Amerikalı yönetmenler Paul Thomas Anderson ve Wes Anderson arasında göründüğünden daha fazla ortak nokta olduğunu biliyor muydunuz?

Wes Anderson ve Paul Thomas Anderson soyadlarının dışında birçok açıdan da benzerlik gösteriyor. Aynı kuşağın ünlü yönetmen ve yapımcıları arasında yer almalarına rağmen, aynı cümle içinde birbirlerinden bahsettiklerine pek şahit olmayız. İlk bakışta bu durum kulağa oldukça mantıklı geliyor, zira iki usta yönetmenin de tarzı birbirinden oldukça farklı. Wes Anderson, bir tiyatro sahnesindeki canlılığı beyazperdeye yansıtan, kurulu düzene aykırı hikayelerini bir peri masalı temeline oturtan, kullandığı renk paleti ile uçsuz bucaksız bir görsel şölen sunan ve arka fondaki müzikleriyle bilinçaltına usulca yerleşmeyi çok iyi başarabilen bir yönetmen. Paul Thomas Anderson ise filmleriyle duygu bakımından yoğun bir tat bırakmakla kalmayıp, aklın sınırlarını zorlayan kurguları ile kendinden adeta bir titizlik abidesi olarak bahsettiriyor.

Bunları bir kenara bırakıp iki yönetmenin de yaptıkları işlere daha yakından bakarsak eğer, belli bir noktada Andersonların birbirine tıpatıp benzediğini söyleyebiliriz. O da şu ki, emsalleri hem geçmişe hem de geleceğe daha fazla ilgi duyarken, onlar bıkmadan usanmadan bir devrin şahsi ve milli tarihlerine odaklanırlar.

bottle-rocket-filmloverss

Yönetmenlerin ikisinin de ilk projesi – Bottle Rocket (Wes Anderson) ve Hard Eight (Paul Anderson)– film tarihine dayanır, özellikle yapımcıların suç filmlerine olan düşkünlüğünü ele alır. Bottle Rocket’te Dignan (Owen Wilson) organize suçlarla dolu bir hayatı yaşamayı takıntı haline getirirken, film James Caan’ın suçluları canlandıracağı o uzun tarihine bir referans niteliği kazandırır. Buna karşın, Paul Anderson ilk olarak Hard Eight filminin arkasında yatan, bitmiş tükenmiş bir gangsterin kurtarılmayı beklediği fikriyle karşımıza çıkar; kendi çıkarını düşünen kötü adamların kara filminde nasıl bir hayat sürdüklerine dair imgeleştirmeyi ise bize bırakır.

Tabii bu filmlerdeki karakterlerin aynı zamanda iki yönetmenin de filmografisine hükmedecek şekilde kendi hayatlarının içine sıkıştığını da unutmamak gerek. Bu anlamda iki yönetmen de aynı noktaya işaret ediyor ve baba figürüne olan eksikliği farklı ilişkiler üzerine kurup farklı bakış açılarıyla yansıtıyor. Filmlerinde birlikte değindikleri diğer bir ortak konu ise ergenlik dönemini yaşayan bir erkeğin ödipal dürtülerini keşfetmek için çıktıkları yolculuktur. Bu olguyu Paul Anderson Boogie Nights (Ateşli Geceler) ile Wes Anderson da Rushmore (Çılgın Liseliler) filmiyle bir alt tema olarak sunuyor. Mark Wahlberg’in Boogie Nights’da canlandırdığı Dirk Diggler karakteri, Amber Waves (Julianne Moore) ve Amber’ın eşi, rol aldığı filmin de yönetmeni olan Jack Horner (Burt Reynolds) ile yaşadığı sapkın ilişkiyi anlatır. Buna karşın, Rushmore’un Max Fischer’ı (Jason Schwartzman) yaşça kendinden büyük Rosemary Cross’a (Olivia Williams) aşık olur; milyoner Herman Blume (Bill Murray) ile arkadaş olur. Fakat Max ikisi arasında bir ilişki olduğunu fark edince, Rosemary’nin dikkatini çekebilmek adına Herman’ı mahvetmeye karar verir. Fakat en nihayetinde iki yönetmen de hikayelerini pozitif bir yolla çözüme ulaştırır.

boogie-nights-filmloverss

Andersonların sonraki filmlerinde, çocukluk dönemleri boyunca çözüme ulaşamayan sorunların, Andersonların dünyasında yaşayan bu genç delikanlıların hayatlarına nasıl yön verdiği hususunda düşüncelere kapılıyoruz. Magnolia’da Frank T.J. Mackey (Tom Cruise) duygusal bağlamda uzak olduğu babasının ölmek üzere olduğunu öğrenir ve onunla yeniden iletişim kurmaya çalışır. Tenenbaum ailesi (The Royal Tenenbaums) de karısının ölümünden sonra yas tutan ve babasına karşı kırgınlığı uzun süredir devam eden Chas’i (Ben Stiller) duygusallıkların merkezine yerleştirir. Ayrıca sonraki dönemlerde gelen Punch-Drunk Love ve The Darjeeling Limited filmleri de çocukluk döneminde yaşanan sıkıntıların ötesine geçebilme mücadelesini konu eder. Bir başka deyişle, bu karakterler geçmişle olan ilişkisini bitirebilecektir fakat geçmişleri onları bitiremez.

Bütün bunlara rağmen, Andersonların geçmişe olan aşırı düşkünlüğü zaman zaman baltalayıcı bir duruma bürünebilir. Kendi jenerasyonlarında yer alan birçok yönetmen çoğunlukla günümüzü ele alıp, geleceğe odaklanır. 90’ların sonlarında bu durumun örneklerini gördüğümüz The Matrix, Fight Club, Being John Malkovich gibi filmler kültürel anlamdaki korku, endişe ve heyecanın 21. yüzyıla aktarımını yansıtırlar. Ya da Wachowski kardeşler ve Spike Honze günümüze ve geleceğe düşünerek hareket ederler.

Peki, kendi dönemindekiler günümüze ve geleceğe yön verirken, Andersonlar neden gözlerini geçmişe dikiyor? En büyük etken günümüzü tasvir edebilmek için en iyi yolun geçmişi kullanmak gerektiğini düşünmeleri olsa gerek. Paul Anderson Punch-Drunk Love’dan sonra konuya yaklaşımını değiştirerek, sonraki iki filmi olan There Will Be Blood ve The Master ile baba figürüne olan eksikliği ile Amerika tarihine olan yoğun ilgisini birleştiriyor. There Will Be Blood ile kapitalizm, hırs ve din üzerine kurulu bir dünya hakkında açık, net ve sert mesajlar vererek birçok eleştiriye maruz kalsa da hak ettiği övgüleri toplamıştır. The Master’ın hikayesi, insan psikolojisinin savaş sonrası ne denli etkilendiğini ve insan üzerinde yarattığı travmayı çarpıcı bir biçimde ele alır.

Bu kadar benzerlikten sonra Andersonların ayrıldıkları bir konu kalıyor geriye. İki yönetmende temel anlamda geçmişin meyvelerinden faydalansa da, Paul Anderson’un hiçbir filmi – belki biraz Boogie Nights’da olabilir- Wes Anderson’a kıyasla nostalji kokmaz ki bu da Wes Anderson’un geçmişin önemine yorum katmadan yeniden su yüzüne çıkarmayı hedeflediğini gösterir. Bu doğrultuda Wes Anderson’a Moonrise Kingdom’ı neye dayanarak kurguladığı sorulunca “12 yaşında olmanın verdiği hissi yeniden yaratmaya çalıştım” açıklamasını yapıyor. The Royal Tenenbaums’dan itibaren bütün filmleri nostalji kokuyor ve günümüz olgularına benzemeyen bir gerçeklik üzerine kurulan filmler bilinçli olarak siyasi yorumlardan kaçınıyor.

grand-budapest-hotel-inherent vice-filmloverss

2014 senesini karşılaştırdığımızda ise, Andersonların görkemli bir uyum sergilediklerini görüyoruz. En yeni filmleri The Grand Budapest Hotel ve Inherent Vice ortak bir paydada buluşuyor. Gustave (The Grand Budapest Hotel) ve Doc. Sportello (Inherent Vice) karakterlerinin ikisi de gücünü korumak için savaş veriyor. Wes Anderson’ın The Grand Budapest Hotel’i, gerçekliğin üzerinde bir tarz yaratmaya çalıştığına dair yapılan eleştirilere bir cevap niteliğinde. Başkahramanı Gustave, otelde çalışan biri olmanın yanında tıpkı Anderson gibi sanata ve estetiğe önem veren kişiliğiyle de ön plana çıkıyor. Film ayrıca oldukça süslü, Gustave’ın pek sevgili otelini kapatmakla gözünü korkutan sistemin aslında kendisinin başlı başına kötü adamı oynadığına işaret etmekte.

Thomas Pynchon’un romanından uyarlanan Inherent Vice, 70’lerde Los Angeles’da gerçekleşen bir olayın gizemini çözmeye çalışan özel detektif Doc Sportello’nun peşine düşen Vice’ın hikayesine odaklanır. Tıpkı The Master ve There Will Be Blood’da olduğu gibi, Inherent Vice da Paul Anderson’un ilgi alanına giren bir devrin geçişi etrafına kurulmuştur.

Görülen o ki 2014’te iki yönetmen de karanlığın ağır bastığı, ana karakterlerin modern hayatın altında kendilerinden de birer parça bırakmak zorunda kaldıkları olayları temel alıyor. Geçmişi bu kadar iyi kullanıp, şimdinin üzerine yavaş yavaş çöken bu karanlığı usulca bir filmin merkezine yerleştirebiliyor olmaları bile var olan sistemin dışına çıkmalarına fazlasıyla yetiyor.

Kaynak: Indiewire

Hazırlayan: Damla Durmaz

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi