Yıllardır merak ederim, Chuck Palahniuk’un yazımını bu denli ilgici kılan nedir diye… En sonunda cevabı bulduğuma inanıyorum: Chuck Palahniuk popüler kültürün alaycı aynası.

Kimi zaman kimi kalemleri anlatırken onların üslubunu ödünç almak gerekir. Spinoza, Platon veya nice filozof böyledir. Onlardan bahsetmenin hakkını vermek için onların terimlerini kullanmak gerekir. Yoksa onları değil, onlara yabancı bir şeyi anlatırken bulursunuz kendinizi. Kendi iddianızı onları hiçe sayarak aktarmaya başlarsınız. Aracı olmaktan, vahi olmaya yükselme çabasıyla kendinizi satmaya başlar, ilgili yazarı aracı pozisyonuna koyarsınız. Felsefede pek dikkat edilmesi gereken bu husus, konu edebiyat olunca sık sık göz ardı edilir. Pek muhtemel biraz da zor bir eylem olduğundan, ama daha ziyade, edebi eseri kendimizin ne denli havadar olduğunu kanıtlama aracı olarak kullanıp durduğumuzdan bu böyledir. Ben affınıza sığınarak, tüm beceriksizliğimle, bu yazıda Chuck Palahniuk’i uzun vadeli bir okuru olarak, onda bulduklarımla onu aktarmaya çalışacağım.

Neden Palahniuk Popüler Kültürün Alaycı Aynası?

Palahniuk, hastalıkları tespit etmek, bunları olay akışının bir parçası haline getirmek, bu vesileyle toplumun hastalıklı taraflarını ifşa etmekte ciddi bir ustadır. Pek çoğumuz David Fincher’ın kamerasından yansıyan Chuck Palaniuk’e aşinayızdır – ki Fİncher bu hususta oldukça başarılıdır ve Palahniuk’un derdini iyi kavramıştır. Romandan farklılaşan Dövüş Kulübü, kitabın derdini iyi anlatır, toplumun ortaklaşan hastalığı fevkalade göz önüne serilir: hepimiz, istisnasız hepimiz aynı psikolojik rahatsızlıktan muzdaribizdir. Hepimiz algıda bozukluğa sahibizdir.

Algıda bozukluk, abartılı haliyle anlatıcının vaziyetidir. Anlatıcının çok yönlü kişiliği hepimizin mübalağalı halidir. Aynaya bakınca, kendimizi herkesin gördüğünden farklı gördüğümüz her enstantane tek karakterin çoklu kişiliğinde buluşur. Olduğundan daha büyük gördüğümüz burnumuz, daha şekilli kaşlarımız, fotoğraflarda pek fotojenik veya gayri fotojenik oluşumuz, toplumun dayattığı normlar ve şişik egomuzun algımızı manipüle eden tarafları, Palahniuk’un tek kitabına sığar. Kant gibi, Palahniuk da anlaşılmak için okuyucuyu abartmaya teşvik eder. Ne kadar abartırsak, o kadar kendimizi tanımaya başlarız. Palahniuk, okuyucuya kendisini deforme ederek yansıtır. Bu bakımdan da popüler kültürün alaycı aynası tanımı pek uygun düşer yazara. O kadar çarpıtılmış bir portremizi çizer ki, pek emin oluruz gördüğümüzün kendimiz olmadığından. Ne o kadar uzun, ne o kadar şişman, ne o kadar asimetrik, ne o kadar geometrik olabiliriz. O yüzden Palahniuk, bizi güvende hissettirirken altımızdaki zemini sallar. Bu kez bilinçdışında kalan bir parçamız, alaycı aynadaki surette kendinden bir şeyler bulur. Görünmez Canavarlar, Pigme, Günce, Ölüm Pornosu, Bir Haz Markası, Gösteri Peygamberi, Ninni veya Tıkanma, hangi Palahniuk kurgusuna bakarsanız bakın, kendinizin başka yerlerde, başka bedenlerde doğmuş hallerini görürsünüz. Güvendesinizdir. Hiçbiri siz değilsinizdir. Ama hiçbir güvenceniz de yoktur, çünkü sizi kitapların karakterlerinden ayıran yegâne şey tesadüflerdir. Aniden kendi Tyler’ınızla buluşmayacağınızın, aniden ölüp kendinizi cehennemde bulmayacağınızın, aniden içinde yaşadığınız bütün gerçekliğin başkalarının ritüelleşmiş fantezisinin bir parçası olduğunu öğrenmeyeceğinizin veya içine düştüğünüz durumun sizi, kendinizi İsa’nın oğlu olduğunuzu sandığınız bir akışa sürüklemeyeceğinin pek de bir garantisi yoktur. Bugün her ne iseniz, inançlarınız onun belirleyicisidir ve inandıklarınızın koca bir yalan olmaması alt tarafı bir temennidir. Hepimiz, çürütülmemenin verdiği huzurla yola devam ederken, aslında mutlak güven duygumuzun bir file gibi boşluklarla kaplı olduğunu biliriz. O file, sahip olduklarımızı bir arada tutuyordur, şüphesiz ki tutuyordur, yoksa olduğumuz gibi olmamız mümkün olmazdı. Palahniuk, eserlerinde, filenin bir arada tutucu kudretini geri plana atar ve boşlukları ön plana çıkarır. Yaptığı iş filenin işlevselliğini yok etmez, yalnızca noksan yönünü gün ışığına çıkarır. Chuck Palahniuk’un büyük yeteneği, hepimizin bilip de görmeyi unuttuğunu anımsatmaktır özünde.

Palahniuk’in alaycı aynası, kimsenin görmediği, ama bizim için en kusurlu olan taraflarımızı öyle bir yansıtır ki, ferahlarız. Kendimiz için çok büyük, çok uzun, çok kısa, çok ince veya çok kalın ne varsa, olduğundan bile daha abartılı versiyonunu yazarın eserlerinde buluruz. Hem herkes biz kendimizi nasıl görüyorsak öyle görebilir bir an için, hem de içinde bulunduğumuz kurgu, bir lunapark gibi yabancılaşmış bir mekânda geçiyordur, kendimiz için de başkaları için de bu gülüp geçilecek bir deneyimden ibarettir. En kırılgan tarafımızı ifşa ederken Palahniuk’un onu pamuklara sarmalayıp sardığını biliriz.

“Antik Yunan kültürü uzmanları, o dönemde yaşamış insanların fikirlerini kendilerine ait saymadıklarını söylüyorlar. Antik Yunanlılar akıllarına bir fikir geldiğinde, bir tanrı ya da tanrıçanın kendilerine bir emir verdiğini sanıyorlardı. Apollon onlara cesur olmalarını söylüyordu. Athena ise âşık olmalarını söylüyordu.

Günümüz insanları ise ekşi kremalı patates cipsi reklamı duyar duymaz, satın almak için hemen sokağa fırlıyorlar ama buna özgürlük diyorlar.

Antik Yunanlılar en azından dürüstmüş.”

Ninni, Ayrıntı Yayınları Yeraltı Edebiyatı Dizisi, 2007

Görsel: Andrew Kovalev

 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi