Gözetleme Kulesi, 11’e 10 Kala filmlerinin başarılı yönetmeni Pelin Esmer ile 27 Ekim’de vizyon yolculuğu başlayacak olan yeni filmi İşe Yarar Bir Şey’in çekim süreci, detayları ve filmin üzerinizde bırakacağı en önemli etki olan şiirselliği üzerine söyleşi gerçekleştirdik.

Söyleşi: Ecem Şen, Halil İbrahim Sağlam

Deşifre: Hazal Şen

Halil İbrahim Sağlam: Daha önceki filmlerinizin senaryolarını siz yazmıştınız, bu sefer  senaryoda Barış Bıçakçı imzası da görüyoruz. Bir edebiyatçıyla çalışmak senaryoyu nasıl etkiledi?

Pelin Esmer: Her şeyin müsebbibi Barış diyebilirim. (Gülüyor.) Benim biriyle yazmak gibi bir düşüncem yoktu. Ama bir yandan da merak ettiğim bir şeydi.  Dünya çapındaki uyumlu yönetmen ve yazarlara hep gıptayla bakardım ama yakalaması zor bir şey olduğunu da düşünüyordum. Barış bu duruma önayak oldu. “Şair bir kadınla ilgili bir film yazalım mı?” teklifiyle geldi bir gün. Tabii öyle kolay hayır denebilecek bir cümle değil. Heyecanlandım tabii. Biraz düşündüm, birlikte senaryo yazma işini yapabilir miyim diye, denemenin bir zararı yoktu ve iyi ki denemişim.

Ecem Şen: Bir senelik yoğun bir cast çalışması yapılmış. Bu süreç nasıl gelişti ve son aşamada oyunculara nasıl karar verdiniz?

Pelin Esmer: Aslında uzun bir süreçti hem Leyla hem Canan hem Yavuz hem de diğer karakterler için. İkili auditionlar yaptım, sadece Canan’ı, sadece Leyla’yı bulmak da yetmiyor, ikisini birlikte görmek de çok önemliydi ve sonunda Öykü ile Başak yan yana gelince ışıklar yandı. İkisinin de oyunculuğunu çok beğeniyorum ama bu rol için uygun olmayabilirlerdi, çok doğal bir şey, ama auditionda ikisi de hayal ettiğim karakterlerin kapısına kadar geldiler. İyi bir ikili olacakları hissediliyordu.

Ecem Şen: Bu Başak Köklükaya’nın sanıyorum 9 seneden sonra sinemaya dönüşü, gerçekten güzel bir bir araya geliş olmuş.

Pelin Esmer: Başak oyunculuğunu da ifadesini de çok beğendiğim bir oyuncuydu. Öykü’yü de daha 19 yaşındayken “Güzel Şeyler Bizim Tarafta” oyununda izlemiş ve çok beğenmiştim. Birlikte çalışmak bu filme nasip oldu.

Halil İbrahim Sağlam: “Barış Bıçakçı şair bir kadın fikri ile geldi.” dediniz, siz şiir okumayı sever misiniz?

Pelin Esmer: Severim. Şiir zor zamanımda hep imdadıma yetişmiştir.

Halil İbrahim Sağlam: Özellikle merak ettiğim bir şey var; filmlerdeki referanslar, Cortazar gibi… Bunlar sizin veya Barış Bıçakçı’nın sevdiğiniz yazarlar mı?

Pelin Esmer: Evet bunlar sevdiğimiz yazarlar. Ama Cortazar sadece çok sevdiğimiz bir yazar değil aynı zamanda belki alttan alta bu filmde bize bazı şeylere kalkışmamıza cesaret veren de bir yazar ayrıca. Gerçekle gerçek olmayanı öyle güzel birbirinin içinde eritiyor ki, çok reel bir şeyi çok fantastik bir hale getirebilir, çok fantastik bir şeyi de çok reel bir hale. Biz de belki de ondan biraz güç alıp, haydi canım olur mu öyle şey, hiç gerçekçi değil, deyip geçip gideceğimiz bazı anlarda geçip gitmedik, bir araya gelmesi çok da olağan karşılanmayan üç karakteri, gerçek hayatta yaşama ihtimali zayıf olan bir durumun içine bırakabildik.

Ecem Şen: Peki başka hangi şairler senaryo aşamasında yanınızdaydı?

Pelin Esmer: Aslında filmde de vardı, maalesef kesmek zorunda kaldım. Yavuz’la Leyla muhabbet ederken Füruğ’dan ve Didem Madak’tan bahsediyorlardı. Biraz ellerim titredi keserken ama sinema da böyle acımasız bir şey işte. Onlar şu an filmde olmasalar da hep yanımızdaydılar, bize destek oldular hem yazarken hem çekerken.

Yaşadığımız her deneyimin bir sonraki işimize bir izi,  gölgesi düşüyor.

ise-yarar-bir-sey-basak-koklukaya-filmloverss

Ecem Şen: Yansımalar konusuyla çok karşılaşmışsınızdır diye düşünüyorum. Gökhan Tiryaki ile özellikle yansımalar üzerine de çalışmışsınız. Yansımalar bende şöyle bir duygu uyandırdı: Leyla karakterinin hayatta hep bir şeylerin arkasından bakan bir gözlemci olduğunu düşündüm.  Bir gerçekliğin üzerine hep yansıyordu ama o gerçeklikle de arasında hep bir ayrım vardı. Sizin yansımalarla ilgili böyle bir düşünceniz oldu mu?

Pelin Esmer: Leyla dışarıdan da bakan ama aynı zamanda içeri de bodoslama girebilen bir karakter. Ara bir bölgede,  bazen dışarıda, bazen içeride. Sadece dışarıdan bakan biri olsaydı, evet yansımaları o şekilde düşünebilirdim ama bırakın sadece izlemeyi o eve girdi bile. Oraya girdikten sonra da artık sadece izleyici filan olamazsın zaten.

Ecem Şen: Zaten o yüzden yansıma olarak düşündüm ben de. Sadece izlemiyor, gerçekliğin üzerinde bir yansıması da var. Buradan da aslında uzun yemek sahnesine bağlamak istiyorum. Leyla yemeğe gitti. Benim en beğendiğim sahnelerden biri oldu. Yemek sahnesinde Leyla, benim için ilk kez gözleyen değil gözlemlenen ve üzerine konuşulan bir karakterdi.

Pelin Esmer: Yavuz’un evine girdikten sonra o yemeğe gitmek için bir sebep daha eklendi. Gitmese olmazdı. Artık sadece kendisi için değil Yavuz için de gitti oraya. Ertesi gün ona anlatmak için. Ölüm olursa, sarı çiçek dışında başka neler olmayacak.

Ecem Şen: Açıkçası filmin geneline baktığımızda “Yavuz öldü mü ölmedi mi?” sorusunu ben çok önemsemedim.

Pelin Esmer: İşte benim seyircim burada! (Gülüyor.)

Ecem Şen: Leyla karakterinin hayatı gözlemlemesi sizce, sizin belgeselci kimliğinizle örtüşen bir detay mıdır?

Pelin Esmer: Kimliklerle aram çok iyi değil. Ama yaşadığımız her deneyimin bir sonraki işimize bir izi,  gölgesi düşüyor. O yüzden olmuştur herhalde diyebilirim.

Halil İbrahim Sağlam: Yönetmenler genelde hep aynı görüntü yönetmenleri ile çalışır. Siz hep Özgür Eken ile çalışırdınız, bu filmde Gökhan Tiryaki ile çalışmanızın özel bir nedeni var mı?

Pelin Esmer: Gökhan hem gözünü hem teknik bilgisini önemsediğim bir görüntü yönetmeni. Filmdeki tren sahnelerini yeşilde çektik. Daha önce hiç yapmadığım ve çekindiğim bir şeydi. Gökhan ikna etti. Bu konuda oldukça deneyimli bir görüntü yönetmeni. Çok da iyi bir ekibi var. Tren gibi çok sıkıntılı ve dar bir alanda türlü türlü taklalar atarak ekipçe geniş bir dünya yaratabildik sanırım.

Ecem Şen: Bahsettiğiniz gibi filmin neredeyse yarısı trenin içinde geçiyor. Tren dar ve kapalı, ayrıca klostrofobik olabilecek de bir alan. Siz bu hissiyattan çok başarılı bir şekilde kaçınmışsınız. Bunu teknik açıdan nasıl sağladınız?

Pelin Esmer:  Çekerken biz bayağı klostrofobik anlar yaşadık tabii. Haydarpaşa’da duran trenlerin içinde çalıştık. Trenin içini sanat yönetmenimiz Elif Taşçıoğlu filmin duygusuna uygun olacak şekilde ufak ama önemli dokunuşlarla elden geçirdi. Dar koridorlara bile sığabilecek şaryolar, kompartımanlara kamerayı sokabileceğimiz kamera aksesuarları kullandık. Yeşilde, duran trende çektiğimiz için ışığı çok kontrolü kullanabildik. Yansımaların bu kadar önemli olduğu bir filmde bu kontrol elzemdi. Trenin dışında akan görüntüleri de ayrıca uzun bir tren yolculuğunda, önceden belirlediğimiz mekanları hedefleyerek çektik. Tren yolunun yakınındaki bazı evleri ve ara istasyon sahnelerini de Selçuk ve Aydın’da reel mekanlarda çektik. Trenin darlığını bizim kadar hissetmemenizin en önemli sebebi de trenin dışında gördüklerimizle trenin içinde gördüklerimizi aynı karede aynı anda görebiliyor olmamız biraz da. Ayrıca yansımalar da insana aynı anda birden fazla mekandaymışız duygusu verebiliyor.

“Bir şeyler olur ve karakter değişir” cümlesi beni biraz ürpertiyor.

pelin-esmer-ise-yarar-bir-sey-filmloverss

Ecem Şen: Klasik anlatı sinemasında baktığımızda yolculuk filmlerinde bir karakter ihtiyacı vardır ve bu yolculuğun sonunda o ihtiyaca ulaşır, amacı tamamlanır, bir dönüşüm geçirir. Leyla’nın bir dönüşüm geçirdiğini düşünüyor musunuz?

Pelin Esmer: Bir noktada tamamlanan bir dönüşüm beni çok heyecanlandıran bir şey değil sinemada. “Bir şeyler olur ve karakter değişir” cümlesi beni biraz ürpertiyor hatta. Bizim karakterimiz Leyla da bir anda bir şey oldu da yemeğe ya da Yavuz’a gitmedi ya da gidince hayatı değişmedi, başka birine dönüşmedi. Bir şeyler yaşadı, hem de çok ağır ve büyük bir deneyim yaşadı, hayatı boyu onu bırakmayacak  zor bir deneyime kendi ayaklarıyla gidip, kendi kendini ona maruz bıraktı. Bunun onu nasıl etkilediğini, bunu yaşadıktan sonra eğer bir şeye dönüştüyse neye dönüştüğünü hayal edebileceğimiz bir noktada bırakmak bana daha cazip geliyor.

Ecem Şen: Leyla’yı o trene koyup yemeğe götüren şey neydi? Aslında bunu sorguladım.

Pelin Esmer: Pek çok şey olabilir. Leyla’nın yemeğe gitmeden önce, trene binmeden önceki hayatına dair hiçbir şey görmüyoruz, dolayısıyla hikayenin geçtiği o iki günün sonrası gibi öncesini sadece hayal edebiliriz. Daha önce mezuniyet yemeğine hiç gitmemiş de olsa, o kadar da hayati bir karar değil. Pek çok sebebi olabilir, bu konuyu artık bu kadar önemsemek istemiyor olabilir, arkadaşlarının bugünkü halini merak etmiş olabilir, onların onu nasıl gördüğünü merak etmiş olabilir, sevgilisiyle ufak bir ayrılık yaşamaya ihtiyacı olmuş olabilir, ısrarlar karşısında kibirli görünmek istememiş olabilir, artık sivilcelerim geçti, bakın görün demek için bile gidiyor olabilir. Bir sürü sebep hayal edebiliriz. Ama “Ben oraya gidersem belki bazı şeyleri aşarım, hayatımda bir şey değişir” gibi bir sebebi hayal edemem. Zaten şair kadın hayatta çok az şeyin değiştiğini biliyordur diye düşünüyorum.

Ecem Şen: Ayrıca, karga ve çello da filmin leigt motifleri olarak  iki karakteri de bir noktada birleştiren motiflerdi.

Pelin Esmer: Evet. Treni Yavuz’un evine kadar taşımama yardımcı olan iki öge diyelim. Karganınki belki daha fonksiyoneldi. Leyla’nın ve seyircinin trende şahit olduğu bazı anları Yavuz’un evine kadar taşımamıza yardımcı oldu. Müzik için biraz daha farklı bir durum vardı tabii. Onun işlevi karganınki gibi pragmatik değil. Leyla’nın trendeyken hayal ettiği müziğin ilerideki bir sahnede reel karşılığını duyması, Leyla’nın içiyle dışının karıştığı pek çok anın bir benzeri. Yansımalar gibi bir yandan.

Ecem Şen: Peki, Leyla Yavuz’un evine gitme kararını vermeden önce uzun bir sekans izliyoruz. Yakın planlar, kırmızı ışıklar, tünele giriş gibi sahneler arka arkaya bizi önemli bir aşamaya, Leyla’nın vereceği karara hazırlıyor.  Bu sahne çekimden önce de sizde bu şekilde mi görselleşti yoksa zihninizde başka seçenekler var mıydı?

Pelin Esmer: Bu üzerine en çok düşündüğüm, kafamda en son canlanan sahnelerden biri oldu. Yazarken değil de yaptığım tren yolculuklarından birinde tam anlamıyla belirdi. Tren sabaha karşı Uşak – Eşme arasında çok etkileyici yerlerden geçiyor. Köprüler, eski istasyon depoları, birbirinden ayrılmış, kenara bırakılmış eski raylar, bomboş hal meydanları, mezarlar, sarp kayalar, trenin penceresine vuracak kadar yakın neredeyse. Bu arada peş peşe bir sürü tünele girip çıkıyorsun. Işığın bir anlık varlığı ve yokluğu gerçeklik duygusunu sorgulatıyor. Sabaha karşı uykusuzluğun da etkisiyle görüntüler sonunda birleşip bir yere varıyor herhalde.

Ecem Şen: İşe Yarar Bir Şey, oldukça şiirsel bir film, bunu da sık sık duyuyorsunuzdur. Hatta tüm şiirleri filmden alsaydık da yine şiirsel bir film olurdu. Bu süreçte esinlendiğiniz filmler neler oldu? Son zamanlarda şairlerle ilgili filmler gördük, Neruda gibi. Esinlenip bunu da izleyeyim dediğiniz filmler oldu mu?

Pelin Esmer: Hayır, olmadı. Filmi çekmeden önce izlemeyi çok tercih etmiyorum. Hatta Paterson’ı bile ki Jim Jarmusch’u çok severim, sabredip filmden sonra izledim. Dolayısıyla bu filmi yaparken özellikle bir şiir ya da tren filmi izlemeye koyulmadım. Ama sinemaya bulaştığımdan beri izlediklerim bir yerlerde bir takım izler bırakmıştır mutlaka.

Ecem Şen: Röportajı bitirmeden önce yönetmenlik yolculuğunda, okuyucularımıza ne gibi tavsiyeleriniz olabilir?

Pelin Esmer: Okumak, film izlemek, bol bol çekmek, yanlış yapmaktan korkmamak. Yanlış yapmanın bedeli eskisi gibi ağır değil artık. Kameralar ucuz, iphone’la bile film çekiliyor. Montaj masası en iyi okullardan biri. Çeksinler, kessinler, biçsinler, eksikler en iyi o masada insanın önüne seriliyor. Bir sonraki iş için çok iyi bir okul. Bir de iyi bir fikrin tehlikesinin farkına varmak lazım. İyi bir fikrin ömrü en fazla 10 dakika. Gerisi özen ve emek.

Ecem Şen: Çok keyifli bir söyleşiydi, teşekkürler.

Pelin Esmer: Ben teşekkür ederim.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi