Bu yıl Berlin Film Festivali’nin Generation14 Plus bölümünde gösterilen ve Kristal Ayı – Mansiyon ödülünü kazanan Sam de Jong filmi Prens – Prins, Berlin’in hemen ardından İstanbul Film Festivali’nde izleyici karşısına çıkıyor. Prens’in kazandığı bu ödülün ilginç bir özelliği var; zira filme ödül veren jüri, 11 çocuk ve 7 gençten oluşuyor. Kısacası bir ergenlik öyküsü anlatan Prens’in, hikayesini anlattığı genç kuşak tarafından takdir edildiğini görüyoruz.

Her çocuk, farklı bir ekonomik arka plandan gelse de müşterek olan hayatta bazı şeyleri hepimiz benzer biçimlerde deneyimliyoruz. Gençken hepimizin nefret ettiği, başımıza bela olan ya da aşık olduğumuz insanlar olmuştur. Yolumuzu bulmaya ve doğru şeyi yapmaya; hatta “doğru”nun ne olduğunu anlamaya çalıştığımız bu dönemlerde uç noktalara gitmiş olmamız da muhtemel. Prens’te de doğruyu bulmaya çalışan Eyüp’ün hikayesini izliyoruz. Fas göçmeni bir babaya sahip olan Eyüp, uyuşturucu bağımlısı babasının kendilerini terk etmesi sonucu annesi ve kız kardeşiyle yaşamaktadır. Hollanda’nın banliyölerinden birinde, tüm günlerini arkadaşları ile takılarak ve kendilerine sataşan yaşça büyük Ronnie ve çetesinden –Ronnie’yi canlandıran aktör, gerçekten de küçükken yönetmenin belalısıymış- dayak yiyerek geçirmektedir. Eyüp, çete ile birlikte takılan Laura’nın gözüne girebilmek ve çevresince takdir edilmek için sırlarla dolu bir insan olan Kalpa ile takılmaya başlar. Bu noktadan sonra Eyüp için iki seçenek vardır: Ya eski hayatına dönmek ya da suç dünyasının bir parçası olmak.

Biraz karanlık görünen öyküsüne karşın Sam de Jong, Prens filminde bir renk cümbüşü yaratıyor. Banliyönün rengarenk binalarına pastel renklerdeki kıyafetleri ile dahil olan karakterler, filmin masalsı bir atmosfere bürünmesini sağlıyorlar. Sadece Kalpa’nın evine girdiğimizde filme hakim olan soğuk renkler, başka bir dünyaya adım attığımızı anlamamızı sağlıyor. Bu tabii ki daha karanlık bir dünya ve izleyiciyi de bu yönde uyarıyor. Renk kullanımı sadece bu kadarla kalmıyor; Eyüp’ün tercihlerinde de belirgin kılınıyor.

Bir ergen olarak Eyüp’ün elbette ki bir fantezi dünyası var. Aşık olduğu Laura’nın kendisini onaylaması, sokaklarda yaşayan babasının “gerçek bir baba”ya dönüşmesi ve hepsinin sonucu olarak saygı görme isteği. Filmde, tüm bu istekler mavi renklerle kodlanıyor. Babası ile içi boş, masmavi bir havuzda buluşan Eyüp; bir bakımı burayı ev olarak görüyor. Kendisine yardım teklif eden Kalpa’nın evine, mavi garaj kapısından giriyor. Hediye edilen mavi spor ayakkabılar ile statü atlıyor. Filmin sonunda bu mavi renk yine belirgin biçimde karakterin arzularından birini temsil ediyor. Tüm bu temsillerde neden mavi rengin neden kullanıldığı tartışılabilir. Kendi adıma erkeklik ile özdeşleşen bu rengin, aynı zamanda Eyüp’ün erkeklik fantezilerini temsil ettiğini düşünüyorum.

Ayoub Elasri tarafından başarıyla canlandırılan Eyüp karakteri ne kadar iyi işlenmişse de diğer karakterler için aynı şeyi söylemek mümkün değil. De Jong, ana karakterine o kadar odaklanıyor ki diğer karakterler birer tiplemeye dönüşüyorlar. Eyüp, bu masalın “prens”i olsa da özellikle kadın karakterler ile ilgili ciddi sorunlar mevcut. Örneğin Eyüp’ün annesi, eşinden ayrılan bir kadın ve çocuklarını tek başına büyütüyor. Fakat onun hakkında tek bir fikre sahip olamadığımız gibi tek bildiğimiz şey, internetten yeni bir koca arıyor olduğu. Eyüp’ün kız kardeşi Demi ile aşık olduğu Laura, sadece onları arzulayan erkekler kadar var olabiliyorlar. Ronnie ve çetesi saf kötülük timsali olarak çizilirken Kalpa, motivasyonu belirsiz bir deli olarak kalıyor. Çizgiler bu kadar kalın çizilince, filmin sonuna doğru yaşanan değişimler de bir o kadar keskinleşiyor.

Dört kısa filmden sonra ilk uzun metrajına imza atan Sam de Jong, her ne kadar sadece 78 dakikalık bir film çekmiş olsa da bu süreyi doldurmakta bile sıkıntı çekiyor. Stilize görüntü yönetmenliği ve sahne adı Palmbomen olan Hollandalı müzisyen Kai Hugo’nun synth esintili nefis müzikleri, filmi bir yere kadar taşıyabiliyor. Prens – Prins, ergenlik dönemimiz gibi kafası karışık bir filme dönüşüyor ve kendi içerisinde bir sonuca varsa da izleyici nezdinde pek inandırıcı olamıyor.

Bu yıl Berlin Film Festivali’nin Generation14 Plus bölümünde gösterilen ve Kristal Ayı – Mansiyon ödülünü kazanan Sam de Jong filmi Prens – Prins, Berlin’in hemen ardından İstanbul Film Festivali’nde izleyici karşısına çıkıyor. Prens’in kazandığı bu ödülün ilginç bir özelliği var; zira filme ödül veren jüri, 11 çocuk ve 7 gençten oluşuyor. Kısacası bir ergenlik öyküsü anlatan Prens’in, hikayesini anlattığı genç kuşak tarafından takdir edildiğini görüyoruz. Her çocuk, farklı bir ekonomik arka plandan gelse de müşterek olan hayatta bazı şeyleri hepimiz benzer biçimlerde deneyimliyoruz. Gençken hepimizin nefret ettiği, başımıza bela olan ya da aşık olduğumuz insanlar olmuştur. Yolumuzu bulmaya ve doğru şeyi yapmaya; hatta “doğru”nun ne olduğunu anlamaya çalıştığımız bu dönemlerde uç noktalara gitmiş olmamız da muhtemel. Prens’te de doğruyu bulmaya çalışan Eyüp’ün hikayesini izliyoruz. Fas göçmeni bir babaya sahip olan Eyüp, uyuşturucu bağımlısı babasının kendilerini terk etmesi sonucu annesi ve kız kardeşiyle yaşamaktadır. Hollanda’nın banliyölerinden birinde, tüm günlerini arkadaşları ile takılarak ve kendilerine sataşan yaşça büyük Ronnie ve çetesinden –Ronnie’yi canlandıran aktör, gerçekten de küçükken yönetmenin belalısıymış- dayak yiyerek geçirmektedir. Eyüp, çete ile birlikte takılan Laura'nın gözüne girebilmek ve çevresince takdir edilmek için sırlarla dolu bir insan olan Kalpa ile takılmaya başlar. Bu noktadan sonra Eyüp için iki seçenek vardır: Ya eski hayatına dönmek ya da suç dünyasının bir parçası olmak. Biraz karanlık görünen öyküsüne karşın Sam de Jong, Prens filminde bir renk cümbüşü yaratıyor. Banliyönün rengarenk binalarına pastel renklerdeki kıyafetleri ile dahil olan karakterler, filmin masalsı bir atmosfere bürünmesini sağlıyorlar. Sadece Kalpa’nın evine girdiğimizde filme hakim olan soğuk renkler, başka bir dünyaya adım attığımızı anlamamızı sağlıyor. Bu tabii ki daha karanlık bir dünya ve izleyiciyi de bu yönde uyarıyor. Renk kullanımı sadece bu kadarla kalmıyor; Eyüp’ün tercihlerinde de belirgin kılınıyor. Bir ergen olarak Eyüp’ün elbette ki bir fantezi dünyası var. Aşık olduğu Laura’nın kendisini onaylaması, sokaklarda yaşayan babasının “gerçek bir baba”ya dönüşmesi ve hepsinin sonucu olarak saygı görme isteği. Filmde, tüm bu istekler mavi renklerle kodlanıyor. Babası ile içi boş, masmavi bir havuzda buluşan Eyüp; bir bakımı burayı ev olarak görüyor. Kendisine yardım teklif eden Kalpa’nın evine, mavi garaj kapısından giriyor. Hediye edilen mavi spor ayakkabılar ile statü atlıyor. Filmin sonunda bu mavi renk yine belirgin biçimde karakterin arzularından birini temsil ediyor. Tüm bu temsillerde neden mavi rengin neden kullanıldığı tartışılabilir. Kendi adıma erkeklik ile özdeşleşen bu rengin, aynı zamanda Eyüp’ün erkeklik fantezilerini temsil ettiğini düşünüyorum. Ayoub Elasri tarafından başarıyla canlandırılan Eyüp karakteri ne kadar iyi işlenmişse de diğer karakterler için aynı şeyi söylemek mümkün değil. De Jong, ana karakterine o kadar odaklanıyor ki diğer karakterler birer tiplemeye dönüşüyorlar. Eyüp, bu masalın “prens”i olsa da özellikle kadın karakterler ile ilgili ciddi sorunlar mevcut. Örneğin Eyüp’ün annesi, eşinden ayrılan bir kadın ve çocuklarını tek başına büyütüyor. Fakat onun hakkında tek bir fikre sahip olamadığımız gibi tek bildiğimiz şey, internetten yeni bir koca arıyor olduğu. Eyüp’ün kız kardeşi Demi ile aşık olduğu Laura, sadece onları arzulayan erkekler kadar var olabiliyorlar. Ronnie ve çetesi saf kötülük timsali olarak çizilirken Kalpa, motivasyonu belirsiz bir deli olarak kalıyor. Çizgiler bu kadar kalın çizilince, filmin…

Yazar Puanı

Puan - 58%

58%

Prens, ergenlik dönemimiz gibi kafası karışık bir film.

Kullanıcı Puanları: İlk sen puanla!
58
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi