TRANSLATOR’S PREFACE

Felsefe tarihinin anlatıldığı kitaplarda, felsefenin başlangıcı olarak antik felsefe, hep şu şekilde tanımlanır; mitoloji ve söylenceleri bir kenara iterek mantık ve akıl yürümeyi kendisine temel alan. Gerçekten de presokratik düşünürlere bakıldığında, birçoğu oldukça abes de olsa mitlerden farklı olarak, sürekli kurulmaya çalışılan bir akıl yürütme söz konusudur ama yine de mitlere dönük doğrudan bir saldırı yoktur. Özellikle Sokrates’le birlikteyse felsefenin kendine olan güveni artar ve Platon’la açık bir başkaldırı gerçekleşir. Platon için mitler, dünyadan arındırılarak yerlerini saf idealara bırakması gereken şeylerdir. İşte tam burada çok ilginç bir şey çıkar karşımıza, Platon salt idealara dönük vurgu yaparken, bu düşüncesini desteklemek için mitik metaforlardan faydalanır. Yani bir yandan mitleri, metaforlar kullanarak var olan idealardan bizi uzaklaştırdıkları yönünde eleştirirken bir yandan da kendi düşüncesini onlar olmadan aktaramaz. Herkesin bildiği şu meşhur mağara alegorisi örneğin, normalde Platon düşüncesinde böyle bir anlatım kabul edilemezdir ama bizzat Platon’un kendisi felsefesinin en önemli noktasını bir alegoriyle, bir metaforla açıklamıştır ya da açıklamak zorunda kalmıştır, neden?

INTRODUCTION

Burada, mitosların ve onların anlamlarının açığa çıkarılması için en önemli adımları atan üç isim vadır; Schelling, Cassirer, Blumenberg. Bu üç ismin özelliği, mitosları, çağdaşlarının yorumsayıcı yaklaşımlarının çok daha ötesinde, kuramsal ve kavramsal olarak felsefi temellendirmeyle ele almalarıdır. Bu açıdan da mitler üzerine çalışmalarıyla tanınmış birçok ismin aslında bir arpa boyu yol alamadığı alanlarda at koşturmaktadır bu düşünürler. Bu sayede de öylesine önemli keşifler yaparlar ki Platon’un içine düştüğü ikilikten, günümüz sanat anlayışına uzanan geniş bir alanın düşünsel zeminin kurmayı başarırlar. İşte Dead Slow Ahead filmi de tam burada devreye girmektedir.

CONTENT

Part 1: The Myth As a Immanent Truth

Schelling 1800’lü yılların başında, özellikle Aydınlanma düşünürlerinin yoğun etkisiyle yönelinilen Antik Yunan düşüncesini bir adım daha geriye götürerek mitlere vurgu yapar. O döneme değin mitler, özellikle grotesk anlatıları sebebiyle barbarca bir kalıntı olarak bir kenara itilmişlerdir. Özellikle de evrensel olanı kendisine amaç edinmiş Aydınlanma’nın ideal olana dönük arayışının baskınlığı göz önüne alındığında mitler, kesinlikle insanlığın karanlık yüzü olarak görülüyordu. Oysa Schelling, tüm bu karanlık ve gizemli unsurlarda, çok başka şeyler görmüştür. Evrensel olanla ideal olanı özdeş kabul eden diğer düşünürlerin aksine o, ideal olanın evrensel olanın yalnızca küçük bir parçası olduğunu, gerçek evrenselliğin bu mitlerde yattığını ileri sürer. Ama bu, öyle basitçe bir bakış açısı değişimi değildir; çünkü Schelling’in, mitlere dönük bu anlatısının temelinde, her şeyden önce onları nasıl anlamak gerektiğine dair yeni bir keşif yatar. Schelling, mitlerin yorumsayıcı bir şekilde ele alınmasını, içerdikleri anlamları değerlendiren kişi tarafından bir semantiğe ya da hermeneutik’e tabii tutulmasını işe yaramaz kabul ediyordu (ilginç bir şekilde günümüzde de hala an baskın mit düşüncesi Schelling’in eleştirdiği bu tarzda devam etmektedir). Schelling, bu yaklaşım sebebiyle mitlerin anlaşılamadığını bu yüzden de evrensel olana dönük bakışta üzerinin kasıtlı olarak örtüldüğünü söyler ve şunu önerir: Mitler, yorumsanacak bir nesne olarak karşımızda duruyor değildirler, çünkü onlar esasen bir nesne değildirler, mitlerin gerçek anlamda anlamının yattığı yer onların içkin hakikatleridir. Yani bir miti anlamak istiyorsanız o mitin içinden ona bakmalısınız, o olmalı, ona tümden boyun eğmelisiniz. İşte bu yüzden de Schelling mitleri anlamak için bir mitoloji felsefesinin geliştirilmesi gerektiğini söylemiş ve bu yönde çalışmalar yapmıştır ama sonunda mitlerin bu içkin hakikatini anlamak için önerdiği yolu işe yarar bir şekilde kullanmayı bir türlü başaramamıştır.

Part 2: The Myth As a Expression Perception

1920’li yıllarda Cassirer’e geldiğimizde, Schelling’in son kertede tıkandığı yolun dahice bir çözümle aşıldığını görürüz. Döneminin etkili düşünürleri Husserl ve Heidegger’in, fenomenolojik yaklaşımla varlık sorusuna yeniden yönelmeleri ile yeni bir felsefi anlayışın çıktığı bir ortamda Cassirer, çok farklı bir yol çizerek Schelling’in önemini vurgulamıştır. Çünkü çağdaşı düşünürler mitleri önemsememekte ve onlara basitçe yorumsayıcı bir şekilde yaklaşmakta ya da üzerine konuşulamaz aşkın bir konum atfedip üzerini örtmektedirler. Bu noktada Cassirer bir adım öne çıkar ve çözümün yine Schelling’te aranması gerektiğini söyler. Burada ürettiği çözüm şudur: Mitler, içinde varolunulan dünyanın bireyler tarafından yorumlanması ya da basitçe inşa edilmesi değildir; mitler, bireylerin varoluşsal yetilerinde var olan ifade algısının içinde varolunulan dünya ile doldurulmasıdır. Bir başka deyişle, mitik düşünce varolan dünyayı kendince şekillendirmez, o, bizzat kendi varouşsal şekillendirme yetisiyle tüm bu varolanları var eder. Söz gelimi mitik düşünce düşen bir yaprağın hareketini görüp de bunun hızlı ya da yavaş olduğu algısını kurmaz. Yaprağın düşme hareketi, bizzat yavaşlık ve hızlılık algısı ile algılanır, var edilir. O halde bizler mitlerin içkin hakikatini anlamak için, onların içinde olmak zorunda değiliz, bizzat insanın varoluşsal ifade algısı şeması üzerine çalışarak, mitik düşüncenin kurulmasını ortaya çıkarıp, mitlerin anlamına buradan da erişebiliriz. Peki bu anlam nedir?

Part 3: The Myth As a Existential Scheme

1980’lere geldiğimizde, Schelling’in önünü açtığı ve Cassirer’in devasa bir adımla son noktaya taşıdığı mitik anlama ilişkin soruşturmanın, Blumenberg ile nihayet bir sonuca ulaştığını görürüz. Blumenberg, “metaforoloji” adını verdiği bir araştırma alanı ile mitlerin içkin hakikat olarak anlamlarını, Cassirer’in ortaya koyduğu ifade algısı yöntemiyle açıklar. Bu noktada basitçe yaptığı şudur: Mitlerde neredeyse evrensel bir şekilde karşımıza çıkan temel noktaların, mitik düşüncenin bilincinde ifade algısı minvalindeki anlamlarını bularak bir varoluşsal şema çıkarmak; işte bu varoluşsal şemayı çıkarma yöntemine de metaforoloji der. Peki nedir bu, metaforolojideki varoluşsal şema? Blumenberg çalışmalarında, mitleri ve içlerindeki metaforları, belli örnekler üzerinde inceler ve aralarındaki ortak anlamı bulur.  Burada örneğin özellikle iki metaforun öne çıktığını söyler, ışık ve gemi. İstisnasız hemen her mitte ışık, bir hakikat olarak kendisini gösterir. Ama daha da önemlisi buradaki ışık, aslında dünyayı var eden ve bu dünyada aslen var olamayan ışıktır. Yani buradaki ışığın taşıdığı anlam aslında bir tür öncel inşa anlamındadır, o evreni var edendir. Burada metaforun da kurulmasını sağlayan bu var etme anlamı basitçe ışık ve karanlık arasındaki ilişkide yatar. Işık, karanlığın zamansız ve mekansızlığını yok ederek her şeyi görünür kılar. Bu yüzden özellikle Ortaçağ yazınında tanrı her daim ışıkla ilişkilendirilir, o yaratıcıdır.

Part 4: The Myth As a Comprehensible Metaphor

Benzer şekilde gemi metaforu da tüm mitlerde, özellikle insanın varoluş anlamıyla ilgili olarak karşımıza çıkar. Burada gemi, esasen bir yerden kalkıp bir yere gitmektedir fakat anlatı her daim geminin içinden yapıldığı için bir yere varmak dahi aslında oraya varmak olmaz. Bu yüzden de anlatıların baskın unsuru hep açık denizdeki o tekinsizlik ve salt yolda olmak halidir. Buradaki yolda olma anlamının ortaya çıkma zeminin sağlayan şey aslında gemi metaforunun tıpkı ışık gibi zamansız ve mekansız bir öncellik anlamını açığa çıkarmasıdır. Nihayetinde ışık ve gemi metaforlarının, Blumenberg’in işaret ettiği şekliyle varoluşsa bir şema olarak kaşımıza çıkmasının yegane sebebi de budur; onlar zamansız ve mekansız bir öncele işaret ederek, aslında insanoğlunun en temel sorusu olan metafizik sorusuna bir cevap verirler. Buradaki metafizik, varlığın önceli anlamına işaret eder elbette ki fakat bir ifade algısı olarak kurulmalarıyla varoluşsal şemaya dönüşürler. Bu da şu demektir; ışık ve gemi gibi, metafizik sorulara bilincin varoluşsal ifade algısı ile cevap veren yönelimler bizim varoluşsal şemamızı oluşturmalarıyla bir anlamda mitlerin içkin hakikatini ortaya koyarlar.

CONCLUSION: Dead Slow Ahead

İşte Mauro Herce’nin, belgesel tarzı çekimlerle bir araya getirip metafiziksel bir anlam ortaya koyduğu Dead Slow Ahead filmi tam da Blumenberg’in işaret ettiği gemi metaforuna uygun bir anlam ortaya çıkarır. Buradaki anahtar düşünce şudur: Mitik düşünme herhangi bir tarihsel bağlam ya da kavramsal nesne anlamı taşımaz, o varoluşsal bir şema olmasıyla mitin içkin hakikatini açığa çıkardığı ölçüde insanoğlunun varoluşunun da hakikatini açığa çıkarır; çünkü mitler hiçbir zaman kaybolmaz onlar bizim bilincimizin varoluşsal ifade algısının ürünleridirler. Günümüz modern çağı mitlerin ortadan kalkıp da bilimin hakim olduğu bir dönem değildir, hayır. İşte yazımızın başında Platon’un içine düştüğü ikilem de tam budur. Felsefenin, bilimin; antik dünyanın, modern dünyanın bizzat kendileri birer mittirler. Bilim bize hakikati sunmaz, her tür yöntemselliğine rağmen o, ancak ve ancak ortak kanılara hitap eden bir mittir, gerçeklikle herhangi bir bağı yoktur. İşte tam da bu yüzden Blumenberg’in metaforolojisi çok önemli bir noktayı açığa çıkarır. Onun yaptığı şey, herhangi bir yorumlama ya da açıklama değildir, o, bizim içkin varoluş hakikatimizi açığa çıkarmaktadır.

Pek Ağır Yol İleri’nin önemi, tam da günümüz makineleşme ve kapitalizm çağında insanın varoluşunun peşine düşerek, gemi metaforu üzerinden bir hakikat arayışına girişmesinde yatmaktadır. Bu açıdan da geminin esasen neyin metaforu olduğu çok da önemli değildir; makineler, sistemler, otonomiler… Burada yönetmen, gemi metaforunun metaforolojik anlamına uygun olarak, zamansız ve mekansız bir tekinsizlik yaratarak metafiziksel bir anlama yönelir. Bu anlamı az önce de söylediğimiz gibi birçok şekilde yorumlayabiliriz, ama esas önemli olan bu anlamın nasıl ortaya konduğudur. Çünkü Pek Ağır Yol İleri basitçe makinelerin gösterildiği, gemideki insanların yabancılaşması üzerine bir film değildir, onun metafiksel oluşu, her şeyi, doğayı, insanı, gemiyi bir varoluşsal ifade algısı olarak ortaya koymasından gelir. Bu yüzden insanın makineleşmesi ya da makineler karşısındaki acizliği ile ilgili bir anlatı çok yüzeysel bir bakış olur burada. Pek Ağır Yol İleri’nPin gerçekten açığa çıkardığı şey, varoluşsal şemamızın hakikatinde açığa çıkan günümüz kaybolmuşluğudur ki bu kaybolmuşluk, en temelde bizim varoluşumuzdaki bir kaybolmuşluktur, tüm evreni yeniden yaratan bir kaybolmuşluk. Pek Ağır Yol İleri, bugüne kadar ki tüm o sistem eleştirisi temelinde yükselen yapımların aksine ve onların ötesinde, Protagoras’ın şu sözünü hatırlatıyor:

“Tüm şeylerin ölçüsüdür insan”,

                         dünya makineleşmiyor biziz esas makine olan,

                                                      şu gördüğün karşı kıyılar bir makine

ve eğer makineysen sen,

kaybolan ruh değil,

                                                        insan…

TRANSLATOR’S PREFACE Felsefe tarihinin anlatıldığı kitaplarda, felsefenin başlangıcı olarak antik felsefe, hep şu şekilde tanımlanır; mitoloji ve söylenceleri bir kenara iterek mantık ve akıl yürümeyi kendisine temel alan. Gerçekten de presokratik düşünürlere bakıldığında, birçoğu oldukça abes de olsa mitlerden farklı olarak, sürekli kurulmaya çalışılan bir akıl yürütme söz konusudur ama yine de mitlere dönük doğrudan bir saldırı yoktur. Özellikle Sokrates’le birlikteyse felsefenin kendine olan güveni artar ve Platon’la açık bir başkaldırı gerçekleşir. Platon için mitler, dünyadan arındırılarak yerlerini saf idealara bırakması gereken şeylerdir. İşte tam burada çok ilginç bir şey çıkar karşımıza, Platon salt idealara dönük vurgu yaparken, bu düşüncesini desteklemek için mitik metaforlardan faydalanır. Yani bir yandan mitleri, metaforlar kullanarak var olan idealardan bizi uzaklaştırdıkları yönünde eleştirirken bir yandan da kendi düşüncesini onlar olmadan aktaramaz. Herkesin bildiği şu meşhur mağara alegorisi örneğin, normalde Platon düşüncesinde böyle bir anlatım kabul edilemezdir ama bizzat Platon’un kendisi felsefesinin en önemli noktasını bir alegoriyle, bir metaforla açıklamıştır ya da açıklamak zorunda kalmıştır, neden? INTRODUCTION Burada, mitosların ve onların anlamlarının açığa çıkarılması için en önemli adımları atan üç isim vadır; Schelling, Cassirer, Blumenberg. Bu üç ismin özelliği, mitosları, çağdaşlarının yorumsayıcı yaklaşımlarının çok daha ötesinde, kuramsal ve kavramsal olarak felsefi temellendirmeyle ele almalarıdır. Bu açıdan da mitler üzerine çalışmalarıyla tanınmış birçok ismin aslında bir arpa boyu yol alamadığı alanlarda at koşturmaktadır bu düşünürler. Bu sayede de öylesine önemli keşifler yaparlar ki Platon’un içine düştüğü ikilikten, günümüz sanat anlayışına uzanan geniş bir alanın düşünsel zeminin kurmayı başarırlar. İşte Dead Slow Ahead filmi de tam burada devreye girmektedir. CONTENT Part 1: The Myth As a Immanent Truth Schelling 1800’lü yılların başında, özellikle Aydınlanma düşünürlerinin yoğun etkisiyle yönelinilen Antik Yunan düşüncesini bir adım daha geriye götürerek mitlere vurgu yapar. O döneme değin mitler, özellikle grotesk anlatıları sebebiyle barbarca bir kalıntı olarak bir kenara itilmişlerdir. Özellikle de evrensel olanı kendisine amaç edinmiş Aydınlanma’nın ideal olana dönük arayışının baskınlığı göz önüne alındığında mitler, kesinlikle insanlığın karanlık yüzü olarak görülüyordu. Oysa Schelling, tüm bu karanlık ve gizemli unsurlarda, çok başka şeyler görmüştür. Evrensel olanla ideal olanı özdeş kabul eden diğer düşünürlerin aksine o, ideal olanın evrensel olanın yalnızca küçük bir parçası olduğunu, gerçek evrenselliğin bu mitlerde yattığını ileri sürer. Ama bu, öyle basitçe bir bakış açısı değişimi değildir; çünkü Schelling’in, mitlere dönük bu anlatısının temelinde, her şeyden önce onları nasıl anlamak gerektiğine dair yeni bir keşif yatar. Schelling, mitlerin yorumsayıcı bir şekilde ele alınmasını, içerdikleri anlamları değerlendiren kişi tarafından bir semantiğe ya da hermeneutik’e tabii tutulmasını işe yaramaz kabul ediyordu (ilginç bir şekilde günümüzde de hala an baskın mit düşüncesi Schelling’in eleştirdiği bu tarzda devam etmektedir). Schelling, bu yaklaşım sebebiyle mitlerin anlaşılamadığını bu yüzden de evrensel olana dönük bakışta üzerinin kasıtlı olarak örtüldüğünü söyler ve şunu önerir: Mitler, yorumsanacak bir nesne olarak karşımızda duruyor değildirler, çünkü onlar esasen bir nesne değildirler, mitlerin gerçek anlamda anlamının yattığı yer onların içkin hakikatleridir. Yani bir miti anlamak istiyorsanız o mitin içinden ona bakmalısınız, o olmalı, ona tümden boyun eğmelisiniz. İşte bu yüzden de Schelling mitleri anlamak için bir mitoloji felsefesinin geliştirilmesi gerektiğini söylemiş ve…

Yazar Puanı

Puan - 91%

91%

91

"Tüm şeylerin ölçüsüdür insan",dünya makineleşmiyor biziz esas makine olan, şu gördüğün karşı kıyılar bir makine ve eğer makineysen sen, kaybolan ruh değil, insan...

Kullanıcı Puanları: 4.75 ( 2 votes)
91
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi