Array ( [0] => 9 [1] => 38 [2] => 7467 [3] => 10 [4] => 832 [5] => 11 [6] => 1237 [7] => 1875 [8] => 1125 [9] => 15422 [10] => 12794 [11] => 13 [12] => 708 [13] => 7468 [14] => 14 [15] => 208 [16] => 15421 [17] => 1859 [18] => 15423 ) test Array ( [0] => 10 [1] => 1 [2] => 2692 ) test Array ( [0] => Array ( [name] => Bilimkurgu [link] => http://www.filmloverss.com/kategori/turler/bilimkurgu/ ) )
Müze Ziyaretçisi
Postetiel Muzeya
1989 - Konstantin Lopushanskiy
136
Rusya
Senaryo Konstantin Lopushanskiy
Oyuncular Viktor Mikhaylov, Vera Mayorova, Vadim Lobanov

Posetitel Muzeya

Kariyerine Stalker filminde Andrei Tarkovsky’nin asistanlığını yaparak başlamış olan yönetmen Konstantin Lopushanskiy’nin aynı zamanda senaryosunu da kendisinin yazdığı üçüncü uzun metrajlı filmi olan Posetitel Muzeya Rus sinemasındaki Tarkovsky yaklaşımının mirasçısı niteliğinde distopik bir başyapıt. Fakat yayınlandığı dönemde ve günümüzde hak ettiği ilgiyi görememiş talihsiz bir eser. Bunun sebebiyse tarihsel dönüşümlere kurban gitmesi.

Tarz olarak aralarında oldukça benzerlik bulunan Stalker 1979 yılında yani Avrupa’da modernizmden post-modernizme geçiş sancılarının yaşandığı, doğu bloğundaysa diyalektik materyalizmin aşkınlığının içselleştirilmeye çalışıldığı bir dönemde ortaya çıkmış ve entelektüel kesimde şok etkisi yaratmıştı. Posetitel Muzeya ise artık postmodernizm düşüncesinin hakim olup diyalektik materyalizmin terk edildiği bir dönmede çıktığı için entelektüel çevrelerce yeterince derinlemesine incelenip analiz edilmedi. Fakat bu dönemsel handikap Posetitel Muzeya’nın alt metninde yatan evrensel söylemlerin değerinden bir şey kaybetmesine sebep olmadı elbette ki.

Film artık çocukların yüzde 40’ının genetik hastalıklı olarak doğduğu bu da yetmezmiş gibi iklimsel felaketin kapıya dayandığı bir dünyada geçiyor.(Sanki tanıdık geldi gibi!) Şehirde yaşayan kahramanımız yıllık tatilinde müze denen eski bir kalıntıyı ziyaret etmek için yola çıkar. Burada özellikle bir parantez açmak gerekiyor ki o da filmde bazı kelimelerin gerçek anlamlarının dışında kullanılması. Müze denen yer aslında hiç kimsenin yaşamadığı eski bir harabe, Rezervasyon denen yer de aslında genetik hastalıklı olanların (ki normal insanlar onlara soyu bozuk diyorlar) normal insanlar tarafından çalıştırıldığı bir nevi geri dönüşüm fabrikası.

Kahramanımız daha yolculuğuna başladığı vapurdan itibaren normal insanlardan farklı bazı özellikler göstermeye başlar. Bir şekilde yalnız kaldığında onu korkutan hatta acı veren bir soyutluk vardır. Gitmek istediği müze yılın belli döneminde yedi günlüğüne çekilen suların açtığı yoldan ulaşılabilen oldukça zor bir yerdedir. Bu yüzden adam erkenden giderek yolun başladığı yerdeki ufak bir pansiyona yerleşir. Bulunduğu yer şehirlerden oldukça uzak tamamen çöp yığınlarıyla dolu harabe bir yerdir. Zaten pansiyonda da ondan başka kalan yoktur. Adam bir odaya yerleşerek suların çekilmesini beklemeye başlar. Bu sırada pansiyondaki işlere yardımcı olan iki tane soyu bozukla da tanışma fırsatı olur. Fakat onlarla iletişim kurmak neredeyse imkansızdır çünkü davranışları çok anormaldir. Davranışları nispeten normale benzeyenlerse bu duruma baskıcı eğitimle geldikleri için evcil hayvandan farkları yoktur. Pansiyona yerleştikten sonra kuralları gereği Rezervasyon’a gidip kayıt yaptırması gereken kahramanımız oraya pansiyonu işleten çiftin soyu bozuk olan çocuğu tarafından çöp treniyle götürülür. Normal insanların tiksintiyle baktıkları soyu bozuklara karşı adam oldukça ilgili ve meraklıdır. Çocukla konuşmaya çalışır, ona merak ettiklerini sorar. Çünkü soyu bozuklar şehirlerden tamamen arındırılarak bu tarz yerlere sürülmüşlerdir ve haklarında pek de bir bilgi yoktur.

Posetitel Muzeya’da özellikle ırksal anlamdaki bu iki temsil üzerinden yönetmen maddi ve manevi kavramlarını çarpıştırıyor. Tamamen kendilerine has inançları olan soyu bozuklar, tamamen materyalist bir bakışa sahip olan normal insanlar tarafından aşağılanıp ötekileştirilmiş dahası baskı altına alınmıştır. Fakat bu çarpışmanın sonucu nedir? Mantıksal bir eylem temeline sahip normal insanlar ve tamamen mantık dışı inançlarla davranışlarını şekillendiren soyu bozuklar arasında bu ilişkide yönetmenin kendisini koyduğu tarafı belirlemekte güçlük çekmeyebilirsiniz fakat Lopushanskiy beklediğinizin oldukça dışında bir tutum sergiliyor filmde. Normal insanlar geçmiş ve inanç konusunu inanılmaz bir bağnazlıkla reddetmektedirler. Pansiyonun sahibi olan adamın soyu bozuk olan oğluna eğitim(?) verdiği sahnede ona tartışmasız tek bir bakış açısı sunması ve tartışmayı kabullenmemesi izleyicinin zihninde bir anda soyu bozuklarla normal insanların yer değiştirmesine sebep oluyor. Çünkü bu bağnazlık yalnızca bunla da sınırlı değil. İçinde yaşadıkları tüm o pisliğe ve gelmekte olan felaketlere karşı tamamen kayıtsız bir şekilde delicesine modayı takip eden bu normal insanların geleceğe dair söylemleri belirsiz ve karamsar. Soyu bozuklarsa yaşadıkları anın berbatlığının sonuna kadar farkındalar ama geleceğe dair büyük bir inançları var. Çünkü bir kurtarıcının geleceğine ve onları buradan çıkaracağına yürekten inanıyorlar. Zaten soyu bozukların kendilerine has inandıkları dinde tek bir dua var; “Çıkarın beni buradan!” Ve adam nereden diye sorunca da “Buradan… Genel olarak…”

Tüm bu bakış açısına rağmen yönetmenin soyu bozuklara karşı takındığı bir tavır da var. Delicesine ateşten korkuyorlar. Bu yüzden çevredeki pansiyonlar pencerelerinin önüne soyu bozuklar yaklaşmasın diye ateş yakıyorlar. Ama aynı zamanda soyu bozuklar yılın belli döneminde ateş yakarak ona tapınıyorlar. (Baş edilemeyen korkuya tapınma?)

Bu iki ırksal ve çatışmanın dışında filmin esas ilerlediği noktaysa elbette kahramanımızın yolculuğu ve ulaşma çabası. Peki onu buraya getiren ne? Hiç kuşkusuz normal bir insan ama fazlası da var. Vicdan! İşte bu tam da materyalistlerde bulunmayan bir şey ve bu vicdan onu buralara gelmeye hatta müzeye gidebilmek için hayatını tehlikeye atmasına sebep oluyor çünkü tam da adamımızın hissettiği gibi dünya sırtımızı dönebileceğimiz bir yer değil. Ama bu duygu kahramanımız için hiç de alışık olmadığı hatta korkutucu bir duygu.

Artık suların çekilmesine çok az bir süre kala adam soyu bozukların harabeler içinde kurdukları ibadet yerlerine gider. Hiç kuşkusuz buraya giren ilk normal insandır. Burada o zamana kadar hissettiği duyguyu yaşar fakat bu ona ağır gelir ve diğer normal insanlar gibi bunu görmezden gelmeye karar verir. Ama artık bazı şeyler değişmiştir. Soyu bozuklar onu kurtarıcıları olarak görmektedirler ve bu adamı daha da korkutur. Fakat sonunda bir şekilde yeniden geri döner (Bu kısmı anlatmaya çalışırsak sayfalar sürer o yüzden burayı okuyucuya bırakıyorum) ve kendini tamamen bu duygunun kontrolüne bırakır. Artık o da soyu bozuklar gibi davranmaya başlamıştır. Daha önceden kutsal kitaplarda dünyanın kurtuluşunun anahtarının bulunduğu müzeye sırf vicdanının yarattığı sıkıntıdan dolayı giden adam şimdi vicdan da öte bir kurtarıcı sorumluluğunu da yüklenmiştir. Fakat sular çekilmeye çoktan başlamıştır ve müzeye ulaşabilmesi için mucizeye ihtiyacı vardır. Bu yüzden sürekli olarak tanrıya dua eder ve sonunda gerçekten de oraya ulaşır. Peki o halde gerçekten tanrı ona yardım mı etti?

Müze adamın beklediği gibi kurtuluşun anahtarının bulunduğu bir yer değildir. Tam da materyalist normal insanların dediği gibi bomboş ve işe yaramaz bir harabedir. Buraya kadar olan bölümde özellikle de son kısmı ele alınca bir tür materyalizme teslim oluştan söz edebiliriz belki ama filmin finali her şeyi darmadağın eden türden. Sular geri gelmesine rağmen adam ana karaya geri dönmeyi başarır(?). Hiç kuşkusuz bir mucize! Fakat tam anlamıyla bir soyu bozuk olmuştur, tamamen sefil haldedir. Filmin son sahnesinde çöp yığınlarının ortasında uzaktaki kızıl şafağa doğru müthiş bir acı çekiyormuşçasına bağırarak uzaklaşır.

Lopushanskiy’nin bu külliyat niteliğindeki şaheseri insanın varoluşuna dair söylemlerin üzerine günümüz postmodernizminde tartışılan konulara değinme ve üzerine düşündürme başarısını gösteriyor. Üstelik bunu film boyunca hiçbir şekilde taklitçiliğe mahal vermeden ve görsel anlamda (özellikle de renk seçimi) inanılmaz bir yaratıcılık ve orijinallik göstererek başarıyor.

Sinema tarihinde eşine az rastlanır bir kusursuzluktaki Posetitel Muzeya kesinlikle çok daha fazla izlenmeyi, irdelenmeyi ve konuşulmayı hak ediyor.

İzleyin, izlettirin…



MAİLİNİZ VAR
Sinema dünyasından son haberlere herkesten önce
ulaşmak için mail listemize üye olabilirsiniz.
Üye Ol