House of the Rising Sun, The Outsider gibi vasat altı filmleriyle bilinen yönetmen Brian A. Miller’ın son filmi Prens-The Prince; oyuncu kadrosunun güzelliğine rağmen, tahmin edilebilir hikayesi ve düz anlatımıyla sıradan bir aksiyon filmi olmaktan öteye geçemiyor.

Paul oto tamirciliği yapan ve kızıyla sıcak bir ilişki içinde olan kendi halinde bir adamdır. Kızından birkaç gün boyunca haber alamayınca ters giden bir şeyler olduğunu düşünerek, üniversitesinin olduğu şehre gider. Edindiği bilgiler kızının sert uyuşturucular kullanmaya başladığını ve “Eczane” isimli bir uyuşturucu satıcısının elinde olduğu göstermektedir. Kızını kurtarmak için girdiği bu yolda karanlık geçmişinden eski düşmanları da Paul’ün karşısına çıkacak ve bol ölümlü bir mücadele başlayacaktır.

Ülkemizin önde gelen sinema sitelerinde filmin konusuna baktığımızda, ana karakterimiz Paul’ün Las Vegas Polis Departmanı’nda görev almış bir dedektif olduğu yazıyor fakat filmde bu yönde herhangi bir çıkarım yapacak ipucu göremiyoruz. Paul, geçmişinde karanlık işlere bulaşmış, adam öldürme konusunda oldukça yetenekli biri, fakat vücudundaki dövmelerden de çıkarılabileceği şekilde bir çete üyesiymiş gibi resmediliyor. Yükselişte olan bir suç liderinin arabasına bomba yerleştiriyor ve arabaya asıl hedef yerine o kişinin karısı ve kızı binince yanlış insanların ölmesine sebep oluyor. Paul üstünde, kendi söylediğine göre derin yaralar açmış bu olaya baktığımızda, karakterimiz eğer bir dedektif ise nasıl böyle bir terörist saldırı içine girebilir? Hayır eğer polis için çalışmıyorsa, kimin için çalışıyor? Tek başına bu tarz bir işin içine giremeyecek biri olan Paul, olayın tek suçlusu gibi Bruce Willis’in hayat verdiği kötü karakterimiz Omar’ın baş düşmanı haline geliyor. Bu noktada da seyirci olarak hikayenin genel yapısında bir boşluk içine düşüyorsunuz.  

Cüneyt Arkın’ın başrolde olduğu filmlerdeki mantık hatalarını görür ve gülerdik her zaman. 3 ok atıp 4 adamı öldürmesi, tek sıçrayışta kale surlarının tepesine çıkması ve yüzlerce adama karşı tek başına koca krallıkları çökertmesi her ne kadar akla yatmasa da bir şekilde kendini izlettirirdi. Amerikan aksiyon sinemasına baktığımız zaman da çok farklı bir durumla karşılaşmıyoruz aslında. Bütün türü bu şekilde karalamak doğru olmasa da genel olarak aynı mantıksızlıkların görüldüğü de açık bir gerçek. Prens de bu klişelerden, mantıksızlıklardan kendini kurtaramamış, doğruyu söylemek gerekirse bu uğurda herhangi bir çaba da göstermemiş bir film. Kovalamaca sahnelerinde bizim yerli diziler bile daha iyi bir noktaya ulaşmışken, sinemanın beşiğinde bu kadar kötü sahneler nasıl çekildi anlamak zor. Paul’ün eline silah alıp çatışmalarda taraf olduğu bölümlerde şarjör değiştirmesi akıl edilebilmiş ama aynı durum düşmanları için geçerli değil malesef. Karakterimiz ilk olarak Eczane isimli uyuşturucu kartelinin mekanına giriyor ve kızını alıp, ağır makinalı tüfeklere sahip onlarca adamı tabancayla öldürüp küçük bir sıyrıkla oradan ayrılıyor. İkinci olarak çıtayı yükseltip Omar’ın mekanına gidiyor ve zaten kendisini bekleyen onlarca adamı da teker teker indirip sonunda baş düşmanını da iki kurşunla öldürüyor. Bir nevi kralı surlardan aşağı atıyor ve zaferi ilan ediyor. Tabi seyirci zafer duygusundan da, rahatlama duygusundan da uzak. Sadece bu saçmalık bir son bulduğu için mutlu.

Filmin başrolü Jason Patric olduğu halde seyirci çekmek amacıyla ucuz yöntemlere başvurup, yan rolde yaklaşık 10 dakika gördüğümüz Bruce Willis’i afişlerde merkeze oturtan Prens, seyirciyi çekmeyi başarır mı bilinmez fakat izleyeni memnun etmeyeceği açık. Klişelerden, mantıksızlıklardan kendini kurtarmaya bile çalışmamış, başarılı oyuncularına rağmen vasatlık çizgisinden bir tık yukarıya çıkamamış bir film.

House of the Rising Sun, The Outsider gibi vasat altı filmleriyle bilinen yönetmen Brian A. Miller’ın son filmi Prens-The Prince; oyuncu kadrosunun güzelliğine rağmen, tahmin edilebilir hikayesi ve düz anlatımıyla sıradan bir aksiyon filmi olmaktan öteye geçemiyor. Paul oto tamirciliği yapan ve kızıyla sıcak bir ilişki içinde olan kendi halinde bir adamdır. Kızından birkaç gün boyunca haber alamayınca ters giden bir şeyler olduğunu düşünerek, üniversitesinin olduğu şehre gider. Edindiği bilgiler kızının sert uyuşturucular kullanmaya başladığını ve "Eczane" isimli bir uyuşturucu satıcısının elinde olduğu göstermektedir. Kızını kurtarmak için girdiği bu yolda karanlık geçmişinden eski düşmanları da Paul’ün karşısına çıkacak ve bol ölümlü bir mücadele başlayacaktır. Ülkemizin önde gelen sinema sitelerinde filmin konusuna baktığımızda, ana karakterimiz Paul’ün Las Vegas Polis Departmanı’nda görev almış bir dedektif olduğu yazıyor fakat filmde bu yönde herhangi bir çıkarım yapacak ipucu göremiyoruz. Paul, geçmişinde karanlık işlere bulaşmış, adam öldürme konusunda oldukça yetenekli biri, fakat vücudundaki dövmelerden de çıkarılabileceği şekilde bir çete üyesiymiş gibi resmediliyor. Yükselişte olan bir suç liderinin arabasına bomba yerleştiriyor ve arabaya asıl hedef yerine o kişinin karısı ve kızı binince yanlış insanların ölmesine sebep oluyor. Paul üstünde, kendi söylediğine göre derin yaralar açmış bu olaya baktığımızda, karakterimiz eğer bir dedektif ise nasıl böyle bir terörist saldırı içine girebilir? Hayır eğer polis için çalışmıyorsa, kimin için çalışıyor? Tek başına bu tarz bir işin içine giremeyecek biri olan Paul, olayın tek suçlusu gibi Bruce Willis’in hayat verdiği kötü karakterimiz Omar’ın baş düşmanı haline geliyor. Bu noktada da seyirci olarak hikayenin genel yapısında bir boşluk içine düşüyorsunuz.   Cüneyt Arkın’ın başrolde olduğu filmlerdeki mantık hatalarını görür ve gülerdik her zaman. 3 ok atıp 4 adamı öldürmesi, tek sıçrayışta kale surlarının tepesine çıkması ve yüzlerce adama karşı tek başına koca krallıkları çökertmesi her ne kadar akla yatmasa da bir şekilde kendini izlettirirdi. Amerikan aksiyon sinemasına baktığımız zaman da çok farklı bir durumla karşılaşmıyoruz aslında. Bütün türü bu şekilde karalamak doğru olmasa da genel olarak aynı mantıksızlıkların görüldüğü de açık bir gerçek. Prens de bu klişelerden, mantıksızlıklardan kendini kurtaramamış, doğruyu söylemek gerekirse bu uğurda herhangi bir çaba da göstermemiş bir film. Kovalamaca sahnelerinde bizim yerli diziler bile daha iyi bir noktaya ulaşmışken, sinemanın beşiğinde bu kadar kötü sahneler nasıl çekildi anlamak zor. Paul’ün eline silah alıp çatışmalarda taraf olduğu bölümlerde şarjör değiştirmesi akıl edilebilmiş ama aynı durum düşmanları için geçerli değil malesef. Karakterimiz ilk olarak Eczane isimli uyuşturucu kartelinin mekanına giriyor ve kızını alıp, ağır makinalı tüfeklere sahip onlarca adamı tabancayla öldürüp küçük bir sıyrıkla oradan ayrılıyor. İkinci olarak çıtayı yükseltip Omar’ın mekanına gidiyor ve zaten kendisini bekleyen onlarca adamı da teker teker indirip sonunda baş düşmanını da iki kurşunla öldürüyor. Bir nevi kralı surlardan aşağı atıyor ve zaferi ilan ediyor. Tabi seyirci zafer duygusundan da, rahatlama duygusundan da uzak. Sadece bu saçmalık bir son bulduğu için mutlu. Filmin başrolü Jason Patric olduğu halde seyirci çekmek amacıyla ucuz yöntemlere başvurup, yan rolde yaklaşık 10 dakika gördüğümüz Bruce Willis’i afişlerde merkeze oturtan Prens, seyirciyi çekmeyi başarır mı bilinmez fakat izleyeni memnun etmeyeceği açık. Klişelerden, mantıksızlıklardan kendini kurtarmaya bile çalışmamış, başarılı…

Yazar Puanı

Puan - 42%

42%

Klişelerden, mantıksızlıklardan kendini kurtarmaya bile çalışmamış, başarılı oyuncularına rağmen vasatlık çizgisinden bir tık yukarıya çıkamamış bir film.

Kullanıcı Puanları: İlk sen puanla!
42
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi