarak sendikalar ve işçi sınıfıyla dayanışma içine girmişken, sonuçta ortada genel bir düşman vardı ve bu dayanışma bilincini ortaya çıkardı, burada yaşananlar da çok benzer. Çünkü o protestolarda tek bir grup ya da ideoloji fikri yoktu. Kürt hareketi de LGBTİ hareketi de kadın hareketi de aynı mücadelenin içerisindeydi. Aslında filmin cesaretlendirdiği nokta da burası. Hayal kırıklığına ya da hüsrana uğramanıza rağmen bir ilerleme sağladığınızı biliyor olmanız. Yani tüm bu sürecin bir şeyleri değiştirdiğini biliyorsunuz. Sonuçta Gezi Parkı Protestoları’nın Türk politikası üzerindeki etkisi ortada. Mesela kimi partilerin seçim listelerinde farklı renkler ve sesler olduğunu gözlemleyebiliyorsunuz. Bir LGBTİ bireyi, Ermeni ya da Kürt birey aynı parti listesinde birlikte bulunabiliyor. Bence bu inanılmaz derecede cesaret verici bir durum.

N.F. : İnsanlar Londra’da Gezi Parkı haberlerini aldığında, yani aktivistlerin Gezi Parkı’nı işgal edişlerini, bu tüm dünyaya ilham verici bir haber oldu. İnsanların birlik olması, birlikte hareket etmesi, ortak ve aynı düşmana karşı birlikte savaş vermeleri, bizim Maden Grevi ile kurduğumuz dayanışmaya çok benziyor. Bu tür olaylar bizlere cesaret, bağlılık, oganizasyonel yetenek ve aktivist entelektüelliği katıyor. Aynı zamanda politik pratikler yaşamımızı ve propagandist seviyeleri görmemizi sağlıyor.  Ve bence Gezi’de kurulmuş olan birlik kaybolmadı, hala orada. Bu deneyim insanların kalbinde ve beyninde. Bu insanların düşünme biçimlerini, kendileri hakkında olan düşüncelerini, diğer gruplarla olan ilişkilerini etkiliyor. Ve tabi ki bir öngörü de bulunmuyorum ama bu dayanışmanın geri geleceğini düşünüyorum. Gelmeli. Umutsuz olmak ve sindirilmişlik düşüncesi bu tür durumlarda çok fazla karşımıza çıkabilir; fakat umut etmek ve inanmak çok önemli. İnsanların, artık birlik olamıyoruz dediklerini duyuyorum; yapmayın, ihtiyacınız olan en önemli şey birlik olmak. Britanya’da aynı şeyleri bizler de yaşadık, bu kavgayı yeniden başlatmalıyız. Resmi liderler bu kavgayı yeniden başlatamaz.

G.Ç. : Filmde Billy Nighy tarafından canlandırılan karakter, “Maden ocakları ve insanlar birdir ve aynıdır.” diyor. Yine geçen sene ülkemizde yaşanan Soma Faciası’nı düşünecek olursak; sizce bu cümle tam olarak ne anlama geliyor?

M.J. : Soma Faciası’nı duyduğumuzda, aklımıza gelen ilk şey aileler, çocuklar olmuştu. Hayatlarını maden ocaklarından kazanan insanların geride bıraktıkları. O faciada yaşamını kaybetmiş ya da kaybetmemiş olsun böyle bir olayı deneyimlemiş olmak kesinlikle çok korkunç bir durum. Bu tarz olaylarla başa çıkmak gerçekten çok zor.

G.R. : Bence insanları en derinden etkileyen ve öfkelenmelerini sağlayan şey, Erdoğan’ın Soma’da yaşanan facia üzerine söylediği sözler oldu. Çünkü, bu tür patlamalar madenciliğin doğasında vardır, dedi. Maden endüstrisinde yaşananlara şöyle bir dönüp baktığımızda madenlerde yaşanan faciaları bir doğal felaket olarak sınıflandıramayız. Çünkü bu tür olayların esas sebebi daha fazla kar elde etme etmek için işçiyi uzun saatler boyunca çalıştıran sistemdir. Güvenlik standartlarına uygun olmayan koşullar ve çalışma şartlarıdır. Bu tür felaketleri işin doğasından geliyor diye görmektir.

N.F. : Bu tür açıklamaların, işçi sınıfı üzerinde bir baskı oluşturarak onların da bu tür olayları doğal olarak görmesini ya da doğal kabul etmesini sağladığını düşünüyorum. Söylediğiniz sözü insan doğası üzerinden düşünecek olursak; yani maden ocakları ve insanların aslında bir ve aynı şeyler olduklarını, bizler yani insanlar kesinlikle çevre koşullarıyla bir bütünüz. Etrafımız doğa ve çevreyle sarılı. Ne tür ilişkiler içerisinde olduğumuz, kim olduğumuz, nerede olduğumuz, bu dünyadaki rolümüzün ne olduğu; kısacası hayatlarımızın anlamı tüm bu çevre koşullarından, doğadan bağımsız değil. Birbirimizden ayrı düşünülemeyiz, birbirimize bağlıyız. Ve bu cümleyi tekrar düşündüğümde; nerede yaşadığımızı, hayatlarımızı neyden kazandığımızı anladığımızda görmemiz gereken şey içinde bulunduğumuz topluluk oluyor. Çünkü içinde bulunduğumuz topluluğun bir parçasıyız. Onlar da hayatlarını madenden kazanıyorlardı ve bu da onları bir madenci topluluğu yapar. Bu yüzden her maden parçası onların ta kendisi. Ve o maden ocağının çökmesi demek; aslında kendi hayatlarının çökmesi demek. Çünkü bu topluluğun varoluşu maden ocağının varlığıyla ilişkili. Bu yüzden de ikisi birbirinden ayrı düşünülemez. Ve Birleşik Krallık’ta bu mesleğe odaklı çok fazla topluluk var. Biliyoruz ki; bu topluluklar oldukça tehlikeli, kirli ve korkunç çalışma koşulları olan bu iş yüzünden maden ocaklarında paramparça oluyorlar.

G.Ç. : Son olarak, bu ülkede yaşayan aktivistlere ve gençlere vermek istediğiniz tavsiyeler var mı?

Brett Haran: Aslında, bizlerden çok siz bize tavsiyeler verebilirsiniz. (Gülüşmeler.) En başta kendinize güvenin, kendinize inanın. Bir araya gelmekten kaçınmayın, birbirinize enerjilerinizi aktarın; belki bu arada sırada sizi zorlayacak da olabilir fakat kararlılığınızı elden bırakmayın. Ve en önemlisi de, tek başınıza bir bireyken zayıf ve güçsüz; fakat diğerleriyle bir araya gelerek birlik oluşturduğunuzda çok daha güçlü olacağınızı aklınızdan çıkarmayın.

N.F. : Yalnız olmadığınızı asla unutmayın. Bizler de sizin birer parçanızız, hepimiz kardeşiz. Savaşmaya devam edin, çünkü savaşmaya ihtiyacımız var.

G.R. : Geçtiğimiz aylarda yine bir etkinlik için Ankara’ya gelmiştim ve orada Türk bir aktivistle tanıştım. Bana 1980’li yıllarda başından geçen şeyleri, mücadelelerini anlattı. Oldukça özel ve dokunaklıydı. Bana ilham verdi, beni yeniden cesaretlendirdi. Bu güç hepimizin içinde var demek istiyorum.

M.J. : Dünyanın sermayesini elinde tutan insanlara karşı birleşmeliyiz. Birbirimizle diyalog kurup birlik olmalıyız. Çünkü karşımızda yalnızca tek bir düşman var. Ve bizler dünyayı elinde tutan ve yöneten bu 85 kişilik gruba karşı çoğunluğu, milyarları oluşturuyoruz.

G.Ç. : Çok teşekkür ederiz. 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi