Platon’un mağara alegorisinin sinemadaki izleri, oldukça bilinen referanslardan biraz saklı kalmış olanlara kadar geniş bir yelpazede yer alıyorlar. Hepsine erişmeye gücümüz yetmeyecek olsa da bu meseleyi kapsamlı sayılabilecek bir çerçevede ele alalım dedik.

Sinema hakkında felsefi tartışmalar 20. yüzyılın başından beri sürüyor. Bugün bize komik gelse de açılışı sinemanın bir sanat dalı olup olmadığı sorusuyla yapan sinema alanındaki felsefi tartışmalar, zamanla kendisini filmlerin gerçeklikle olan bağları, filmlerin bizi duygusal açıdan nasıl da böylesine derinden etkilediği gibi hala geçerli olan konulara taşındılar. Ayrıca bu esnada Keislowski, Kubrick ve Haneke gibi felsefi tartışmaları filmleştiren isimler de hayatlarımıza girmiş oldu. Böylelikle Platon‘un mağara alegorisiyle yapmış olduğu şeyi, başka formlarda hayatlarımıza sokan, kendi alegorilerini yaratan isimler felsefe ve sinema arasındaki bağları hepten kuvvetlenmiş oldu -ki bu aşamada çalışmalarını sinema alanında yürütmüş ve hala yürütmeye devam eden filozoflara değinmiyoruz dahi. Her ne kadar bu konular da üzerinde konuşması eğlenceli, içerik bakımından oldukça değerli konular olsa da, ilhamını gerçekten de mağara alegorisinden alan veya mağara alegorisine dair kuvvetli referanslar içeren filmler üzerine biraz kafa patlatacağız bu yazıda.

Mağara alegorisini illa duymuşsunuzdur, ama kısa bir özet geçelim: Platon, Devlet‘in yedinci kitabında mağara alegorisinden bahseder ve mağarada bağlı bir halde, kendilerini bildi bileli gölgeleri izleyen insanların hikayesiyle filozofun hikayesi arasında bir paralellik kurar. Filozof, mağaradaki yansımaların gerçekliğine dair kuşku duymasıyla beraber önce gölgeleri sağlayan kuklalarla, daha sonra da kuklalardan bile daha gerçek olan dış dünyayla tanışır. Bu acı dolu bir yolculuktur, ama gerçeklikle yüzleşirken yaşadığı acılar yetersizdir, geri dönüp ayrıca içeride esir halinde yaşayan ve gölgelere inanan diğer insanları yanılsamadan kurtarmalıdır bir filozof aynı zamanda.

24 asır önce yazılmış olan bu hikayenin dönüp dolaşıp 21. yüzyılda hala gerçekçiliğini muhafaza etmesi, hatta çağımızın sıkıntılarıyla gitgide daha da örtüşür bir hal alması bir hayli şaşırtıcı bir durum. Hala bu kadar geçerli olması ise bugün hayatımızın birer vazgeçilmezi olmuş filmlerde mağara alegorisine dair göndermelere sık sık rastlamamızla sonuçlanıyor.

matrix-neo-filmloverss

Platon’un Mağara Alegorisinin Sinemadaki İzleri

Madem 21. yüzyılda hem sinemanın önemine değindik, hem de mağara alegorisinin devrin öznel koşullarıyla ne kadar da özdeşleştiğinden bahsettik, işleri biraz daha eğlenceli ve bir o kadar da sinir bozucu kılalım: Gölgeler, mağara alegorisinde, karanlık mağarada oturan insanlara bir dünya vizyonu verir ve kendilerinin gerçek olduğunu deklare ederler. Benzer bir durum karanlık bir sinema salonunda oturup da duvardaki yansımaları izleyen bizlerin de başına geliyor. O yüzden isterseniz, belli filmleri mercek altına almadan biraz da bu meseleye değinelim.

Nancy Bauer, “Cogito Ergo Film: Plato, Descartes and Fight Club” kitabında tam da bu konuyu tartışmaya açıyor. “Platon’un esirleri, gölgelerin oyunu tarafından hipnotize edilmiş bir biçimde, bu sahte efektler üzerinden birer dünya kurgularken…film izliyorlar.” derken Bauer rahatsız edici, ama bir o kadar da ikna edici bir tespitte bulunuyor. Ve üzerine bir ekleme yapıyor: “Kendi bilinçlerimiz tarafından esir edilmiş vaziyetteyiz. Gidip duvarı izlemek veya gözlerimizi kapamak gibi iki ayrı seçeneğimiz var yalnızca.”.

Bauer‘in abarttığını düşünüyor olabilirsiniz ama bir de bizlerin aksine sinemanın olmadığı bir dünyada yaşayan ve 1896 yılında Lumière kardeşlerin sinematograf isimli aletiyle tanışan Maxim Gorki‘nin söylemiş olduklarına bir kulak verin:

“Geçen gece Gölgeler Krallığı’ndaydım. Keşke orada olmanın ne kadar acayip olduğunu bilseniz. Ses olmayan, renk olmayan bir dünya. Oradaki her şey -toprak, ağaçlar, insanlar, su ve hava- adeta monoton bir biçimde gri bir boyaya batırılmış gibiler. Güneşin gri ışınları gri bir gökte uzanıyor, gri suratlarda gri gözler var ve ağaçlardaki yapraklar kül rengiler. Hayat değil gölgeler, hareket değil sessiz bir gösteri var.”

Elbette o gün Gorki’nin gördüğü şeyle bugün sinemayı anladığımız biçim birbirinden bir hayli farklı. Yine de mağara alegorisini tutup da sinema izlemekle özdeşleştirmemiz oldukça abuk dursa da; sinema düzenli olarak gerçekliğimizle oynuyor, izlediklerimizle kendimizi özdeşleştirmemizi sağlıyor ve kendi gerçekliğini bizim hayatlarımıza taşıyor. Bu da sinemayı hayatımıza kattığı tüm güzelliklerin yanı sıra bir hayli tehlikeli bir kitle kontrol etme aracı haline getiriyor. Neyse ki aşağıda üzerine düşüneceğimiz filmler -ve niceleri- gözlerimizi açmak ve içinde bulunduğumuz gerçekliği sorgulamamızı sağlamak suretiyle bu durumu bir avantaja çeviriyorlar.

inception-table-filmloverss

Mağara Alegorisinin Önemli Bir Alt Metin Olduğu Filmler

The Truman Show

Peter Weir‘in unutulmaz filmi The Truman Show, Truman Burbank‘in hayat hikayesi vesilesiyle 21. yüzyılda yüzleşmek durumunda kaldığımız önemli sorunlardan birine Platoncu bir bakış getiriyor. 7/24 hayatı kameralarla gösterilen, doğduğu günden beri hayatı başkaları tarafından kurgulanmış, çok realist görünen bir dünyada, annesi, babası, en yakın arkadaşı hatta sevdiği kadınlar birer oyuncu iken bunun farkında olmayan ana karakterimiz sayesinde yaşadığımız dünyanın gerçekliğini biz de sorgular hale geliyoruz. Truman hayatındaki her şeyin birer illüzyon olduğunun farkına vardıkça, onun yaşadığı Sea Haven‘da kendimiz yaşasak, bu dünyanın gerçekliğini onun kadar sorgular mıydık diye düşünüyoruz.

Filmde mağara alegorisiyle doğrudan bağ kurmamızı sağlayacak karakter ise şovun yönetmeni olan Christof. Christof Platon‘un kurguladığı hikayede geçen kuklacının vücut bulmuş hali ve olayların rastgeleliğini belirleyen kişi o; yani tıpkı kuklalarının gölgelerinin görünme sırasının kuklacının anlık seçimi dışında bir mantığı yoksa, Truman‘ın vaziyeti de Christof’un keyfiyatına bağlı diyebiliriz. Hatta Christof şöyle de bir cümle kuruyor: “Bizler bize sunulan dünyanın gerçekliğini kabul ederiz.” Benzer bir cümle, Platon‘un esirlere dair tasvirinde de yer alıyor: “Böyle kişiler şüphesiz ki elde yapılmış kuklaların gölgelerinin haricindeki bir gerçekliğin olmadığına inanırlar.”

Vurgulamamız gereken bir başka noktaysa filmde Truman‘ın Sea Haven‘ı terk ettiği, yani “mağaradan çıktığı” sahne olabilir. Truman için yaşadığı dünyanın yapaylığını fark ettikten sonra dahi o alanı terk etmek hiç de kolay olmayan, korkutucu bir deneyim.

Matrix

Matrix, popüler kültürde mağara alegorisiyle en çok bağ kurulan eser. Yine de bir kez daha benzerlikleri vurgulamamızda herhangi bir sakınca yok. Ana kahramanımız Neo‘nun, yapay zeka tarafından kontrol edilen kurgusal dünyadaki sıradan hayatıyla başlayan filmde, yapay zekanın bir enerji kaynağı olarak insanları köleleştirdiği öğreniyoruz. Bu kurgusal dünyada insanlar, tıpkı mağarada duvara bakan esirler gibi, kendilerinin yaşadığı dünyanın gerçek olduğu sanrısı içerisindeler. Derken Morpheus, Neo‘nun hayatına girerek ona gerçekle yüzleşme şansı sunuyor. (Bu bağlamda Morpheus‘u misyonunu yerine getirip, kendisi gerçeklikle yüzleştikten sonra başkalarını kurtarmak için mağaraya geri dönen bir filozof olarak düşünebiliriz.) Bildiğimiz gibi Neo bu şansı tepmese de içinde büyüdüğü dünyanın gerçek olduğu konusunda bir direniş sergiliyor; tıpkı Platon‘un kuklalarda tanışan insanın en başta buna direneceğini belirttiği gibi. Neo bildiği bütün yaşamın bir yalan olduğunu öğrenince kafası karışıyor, öfkeleniyor, hatta eski varoluşuna geri döndürülmeyi talep ediyor. Hatta gerçeklikle ilk buluşması esnasında kusuyor ve bilincini kaybediyor. Platon‘un Devlet‘te benzeri bir süreç için yapmış olduğu tasvir ise şu biçimde:

“Tüm bunlar onun canını yakar ve daha önce gölgesini gördüklerini ayrı birer şey olarak görmek kafasını karıştırır… Kafasının allak bullak olacağını ve daha önce görmüş olduklarının o an ona gösterilenlerden daha gerçek olduğunu savunacağını düşünmüyor musunuz?”

Elbette buraya gelene kadar, yapay zekanın kuklacı olduğunu fark etmişsinizdir. Bunun dışında mağara alegorisinde yer alan bir başka duruma hayat veren bir karakterimiz daha var Matrix‘te: Cypher. İsmen hatırlayamadıysanız Cypher, Matrix‘e geri dönmek için ekip arkadaşlarını öldürmüş olan karakterimiz. Platon ise bu durumun bir emsalini şu şekilde dile getiriyor:

“Sizce onları özgür bırakmaya çalışan ve onları ayağa kaldırmaya çalışanı, eğer ki erişmeleri ve öldürmeleri mümkün olsa, öldürmezler miydi?”

Yine çok önemli bir referans da Neo‘nun gerçek dünyada uyanmasının hemen ardından gözlerinin neden acıdığını sorması ve de Morpheus‘dan onları daha önce hiç kullanmamış olduğunu öğrenmesinin ardında gizli. Mağara alegorisindeki en önemli kısımlardan biri, mağaranın dışına ilk kez adımını atan kişinin güneşten gözlerinin acıması, hatta henüz mağarayı terk etmeden de ilk kez gölgelerin yansımasını sağlayan ateşi gördüğünde benzer bir reaksiyon vermesidir. Işıkla buluşma, gerçekle tanışan kişinin geçici bir körlük yaşamasına dahi neden olur.

Buraya kadar olan kısım zaten pek çoğumuzun bildiği şeyler. Matrix ve Platon arasındaki bağa dair çok ilginç bir noktaya değinelim bir de isterseniz. Filmi yönetmekle kalmayıp, filmin senaryosunu da kaleme alan Wachowski kardeşlerin William Gibson isimli  bilimkurgu yazarından etkilendiği düşünülür. Hatta yazarın Sprawl üçlemesinde, ismi Matrix olan bir küresel bilgisayar ağı vardır ve bu ağın bir sanal gerçeklik arayüzü dahi mevcuttur. Gibson‘ın kitaplarında, özellikle de Neuromancer isimli eserinde, Platon‘un etkileri oldukça görünürdür.

Konu edebiyata gelmişken, Fight Club‘ın yazarı olan Chuck Palahniuk‘un türkçesi Günce olan Diary isimli kitabının da Platon‘un mağara alegorisinin başarılı bir edebi uyarlaması olarak yorumlanabileceği bilgisini düşelim.

Inception

Inception, çok dile getirilmese de Platon‘un mağara alegorisinin en görünür olduğu filmlerden biri. Hatta Nolan‘ın filmlerinin bir kısmında yönetmenin Platon‘dan ne kadar etkilenmiş olduğunu gözlemlememiz mümkün, ama mağara alegorisine en kolay bağlanabilen Nolan filmi Inception.

Hatırlarsanız yukarıda sinema salonunda film izleyen insan ve mağarada gölgeleri izleyen esirler arasında bir paralellik kurmuştuk. Benzer bir paralelliğin varlığının rüyalar ve filmler arasında da mevcut olduğunu belirtebiliriz. Freud, rüya ve filmler arasında bir diyalektik olduğunu savunmuştur. Kendi beyninin içerisinde mahkum olan bizlerin, rüya görmemiz zaten başlı başına mağara alegorisiyle örtüşen bir durumken, Nolan bu durumu bir adım öteye götürüyor Inception‘da.

Öncelikle Inception‘da insanların rüyalarda sahte bir gerçekliğe inandırılmış olduğunu görüyoruz. Rüyalar alemi, insanları kandırmak için kullanılıyor. Tıpkı Platon‘un mağarasındaki esirler gibi, olmayan bir şeye inandırılarak rehin alınmış durumda olan birileri var ortada yani. Cobb‘un filmin fragmanında söylediği şu cümleyi de göz ardı etmeyelim:

“Rüyalar biz içindeyken gerçeklermiş gibi hissederiz. Ancak ve ancak uyanırsak aslında bir şeylerin garip olduğunu anlayabiliriz.”

Haliyle rüya gören insanlar da, tıpkı mağaradakiler gibi, aslında dışarıda yaşadıklarından daha gerçek bir dünyanın olduğunun bilincinde değiller. Matrix‘te bahsettiğimiz Cypher karakterine benzeyen, olay akışı nedeniyle ondan farklılaşsa da aslında yine mağara alegorisinde aynı kısma bağlanan bir karakterimiz de mevcut: Cobb‘un eşi Mal. Mal‘un rüya aleminde kalabilmek için kendini öldürmüş olması, Cypher‘ın Matrix‘e geri dönebilmek için başkalarını öldürmesinden pek de farksız değil. İkisi de bilgiyi ve esas olanı değil, kurgusal olanı ve mahkumiyeti çok daha ağır bedeller ödemek uğruna dahi olsa tercih etmiş vaziyetteler. Bu da, Platon‘un mağara alegorisinde, insanların mağarada kalmak için her şeyi yapabileceklerini, gerekirse özgürleşmiş olan arkadaşlarını öldürebileceklerine dair yaptığı tespitle öngörülmüş durumda.

Daha yüzeysel olarak bakacak olursak, hem Inception‘ın hem de mağara alegorisinin iki temel meseleden ibaret olduğunu fark edebiliriz: Gerçeklik ve bilgi. Benzer referanslara başka Christopher Nolan filmlerinde de rastlamamız mümkün. Örneğin Interstellar‘ın dünyayı (mağarayı) terk eden bir insanın, terk ettiği dünyadakileri kurtarıp başka bir gerçeklik arayışına girme hikayesi olduğunu söyleyebiliriz. Burada da benzer bir biçimde iki ayrı gerçeklik ve bilginin ona tek başına ulaşamayacak olanlara aktarılması meselesi çıkıyor karşımıza ve bu Interstellar‘ı da bir hayli Platoncu bir film haline getiriyor.

synecdoche-filmloverss

Mağara Alegorisiyle Okuyabildiğimiz Diğer Filmler

Yazının önceki kısımlarında belirttiğimiz gibi, mağara alegorisi 2400 yaşına dayanmış vaziyette. Bu da onu insanlık külliyatının tıpkı Romeo & Juliet ya da Pendora’nın Kutusu gibi her yere bir parçası sığmış, içine yedirilmesi planlanmadığı zamanlarda bile benzerlik kurulması mümkün bir hikaye yapıyor. Bu yüzden de izini sürmeye girişince, alegoriyi rastgele bir filme dahi bağlamak o kadar zor değil. Mağara alegorisiyle benzerlikleri o kadar da rastgele olmayan, ama yukarıdaki kadar ayrıntılı incelemeyeceğimiz ve aradaki bağı daha dolaylı olarak kurmamız gereken birkaç filmden de bu yazıda bahsetmemiz gerekir diye düşündük.

Strangers On A Train

Hitchcock‘un Strangers On A Train‘inde karşımıza mağara alegorisinin korkuyla harmanlaşmış bir versiyonu karşımıza çıkıyor diyebiliriz. Bir tenis yıldızı olan Guy Haines‘in trende Bruce Anthony‘yle karşılaşması sonucu, karısından kurtulmak isteyen Haines‘in bu iş için doğru ismin Anthony olduğuna karar verip karısını öldürmesi için onunla anlaşmasıyla gelişen olaylar bizi mağara alegorisinin bir başka yorumuna kadar götürüyor. Anthony‘nin kadını takibi, bir mağaranın içerisine dek ilerliyor ve Hitchcock‘un kamerası bize botlardaki insanların duvara yansıyan görüntülerini takip etmeye  sürüklüyor. Görsel olarak mağaradaki gölgelerle bu film vesilesiyle yüzlemiş oluyoruz.

Synecdoche, New York

Synecdoche, mağara alegorisindeki konumumuzu değiştirirsek eğer yine hikayeyi bulabildiğimiz bir film. Tek yapmamız gereken bu defa kuklacının gözünden hikayeyi aktarmak. Charlie Kufman‘ın yazıp yönettiği film, yönetmenin kendisine bir özeleştirisi niteliğinde ve sadece kendisinin değil, genel olarak yazarların nasıl da herkesi mağaraya bağlayıp da kendi kurgu kurguladığı bir sahte gerçekliği izletmeye çalıştığının hikayesini anlatıyor. Elbette bunu, kuklacı üzerinden değil de gerçeklikle yüzleşen filozofun mağaraya dönüp de kendi gördüklerini başkalarına gösterme çabası olarak da okuyabiliriz. Hangisinin daha olası olduğuna karar vermek sizin takdirinize kalmış.

The Village

Bu filmde ise bütün meselemiz mağarayı terk etmekle alakalı. Pennsylvania‘nın küçük bir kasabasında geçmiş zamanda geçen hikayede kasaba sakinlerinin canavarımsı gölgelerle başı belada. Kasabadakiler, kasabanın dışında ne olduğundan bihaberler ve kasabayı terk edip de gerçekte neler olduğunu öğrenme konusunda bir hayli çekimserler. Derken içlerinden biri, Lucius Hunt, kasabayı terk edip de neler olduğunu öğrenmeye karar veriyor. The Village, mağarayı terk etmenin kendisinin bile başlı başına bir mesele olduğunu bize anlatıyor yani.

Pan’s Labyrinth 

Pan’s Labyrinth, iki gerçeklik arasında sıkışmışlığı, buraya kadar saydığımız filmlerden hepsinden daha farklı bir şekilde yansıtıyor; genç bir kadının hayalgücüyle realitesi arasında gidip geliyoruz. İspanya İç Savaşı sırasında geçen olaylarda, başkahramanımız Ofelia gerçek babasının yeraltı dünyasının kralı, kendisinin de prensesi olduğunu öğreniyor. Üvey babası ise asileri tek tek ele geçiren bir komutan. Ofelia iki baba figürü arasında bocalarken, elbette ki yeraltı dünyasının mücadele veren gerillalar olduğunu anlıyoruz ama Ofelia‘nın gerçek olanla yalan olanın arasındaki bocalaması, mağara ile dış dünya arasında bocalayan filozofun halinden çok da farksız değil.

Bu filmlerin dışında Il Conformisto, Pi, Shutter Island, Clockwork Orange, Stranger Than Fiction gibi filmleri de benzer bir biçimde mağara alegorisiyle okumamız mümkün. Aklımıza gelmeyen, hatta izleme şansı dahi bulamadığımız daha nice film vardır Platon‘un yedinci kitabıyla örtüşen. Sizin anımsayabildikleriniz varsa, bizlerle paylaşmayı ihmal etmeyin.

Bu upuzun bir yazının ardından, sizin için son bir sürprize daha yer verdik. Orson Welles‘in sesi ve Dick Oden‘ın çizimleriyle bizlerle buluşan mağara alegorisi:

Kaynaklar:

http://www.kulturmafyasi.com/2012/01/18/filmler-ve-ruyalar-uzerine/

Cogito Ergo Film: Plato, Descartes and Fight Club – Nancy Bauer (Film As Philosophy: Essays on Cinema After Wittgenstein and Cavell – Rupert Read & Jerry Goodenough)

http://filmandphilosophy.com/2013/03/07/platos-cave-and-the-cinema/

http://hubpages.com/education/Why-Inception-is-Just-Platos-Allegory-of-the-Cave-Republic-VII

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi