Not: Bu yazıda Serazer Pekerman’ın ‘Film Dilinde Mahrem’ isimli kitabından yararlanılmıştır.

İspanyol yönetmen Pedro Almodóvar’ın sinemasına dair en’lerin olduğu bir liste hazırlamak; açıkçası bana pek doğru gelmiyor. Çünkü bu şekilde hazırlanacak herhangi bir listenin hem Almodóvar’ın sinemasal yaklaşımını görmezden gelmek olacağına hem de en’ler kategorisine alınacak filmlerin yönetmenin bütünlüksel sinemasına yönelik dışlayıcı bir tavır geliştireceğine inanmaktayım. Bu sebeple; bu yazı çerçevesinde okuyucuya Almodóvar Sineması’na dair kendi en’lerimi dayatmak yerine; Almodóvar’ın azınlıksalın alanında gezinen ve bu şekilde kendi direniş alanını yaratan sinemasına dair üç beş kelam etmeyi tercih ediyorum.

Yaygın bir biçimde ‘kadın filmlerinin yönetmeni’ olarak anılan Pedro Almodóvar’a dair hemen her yazı ve makale Almodóvar Sineması’ndaki kadın temsilini ve patriarkal sisteme karşı geliştirdiği söylemi tartışır. Ve yine hemen her çalışma Almodóvar Sineması’nın egemen toplumsal cinsiyet rollerini yeniden üretmediğini; aksine Almodóvar filmlerinin hem kadınlar hem de cinsel azınlıklar için egemen ataerkil ideolojiye karşı bir duruş olarak direniş alanları olduğunu vurgular. Bu çalışmaların vardığı sonuçların birçoğuna katılmakla birlikte belli başlı bazı noktaların gözden kaçırıldığına inandığım için konuyu yeniden sorgulamaya açmak istedim. Kanımca, azınlıksal kelimesi ile sıklıkla karıştırılan azınlık kelimesi arasındaki ince ama keskin ayrım, bizleri Almodóvar filmleri için önemli bir noktaya götürecektir.  Oluş deneyimlediğimiz alanlar olarak dikkat çeken azınlıksal kelimesi dinamik bir süreci kapsar. Akışkan ve dinamik bir süreci temsil ettiği için de normlaşmak gibi bir gayesi yoktur. Deleuze ve Guattari, azınlık olmak ve azınlıksal olmak arasındaki farklı durumları şu şekilde ifade ederler: “Museviler, Çingeneler, vs. belli şartlar altında azınlık durumunda olabilirler fakat bu bir oluşu deneyimledikleri anlamına gelmez, onlar da uygun şartlar sağlandığında bir devlete dönüşüp bir azınlığı ezebilirler.”

Almodóvar filmlerindeki kadın ve LGBTİ karakterlerin azınlık temsilleri olmaktansa azınlıksal oluş durumlarını daha iyi gözlemleyebilmek adına kavramın özüne biraz daha girmemiz gerekir. Yine, Deleuze ve Guattari için, çoğunluğun norm olarak kabul ettiği ve herkese dayatmakta sakınca görmediği değerler çoğunluksal kelimesi üzerinden ifade edilirken; normun dışında kalan ve direniş alanı olarak inşa edilen alanlar azınlıksal kelimesi ile betimlenir. Kısacası Deleuze ve Guattari azınlıksal olanın yeni normlar üretmek yerine var olan normların doğrulandığı ve yeniden üretildiği yapıları ortadan kaldırmayı hedeflediğini ileri sürerler. Bu sebeple olumsuz ve yıkıcı bir güç olan çoğunluksal gücün yerine; olumlu ve yapıcı bir güç olan ve Spinoza tarafından ‘var olma kapasitesi’ anlamında kullanılan azınlıksal gücü açığa çıkarmaya çabalarlar. Yaratıcı bir dönüşüm anlamı taşıyan oluş kavramı tanımlardan çok betimlemeler üzerinden tarif edilir. Çünkü oluş şizoanalitik bir kavram olarak sabit tanımlamaları reddeden bir içeriğe sahiptir. Bu sebeple oluş; bizleri etrafımızdaki tanım duvarlarının içerisine hapsetmekten kurtarabilen bir süreç olarak tasavvur edilebilir. “Oluş tek başına değil ancak başkalarıyla birlikte deneyimlediğimiz bir durumdur. Bu kişiler bize benzeyen ya da aramızda kan bağı olan kişiler değil fiziksel olarak yakınımızda olan kişilerdir. Oluşa imkan yaratacak ilk adım bir topluluktan etkilenmek ve onun bir parçası olmak istemektir. Kulağımıza çelişikmiş gibi gelse de oluşun ikinci adımı bu topluluğun dışında da var olmak istemeyi gerektirir: Aynı anda hem sürünün bir üyesi olabilen hem de yalnız kalabilen birey bir oluş deneyimleyebilir. Oluş temelde çoğunluksal olana karşı bir tutumdur; ‘çoğunluksal politikanın’ yerleşik öznesi erkek olduğu için her oluş mutlaka kadın-oluşla başlar, bize direniş alanı açacak olan azınlıksal kadındır.”

İşte Almodóvar’ın sineması yukarıda elimden geldiğince kısa ama öz bir şekilde anlatmaya çalıştığım azınlıksalın alanındadır. Almodóvar, Franco’nun baskıcı faşist rejimini yaşamış biri olarak çoğunluksal gücün anlamını oldukça iyi bilen bir yönetmendir ve hemen her filminde bu kavramı tersyüz eder. “Hiçbir hikayesinde Franco döneminden ya da İspanyol tarihinin herhangi bir döneminden açık bir biçimde söz etmez; fakat kendi dünyasında yarattığı hikayeler hem geçmişle bir yüzleşme hem de çoğunluksalın eleştirisini taşır. Karakterleri zamandan bağımsız gibi hareket etseler de varlığı her an hissedilebilen baskıcı bir güçle boğuşurlar. Almodóvar adını koymadığı çoğunluksal ve ataerkil düzenin eleştirisini genelde cinsellik üzerinden yapar. Hemen hemen bütün karakterleri üzerinde konuşulmaktan çekinilen bazı dönüşümler içindedir. Değişimi/dönüşümü genellikle karakterlerinin bedeninden başlatan Almodóvar, daha sonra bu değişimi hem kişisel hem de kamusal mekanlara yayar.” Ataerkil düzeni yeniden yaratan ve geleneksel aile yapısını koruyan hemen her filmde kadın karakterler özel alana hapsolurken erkek karakterler kamusal alana hakimdir. Almodóvar ise bu durumu iğdiş eder. “Alışılmışın dışında yarattığı iç mekanlara geleneksel aile yapısı ile çelişen karakterleri koyarak hem bu ataerkil düzen tarafından tanımlanmış aile yapısıyla hem de evin maço reisiyle dalga geçer. Bu durumun en net örneğini Annem Hakkında Her Şey (1999) filminde görmek mümkündür. Filmde uzun bir süre aranılan kayıp babanın travesti bir seks işçisi olduğu filmin ortalarında ortaya çıkar. Karakterin dönüşümünü bedeni üzerinden başlatan Almodóvar, film ilerledikçe bu direnişsel mücadeleyi özel alandan çıkarıp kamusal mekanlara da yayacaktır.”

Çoğunlukla ev içlerinde geçen aile hikayeleri anlatan Almodóvar bu evleri ve aileleri alışık olduğumuz evler ya da aileler üzerinden kurmaz. Geleneksel anlatının egemen cinsiyetçi temsilleri ve erkeğe atfedilen aktif, eyleyen özne olma hali Almodóvar Sineması’nda tamamen kırılır. Almodóvar filmlerinde kadınlar içine düştükleri durumdan kurtarılmayı bekleyen, çaresiz ve pasif nesneler değildir ya da ataerkil düzeni tehdit ettikleri için filmin sonunda ölüme mahkum olmazlar. Aksine Almodóvar’ın kadın karakterleri, daha doğrusu hikayelerin merkezindeki azınlıksal karakterler, erkekler nedeniyle içine düştükleri zor durumdan kadın kadına bir dayanışma sayesinde ve özne olarak çıkarlar. Bunun en güçlü örneği Sinir Krizinin Eşiğindeki Kadınlar (1988) filminde başarıyla işlenmiştir. Almodóvar’a uluslararası ün de getiren bu film; özne olan kadınlara, kadınların dayanışmasına ve kadının kamusal alandaki görünürlülüğüne dair birçok örneği beyazperdeye yansıtmayı başarmıştır. Almodóvar, filmlerinde erkeği, erkekliği yok eder ama yok ettiği erkek hegemonik erkektir. Çünkü hegemonik erkekler kadınların ve diğer azınlıksal karakterlerin hayatlarını zorlaştırırlar. Almodóvar’ın son dönem filmlerinden biri olan İçinde Yaşadığım Deri (2011) bu tür sorgulamalar üzerine kurulmuştur. Hegemonik erkekliğin temsili olan tecavüzcü karakter baba karakteri tarafından hadım edilerek cinsiyet değiştirme operasyonunda denek olarak kullanılır. Bir anlamda hegemonik erkekliği iğdiş/hadım eden Almodóvar cinsiyet operasyonu geçirdikten sonra kadın-oluşu yaşamaya başlayan Vicente’i kendi direniş alanını açacak azınlıksal kadın sürecine sokar. Almodóvar çoğunluksalın yıkıcı gücünü yok edecek yaratıcı dönüşümü, diğer birçok filminde olduğu gibi, yine beden üzerinden başlatmıştır.

“Almodóvar, diğer hikayeleriyle aynı çizgide fakat iki yönüyle istisnai bir film olarak öne çıkan Konuş Onunla (2002)’da, ilk defa hikayenin merkezinde yer alan azınlıksal bireyi eşcinsel bir erkek yerine heteroseksüel bir kadın olarak konumlandırır. Yine diğer hikayelerinden farklı olarak Konuş Onunla evlerde geçmez; Almodóvar hikayesini hastane odalarına, boğa güreşi arenalarına ve hatta sahnelere yayarak kamusal alana taşır. Fakat, bu iki istisnai noktaya rağmen, Almodóvar yine beden ve cinsellik üzerinden azınlıksal bir direniş alanına doğru yola çıkar. Kadın uyanır ve ayağa kalkar.”

Almodóvar, örnekler üzerinden anlatmaya çalıştığım filmlerinde çoğunluksalın gücünü yıkarak ve ataerkil normları iğdiş ederek azınlıksalın gücünü açığa çıkarmaya çalışır. Fakat önemli olan ve gözden kaçırılmaması gereken nokta; ataerkil normları iğdiş eden azınlıksal bireylerin kendi normlarını yaratmak ve dayatmaktan mümkün olduğunca kaçındıklarıdır. Bu anlamda Almodóvar Sineması’ndaki karakterlerin kadın-oluşu ve kadın-oluşla birlikte azınlıksal oluşu yaşadıklarını söylemek gerekir. Bu sebeple, Almodóvar Sineması’nın toplumsal cinsiyet rollerini yeniden yaratmadığını ve hatta bu rolleri yıktığını söylerken meseleye azınlıksal oluş kavramı çerçevesinden bakabilmek feminist perspektife daha güçlü bir önem atfedecektir. Avustralyalı kültür teorisyeni Claire Colebrook’un da dediği gibi “Kadının özne olarak iddiası erkeğin tekrarı ya da basitçe karşıtı olmamalıdır, kadın önce kendini oluş sürecinde bir durum olarak onaylamalıdır. İşte bu sebeple ‘tüm oluşlar kadın-oluşla başlar’. Deleuze ve Guattari’nin kadın-oluş kavramını feminizmin işlevinin en yeni tarifi olarak okumalıyız.”

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi