Hayatımızın büyük bir kısmını kaplayan ekranlardaki pikselleri artık pek fark edemesek de her şeyin onlar sayesinde başladığını, onlarla en çok vakit geçiren 80 ve 90 nesilleri olarak, en iyi biz hatırlarız yine. Bir yandan oynadığımız oyunların, izlediğimiz animasyonların her geçen gün daha gerçekçi tasarlanabilmesini büyüleyici bulsak da piksel modasının geri dönüşünü çocukluğunu atari karşısında geçirenlerin ‘8-bit’e duyduğu özlemin en büyük göstergesi olarak kabul edebiliriz. Hem genel anlamda video oyun konseptini hem de bir nostalji ögesi olarak atari kahramanlarını daha uzun bir süre sinemada görmeye devam edeceğimiz ortada. Bana göre video oyun filmlerinin en başarılı örneği olan animasyon film Wreck It Ralph (2012) ise yerini bir süre daha koruyacağa benziyor, çünkü Pixels belli ki akılda kalıcı bir yapım olmak niyetiyle yola çıkmamış.

Adam Sandler’ın kurduğu ve bünyesinde yapılan ortalama altı komedi filmleriyle bilinen Happy Madison Production yapımı olan Pixels’in yönetmenliğini Evde Tek Başına serisi ile tanıdığımız yönetmen Chris Columbus üstlenmiş. Pixels, aynı tür klasik komedi filmlerinin yıldızları Adam Sandler ve Kevin James ile daha iyi performanslarını izlediğimiz ama karakterlerin tek yönlülüklerinin önüne geçemeyen Michelle Monaghan, Peter Dinklage ve Josh Gad gibi oyuncuları bir araya getirmiş. Bilimkurgu, komedi ve aksiyon harmanı filmin konusu ise seksenli yıllarda bir kapsül içinde uzaya gönderilen atari turnuvası kayıtlarının uzaylılar tarafından savaş ilanı olarak algılanması üzerine dünyanın atari oyun formatında saldırıya uğraması olarak özetlenebilir.

Filmin iyi geri dönüşler alamamasının ve bir kısım izleyicisini etkilemeyi başarırken genel beklentiyi karşılamayıp bir kısım izleyiciyi sürekli Pixels’i Ghostbusters (1984) ve diğer benzerleri ile kıyaslayıp yermeye itmesinin nedeni aslında çok basit: Filmin öyküsü; bilindik “kahramanın yolculuğu” yapısına herhangi bir yenilik veya derinlik katamıyor ve bu artık can sıkıcı bir durum. İzlediğimiz çoğu film, özellikle animasyonlar, zaten kahramanları anlatıyor ama Pixels’in yaptığı gibi, bunu yaparken filmin alt metnini doldurmayı da unutmamak gerekiyor. Örneğin Wreck It Ralph’e baktığımızda video oyununu, filmin dünyasının arka planında gerçek bir hikâyenin evrenini oluşturmuş olarak görüyoruz. Pixels ise video oyunu filmin öyküsünün merkezine alıyor ve gerisinde bilindik ‘dünyayı kurtarma’ motifleriyle doldurmaktan başka bir şey yapmıyor aslında. Bu da bizde bu tip filmleri izledikten sonra bir vakit kaybı yaşamışlık hissi uyanmasına neden oluyor. Küçükken katıldığı atari turnuvasında ikinci olan Brenner, sonrasında basit bir oyun konsolu kurulumcusu olmuşken en yakın arkadaşı olan Amerika Birleşik Devletleri Başkanının talimatıyla uzaylılara karşı oynanacak oyunun başına getirilir ve sonunda önemli bir şeyler yapmaya başlayıp hem dünyayı kurtarır hem de hoşlandığı kadını etkilemeyi başarır. Ana çizgisi bu şekilde özetlenebilecek filmde herkesin bir şekilde sevilme ve takdir görme arzularına göre hareket ettiği aşikâr. Üstüne bir de tüm karakterlerin birkaç kelimeyle açıklanabilecek türden ‘tip’ olma özelliğini göstermeleri, öyküyü daha da sığ bir konuma sokuyor. Kahramanımız klasik bir Adam Sandler karakteri olarak sevilebilir türden bir ‘ezik’. Hemen yanında ise eğlenceli ama okuma yazması dahi iyi olmayan bir devlet başkanı, ‘aldatılması mümkün olmayacak kadar seksi bir anne olan’ silah uzmanı, ninesiyle yaşayan bir komplo teoristi ile hilekâr ve kendini beğenmiş bir suçlu var. Ve işin aslı burada anlatılandan başka bir şey de sunmuyor Pixels. Sanki kara mizah yapmaya çalışmış ama çok yanlış anlamışçasına akla ilk gelen politik atıfları yerleştirmekten çekinmediği gibi film, her karakterin ve durumun dışarıdan yüzeyselce değerlendirilip MTV kuşağı ağzıyla sıfatlandırılmasını da bir komedi unsuru olarak sunuyor.

Öte yandan filmin konusunun ilgi çekici olduğunu kabul etmek gerek. Yok etme, parçalama, kaçma üzerine kurulu oyun geçmişimizin Pac-Man, Donkey Kong, Centipede, Space Invaders gibi klasik atari oyunlarıyla gerçek anlamda karşı karşıya gelme şeklinde önümüze serilmesi hem heyecan verici hem de büyük ölçüde duygusal. Oyun oynarken bile -reset tuşuna rağmen- cesaret edemeyip vazgeçtiğimiz zamanları anımsadığımızda, hem oyunda kaybetme hem de dünyanın yok oluşu ihtimallerinin gerginliği film boyunca heyecanı üst seviyede tutarken sonunda gerçekten bunu bir kahramanlık filmi olarak görmemiz bizim için çok da absürt bir durum değil. Filmin bu bağlayıcılığı belki de en güçlü unsuruyken bunun da özgün olmaması gerçekten hayal kırıklığına uğratıyor. Bu noktada filmin bu ilgi çekici konusunun bir yerden alınmış olması değil, üstüne bir şey katamadığı gibi daha da başarısız kılması üzücü kısım. Sevilen animasyon dizi Futurama’nın Anthology of Interests II: Raiders of the Lost Arcade bölümü ve ondan esinlenerek Patrick Jean tarafından 2010’da yapılan iki buçuk dakikalık kısa film Pixels, izlediğimiz filmin bütün tasarımını oluşturuyor ve mesajı da izlediğimiz filmden daha net iletiyor. Futurama’da karakterlerin daha güçlü olması, kısa filmde ise çok öz ve doğrudan bir anlatımı olması Pixels’te güzel bir konunun gereğinden bir buçuk saat kadar fazla ve gereksiz bir şekilde işlendiğine ikna ediyor bizi.

Pixels’in sırtını dayadığı klasik anlatı yapısı zaten izleyicisini film bitiminde salondan tatmin olmuş bir şekilde ayırmak üzere kurulmuş ve işlediğini bildiğimiz bir yapı. Neredeyse tüm blockbuster filmlerinin aynı biçimde kurulması, yapı üzerine daha fazla yazılmasını imkânsız kılıyor. Ama özellikle bu tür filmler için eklenmesi zorunlu bir nokta var: İzleyici kitlesinin merkezinde –hedef alsın almasın– çocuklar olan bir filmin, hepimizin güldüğü ama gülerken bir yandan da utandığı sığ espriler ve bariz kinik bir tavırdan oluşması, biraz üstüne düşününce kendini hemen hissettirecek türden bir rahatsızlık veriyor. İnsanların öncelikle güzel-çirkin, zayıf-şişman, zengin-fakir, havalı-inek gibi ayrıldığı bir toplum örneğini izlemeye alıştık hatta bununla ilgili aşağılama odaklı esprilere gülmeye de. Ama bunun büyük bir kitleye sunulan ve aslında ‘masum’ görünümlü bir filmde yer almasının olumsuzlamasını her defasında yine yapmalıyız. Çünkü tüm bu filmleri ‘zaten eğlence için yapılmış’, ‘eşelemeye ne gerek var, ‘arkana yaslan ve filmin tadını çıkar’ gibi haz odaklı bir biçimde savunduğumuzda, bu ‘ayrımcı’ ideolojinin içimize işlemesine de mani olamıyoruz. Sonuç olarak bir yandan MTV ve Disney Channel jenerasyonunun sığlığından yakınırken diğer yandan -büyük bir hipokrasi örneği olarak- aynı tarzdaki esprilere, belki de sırf yapan karakter bize benzediği veya hakkı varmış gibi gösterildiği için gülmekten kendimizi alıkoyamıyoruz.

Özetle Pixels, nostaljiyle büyülediği izleyicisini çok sığ yollarla da olsa eğlendirmeyi başaran ama görsel efektlerdeki başarısı ve ilgi çekici konusuna rağmen içi boş bir öykü sunan klasik bir Hollywood denemesi olmaktan öteye geçememiş. ‘Adam Sandler yine bir filmi mahvetti’ gibi katı ve biraz da konformist eleştiriler fazla yersiz olsa da iki boyutlu karakterlerin filmin en büyük eksisi olduğunu kabul etmek gerekiyor.

Hayatımızın büyük bir kısmını kaplayan ekranlardaki pikselleri artık pek fark edemesek de her şeyin onlar sayesinde başladığını, onlarla en çok vakit geçiren 80 ve 90 nesilleri olarak, en iyi biz hatırlarız yine. Bir yandan oynadığımız oyunların, izlediğimiz animasyonların her geçen gün daha gerçekçi tasarlanabilmesini büyüleyici bulsak da piksel modasının geri dönüşünü çocukluğunu atari karşısında geçirenlerin ‘8-bit’e duyduğu özlemin en büyük göstergesi olarak kabul edebiliriz. Hem genel anlamda video oyun konseptini hem de bir nostalji ögesi olarak atari kahramanlarını daha uzun bir süre sinemada görmeye devam edeceğimiz ortada. Bana göre video oyun filmlerinin en başarılı örneği olan animasyon film Wreck It Ralph (2012) ise yerini bir süre daha koruyacağa benziyor, çünkü Pixels belli ki akılda kalıcı bir yapım olmak niyetiyle yola çıkmamış. Adam Sandler’ın kurduğu ve bünyesinde yapılan ortalama altı komedi filmleriyle bilinen Happy Madison Production yapımı olan Pixels’in yönetmenliğini Evde Tek Başına serisi ile tanıdığımız yönetmen Chris Columbus üstlenmiş. Pixels, aynı tür klasik komedi filmlerinin yıldızları Adam Sandler ve Kevin James ile daha iyi performanslarını izlediğimiz ama karakterlerin tek yönlülüklerinin önüne geçemeyen Michelle Monaghan, Peter Dinklage ve Josh Gad gibi oyuncuları bir araya getirmiş. Bilimkurgu, komedi ve aksiyon harmanı filmin konusu ise seksenli yıllarda bir kapsül içinde uzaya gönderilen atari turnuvası kayıtlarının uzaylılar tarafından savaş ilanı olarak algılanması üzerine dünyanın atari oyun formatında saldırıya uğraması olarak özetlenebilir. Filmin iyi geri dönüşler alamamasının ve bir kısım izleyicisini etkilemeyi başarırken genel beklentiyi karşılamayıp bir kısım izleyiciyi sürekli Pixels'i Ghostbusters (1984) ve diğer benzerleri ile kıyaslayıp yermeye itmesinin nedeni aslında çok basit: Filmin öyküsü; bilindik "kahramanın yolculuğu" yapısına herhangi bir yenilik veya derinlik katamıyor ve bu artık can sıkıcı bir durum. İzlediğimiz çoğu film, özellikle animasyonlar, zaten kahramanları anlatıyor ama Pixels'in yaptığı gibi, bunu yaparken filmin alt metnini doldurmayı da unutmamak gerekiyor. Örneğin Wreck It Ralph’e baktığımızda video oyununu, filmin dünyasının arka planında gerçek bir hikâyenin evrenini oluşturmuş olarak görüyoruz. Pixels ise video oyunu filmin öyküsünün merkezine alıyor ve gerisinde bilindik ‘dünyayı kurtarma’ motifleriyle doldurmaktan başka bir şey yapmıyor aslında. Bu da bizde bu tip filmleri izledikten sonra bir vakit kaybı yaşamışlık hissi uyanmasına neden oluyor. Küçükken katıldığı atari turnuvasında ikinci olan Brenner, sonrasında basit bir oyun konsolu kurulumcusu olmuşken en yakın arkadaşı olan Amerika Birleşik Devletleri Başkanının talimatıyla uzaylılara karşı oynanacak oyunun başına getirilir ve sonunda önemli bir şeyler yapmaya başlayıp hem dünyayı kurtarır hem de hoşlandığı kadını etkilemeyi başarır. Ana çizgisi bu şekilde özetlenebilecek filmde herkesin bir şekilde sevilme ve takdir görme arzularına göre hareket ettiği aşikâr. Üstüne bir de tüm karakterlerin birkaç kelimeyle açıklanabilecek türden ‘tip’ olma özelliğini göstermeleri, öyküyü daha da sığ bir konuma sokuyor. Kahramanımız klasik bir Adam Sandler karakteri olarak sevilebilir türden bir ‘ezik'. Hemen yanında ise eğlenceli ama okuma yazması dahi iyi olmayan bir devlet başkanı, ‘aldatılması mümkün olmayacak kadar seksi bir anne olan’ silah uzmanı, ninesiyle yaşayan bir komplo teoristi ile hilekâr ve kendini beğenmiş bir suçlu var. Ve işin aslı burada anlatılandan başka bir şey de sunmuyor Pixels. Sanki kara mizah yapmaya çalışmış ama çok yanlış anlamışçasına akla ilk gelen politik atıfları yerleştirmekten çekinmediği…

Yazar Puanı

Puan - 45%

45%

Pixels, nostaljiyle büyülediği izleyicisini çok sığ yollarla da olsa eğlendirmeyi başaran; ama görsel efektlerdeki başarısı ve ilgi çekici konusuna rağmen içi boş bir öykü sunan klasik bir Hollywood denemesi olmaktan öteye geçememiş.

Kullanıcı Puanları: 0.5 ( 1 votes)
45
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi