“Persona” karşısında doğru bir bakış geliştirmek isteyen çağcıl izleyici her şeyden önce bir teatral metinle yüz yüze olduğunu bilme durumundadır. İsveçli yönetmen Ingmar Bergman henüz yapımın girişinde belirtir bunu. Yapımın adı kelime manasıyla Latince “’person\a-ae’ yani maske; karakter, rol; kişi, kişilik” anlamına gelmektedir. İsme morfolojik olarak dikkat çekmek gerekirse “per: herhangi bir şeyin içinden, ortasından geçmek, son\us –i: ses, gürültü; ton” olarak literatürde yerini almıştır. Tiyatro kökenli olan Bergman’ın yapımın taşıdığı mesaj doğrultusunda filme böyle bir isim atfetmesi oldukça manidar. Nitekim “persona” tiyatronun doğumunda sahnelenen pek çok oyunda kişilerin yüzlerine taktığı maskelerdir. Bu maskeler amfi tiyatrolarda sesi en uzaktaki izleyiciye duyurmak için özellikle kullanılmıştır. Maskeyi takan kişiler kendilerine biçilen karakterleri yani aslında kendi doğalarının yanından dahi geçmeyen kişileri oynarlar. O karakterle birleşirler. Başlangıçta kendilerine uzak olarak görünen bu karakterler ise zamanla onların doğalarının bir parçası olur. Bu bir nevi bireyin iç konuşması gibidir. Yer yer didaktik yer yer uçarılığı ile nam salmış olan “Persona” bu duruma sıklıkla şahit olmamızı sağlar.

persona

Yapımda ayağı yere sağlam basan iki kadın oyuncu dikkatimizi çekiyor: Alma (Bibi Andersson) ve Elisabeth karakteriyle (Liv Ullmann). Esasında tek bir kişi üzerinden yürütülen hikaye araya ikinci bir kişinin kendisiyle iç sohbetleri (monolog interior) girince söylensel ihtiyaç artmaya başlıyor. “Kadın oyuncu” anlayışı Bergman imgesinin, yalnızca oyunculuğunda değil, aynı zamanda onu kamuya mal oluşunda ve yinelenen arzularında dışavurumla başka bir önemli bileşendir. İmgenin görünürde birbirine zıt bu bileşenleri, ideolojik açıklamanın ötesinde değildir: bir hanımefendinin yapabileceği en hoş şey, rol yapmaksızın ya da alçakgönüllülük sergilemeden, doğal olarak davranmaktır, bu bağlam içinde doğallık hanımefendiliğinin en olgun yeteneği olur. Ama gerilim ve kopma potansiyeli her zaman oradadır. Bileşenlerin rolden role farklı biçimler alacağı, öne çıkacağı ve gelişeceği etkin bir kadın cinselliği tehdidindedir. Aslında tipik ilk dönem Hollywood rolleri, Bergman’ın ahlaksal olarak belirsiz bir durumdaki aslında hoş olan bir kadını oynatarak, karşıtlıkları uzlaştırma girişimleri olarak görülebilir. Yapım bize oyuncularının yanı sıra daha ilk sekanslardan itibaren izlenimlerimizde bir kolaj etkisi yaratıyor. Ekspresyonizm akımından bolca beslenen beyazperdedeki bu kolaj taktiği izleyiciyi görsel bir çıkmaza itiyor. Kolaj tekniği üzerinden yürütülen parçalanmış insan\ hayvan organ kareleri bu filmde seyirciyi en tedirgin edici kısımlardan biri olarak yapımın bel kemiğini oluşturuyor. Filmdeki bu kısımların bir amacı vardır: Bergman’a yönelik psikanalitik yaklaşımın sürmekte olan hegemonyasına karşı çıkmak. Bu yaklaşım Lacan’ın kuramından yola çıkar. Elbette bu, ilke olarak filmi çözümlemek için psikanalitik yaklaşımı kullanmaya yönelik bir saldırı olmayacak; daha çok, diğer yaklaşımları dışlama eğiliminde olan, kesin ve kapsamlı olma iddiasındaki bu özel yaklaşımın bir filmin anlamını belirlemede çok önemli düşünceleri yok ettiğini ya da bir kenara ittiğini, sınırlayıcı ve indirgeyici olduğunu gösterecektir. Yapımda kolaj etkisinden sonra ara ara karşımızda bir çocuk belirir: bulanık ekrandaki aslında tek bir kadın imgesi olan iki sureti izleyen ve asıl hikayeyi bize kendi gözünden birebir anlatan çocuk. Yapımdaki bu çocuk imgesi yönetmenin kendi çocukluğunda geçirdiği çok disiplinli ve baskıcı ortamda soluduğu havanın izlerini taşır.

Persona - filmloverss 3

Filmin hikayesi ünlü bir aktris olan Elisabeth Vogler’ın bir “Elektra” gösterisi sırasında aniden susması ve o andan itibaren konuşmaması ekseninde gelişiyor. Burada söz konusu olan “Elektra” Bergman’ı ve onun en çarpıcı ürünlerinden biri olan ‘Persona’yı anlamak için önemli anahtar kelimelerden biridir. Şöyle ki bu adı taşıyan en ünlü kişi, Agamemnon’la Klytaimestra’nın kızı Elektra’dır. Homeros destanlarında adı geçmeyen Elektra, tragedyanın en ünlü, en çok sözü edilen bir kahramandır. Antigone gibi insanlar üstü bazı yasaları korumayı, bazı ilkeler adına kendi kendine eyleme geçmeyi göze alan yiğit bir kızdır. Ne var ki, eli kana bulandığı, anasını öldürmek gibi korkunç ve doğa dışı bir suça karıştığı için Elektra, adının tersine karanlık ve karmaşık bir kişilikle canlanır gözümüzün önünde. Elektra kan davasının en belirgin simgelerinden biridir.  Bergman’ın bu trajik bireyi ilk çağ tragedya yazarlarından çekmesi, büyülenmesi, karakteri çeşitli açılardan ele almayı esinlenmesi şaşılacak bir şey değildir. Bu tip tehdit edilen ya da kurban haline getirilen karakterle özdeşleşme Bergman’la yapılan röportajlarda sık sık ortaya çıkan bir motiftir: tehdit altında “doğal” bir eğilim vardır. Persona’da bu ilk olarak Elisabeth, ikinci olarak Alma’dır ve filmin final sekansına kadar asla devinim olmaz. İlk sahnedeki erkek çocuk bakışıyla özdeşleşmemize, psikolojik saldırının nesnesi olan Elisabeth ile çok daha güçlü bir özdeşleşmeyle karşılık verilir. Gerçekten de Bergman’ın karakteristik doğrudanlığı ve dengesi sonucu, filmin baskın inşa ilkesi kendini hemen kabul ettirir. Bu, değişik özdeşleşme düzeyleri ya da tarzları arasında bir mücadele oluşturarak seyirci üzerinde gerilim yaratmanın temel unsurlarından biridir. Kişisel olarak, Elisabeth ile özdeşleşmekte asla en ufak bir zorluk yaşamadım; bu filmi ilk gördüğüm zamandan beri Elisabeth olduğumu biliyordum. Ve bu filmin sonu, bütün iyi klasik anlatılarda olduğu gibi, başlangıca yanıt verir… Velhasıl “Persona” gerek sinemaya adım attığı ilk yıllar olsun gerek günümüzde açık uçlu, paradoksal yapımlar kategorisine girsin şiir gibi; onunla sevişmesini bilen her sinefil için sinemanın hiç eskimeyen mihenk taşlarından biri olarak kabul edilir.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi