Pororoca, Brezilya’dan Amazon Nehri’ne doğru yola çıkan dev dalgaya verilen isim, kelime anlamıyla “büyük ve yıkıcı ses”. Rumen yönetmen Constantin Popescu’nun üçüncü uzun metrajı, bu gizemli kelimenin yeryüzündeki bir temsili gibi. Kızı kaybolan bir babanın yavaş yavaş aklını yitirişi; kaybın, belirsizliğin ve suçluluk duygusunun getirdiği travma ve yok oluş… Pororoca, sıradan bir insanın deliliğin sınırlarına nasıl ulaştığına bakıyor, tıpkı dev ve yıkıcı bir dalganın oluşması gibi. “Bir adam, kızını yitiriyor”. Popescu, bu denli basit bir cümleden yola çıkıyor aslında. Fazlaca gerçek ve somut olan bu cümle, yerini film boyunca süren, anlaşılması ve hayal edilmesi güç, ızdırap dolu bir ruh haline bırakıyor. Tek bir eylemden yola çıkan film, seyircisini her an diken üstünde tutmak pahasına asla başka bir “olaya” yer vermiyor ve karakterinin her anına derinlemesine nüfuz ediyor. Üst-orta sınıf bir ailenin babası olan Tudor, karısı ve iki çocuğu ile sıradan ve mutlu bir hayat yaşamaktadır, ta ki kızı Maria parkta oynarken gözden kaybolana dek. Her şey o kadar hızlı olup bitmiştir ki, Tudor kızının kaçırılmış olması dışında hiçbir ihtimale inanmaz. Kahrolur, arar, soruşturur, polise gider, tekrar kahrolur, tekrar arar, vazgeçer, tekrar dener ve nihayetinde tek başına kalır. Sonsuz bir döngüye girmiştir artık. Parkta o gün çekilen fotoğraflardan kendince bir şüpheli keşfeder ve peşine düşer. Bu sadece bir babanın kızını arayışının değil, tanıdık ve güvenli olanın ters yüz oluşunun da hikayesidir. Popescu bize sonsuz bir arayışın portresini çizer. Kaybın travması ile beraber gündelik olan her şey acı verici bir hale bürünür. Bir bardak, bir resim, bir toka, bir yatak örtüsü… Filmin özenle seçilmiş mekanlarına tek tek gizlenmiş tüm bu nesneler Tudor’un hafızasını tetikler, unutmak bir seçenek değildir. Pororoca: Güvenli Olanın Ters Yüz Oluşu Film ilerledikçe kamera Tudor’a yaklaşmaya başlar. Mekandaki diğer insanlarla birlikte kadrajı paylaşan Tudor, git gide ekranı kaplayacaktır. Uzaktan seyrettiğimiz, sıradan ve gündelik görünen tüm bu manzara, yerini bir zihnin derinliklerine bırakır. Yönetmen Popescu her ne kadar Rumen Yeni Dalgası’nın bir üyesi olarak gösterilse de, akımın belirleyici özelliklerini ancak Tudor’un travmatik deneyimini aktarırken kullanır. Kurguda sıçramalar ve titrek el kamerasının takibiyle Tudor’un gittikçe dengesizleşen dünyasına tanık oluruz. Sadece Tudor değil, mekanlar da değişir. Ev çöplerle dolar, perdeler kapanır, ışığa yer yoktur. Parkı akşamüstleri ya da alacakaranlığın hemen sonrasında görürüz. Yoldan geçen insanlar, aileler, çocuklar… hepsi kadrajdan çıkar. Popescu hikâyesini hareket üzerinden değil, mekanlar üzerinden kurarak gerçekten de bir “portre” çizer. Filmin asıl mekanı ise elbette ki parktır. Sayısız kez parka gider Tudor, biz de ona eşlik ederiz. Çocukların cıvıltılarının yavaş yavaş söndüğü bu park; oyundan, eğlenceden ve neşeden başka her şeyi ifade etmektedir. Tudor’un aklını yitirmeye yakın tüm pencereleri kapatıp evde top oynaması boşuna değildir. Hafızasında kalan, oyuna, çocukluğa ve parka dair son anıyı canlandırmak, son bir kez tutunmak ister. “Sizi anlıyorum, benim de çocuklarım var.” der polis memuru Tudor’a. O ise şöyle cevap verir: “Anladığınızı söyleyip durmayın, hiçbir şey anlamıyorsunuz.” Evet, ölümün olduğu gibi travmanın ve kaybın da tarifi yoktur belki. Sinemanın travma temsilleriyle sorunlu ilişkisi de biraz buradan gelir, çeviride kaybolanlardan korkulur. “Büyük ve yıkıcı bir ses” duyulmadan anlaşılabilir mi? Karakteriyle arasındaki mesafeyi sıfıra indiren Pororoca ise…

Yazar Puanı

Puan - 80%

80%

“Büyük ve yıkıcı bir ses” duyulmadan anlaşılabilir mi? Karakteriyle arasındaki mesafeyi sıfıra indiren Pororoca ise tam da bu soruya cevap arar, görebildiği ve duyabildiği kadar.

Kullanıcı Puanları: İlk sen puanla!
80

Pororoca, Brezilya’dan Amazon Nehri’ne doğru yola çıkan dev dalgaya verilen isim, kelime anlamıyla “büyük ve yıkıcı ses”. Rumen yönetmen Constantin Popescu’nun üçüncü uzun metrajı, bu gizemli kelimenin yeryüzündeki bir temsili gibi. Kızı kaybolan bir babanın yavaş yavaş aklını yitirişi; kaybın, belirsizliğin ve suçluluk duygusunun getirdiği travma ve yok oluş… Pororoca, sıradan bir insanın deliliğin sınırlarına nasıl ulaştığına bakıyor, tıpkı dev ve yıkıcı bir dalganın oluşması gibi. “Bir adam, kızını yitiriyor”. Popescu, bu denli basit bir cümleden yola çıkıyor aslında. Fazlaca gerçek ve somut olan bu cümle, yerini film boyunca süren, anlaşılması ve hayal edilmesi güç, ızdırap dolu bir ruh haline bırakıyor. Tek bir eylemden yola çıkan film, seyircisini her an diken üstünde tutmak pahasına asla başka bir “olaya” yer vermiyor ve karakterinin her anına derinlemesine nüfuz ediyor.

Üst-orta sınıf bir ailenin babası olan Tudor, karısı ve iki çocuğu ile sıradan ve mutlu bir hayat yaşamaktadır, ta ki kızı Maria parkta oynarken gözden kaybolana dek. Her şey o kadar hızlı olup bitmiştir ki, Tudor kızının kaçırılmış olması dışında hiçbir ihtimale inanmaz. Kahrolur, arar, soruşturur, polise gider, tekrar kahrolur, tekrar arar, vazgeçer, tekrar dener ve nihayetinde tek başına kalır. Sonsuz bir döngüye girmiştir artık. Parkta o gün çekilen fotoğraflardan kendince bir şüpheli keşfeder ve peşine düşer. Bu sadece bir babanın kızını arayışının değil, tanıdık ve güvenli olanın ters yüz oluşunun da hikayesidir. Popescu bize sonsuz bir arayışın portresini çizer. Kaybın travması ile beraber gündelik olan her şey acı verici bir hale bürünür. Bir bardak, bir resim, bir toka, bir yatak örtüsü… Filmin özenle seçilmiş mekanlarına tek tek gizlenmiş tüm bu nesneler Tudor’un hafızasını tetikler, unutmak bir seçenek değildir.

Pororoca: Güvenli Olanın Ters Yüz Oluşu

Film ilerledikçe kamera Tudor’a yaklaşmaya başlar. Mekandaki diğer insanlarla birlikte kadrajı paylaşan Tudor, git gide ekranı kaplayacaktır. Uzaktan seyrettiğimiz, sıradan ve gündelik görünen tüm bu manzara, yerini bir zihnin derinliklerine bırakır. Yönetmen Popescu her ne kadar Rumen Yeni Dalgası’nın bir üyesi olarak gösterilse de, akımın belirleyici özelliklerini ancak Tudor’un travmatik deneyimini aktarırken kullanır. Kurguda sıçramalar ve titrek el kamerasının takibiyle Tudor’un gittikçe dengesizleşen dünyasına tanık oluruz. Sadece Tudor değil, mekanlar da değişir. Ev çöplerle dolar, perdeler kapanır, ışığa yer yoktur. Parkı akşamüstleri ya da alacakaranlığın hemen sonrasında görürüz. Yoldan geçen insanlar, aileler, çocuklar… hepsi kadrajdan çıkar. Popescu hikâyesini hareket üzerinden değil, mekanlar üzerinden kurarak gerçekten de bir “portre” çizer. Filmin asıl mekanı ise elbette ki parktır. Sayısız kez parka gider Tudor, biz de ona eşlik ederiz. Çocukların cıvıltılarının yavaş yavaş söndüğü bu park; oyundan, eğlenceden ve neşeden başka her şeyi ifade etmektedir. Tudor’un aklını yitirmeye yakın tüm pencereleri kapatıp evde top oynaması boşuna değildir. Hafızasında kalan, oyuna, çocukluğa ve parka dair son anıyı canlandırmak, son bir kez tutunmak ister.

“Sizi anlıyorum, benim de çocuklarım var.” der polis memuru Tudor’a. O ise şöyle cevap verir: “Anladığınızı söyleyip durmayın, hiçbir şey anlamıyorsunuz.” Evet, ölümün olduğu gibi travmanın ve kaybın da tarifi yoktur belki. Sinemanın travma temsilleriyle sorunlu ilişkisi de biraz buradan gelir, çeviride kaybolanlardan korkulur. “Büyük ve yıkıcı bir ses” duyulmadan anlaşılabilir mi? Karakteriyle arasındaki mesafeyi sıfıra indiren Pororoca ise tam da bu soruya cevap arar, görebildiği ve duyabildiği kadar.

 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi