Paul Thomas Anderson, kendi oyuncu kitlesini üretmiş, başarılı oyuncular ve geniş kadrolar ile çalışmış, farklı türlerde filmlerle hızlı bir giriş yapmış, kesişen hikayelerde ustalaşmış, Akademi üyelerinin dikkatini çeken filmlere imza attıktan sonra da tüm o keşmekeşten kendine özgü, niş bir kitleye hitap etmeye başlayan filmlere yönelerek yalnızca 7 uzun metraj kurmaca film ile kendi dilini ve uslübunu yaratan bir yönetmen olmayı başarabilmiştir.

Paul Thomas Anderson, stüdyo sistemi ve Amerikan sineması içerisinde kendine özgürlük alanı yaratabilmiş – özellikle de 70’lerle birlikte – büyük yönetmenler ekolünü takip eder. Yani, Anderson, her ne kadar çok iyi yönetmenler olsalar da stüdyo sisteminin içinde kalmayı tercih etmiş/zorunda kalmış Billy Wilder, William Wyler gibi yönetmenlerden olmadığı gibi, John Cassavetes ile başlayan Amerikan bağımsızı ekolünün de tam olarak içerisinde değildir. Anderson daha çok, kendisinin de favori yönetmenleri olarak gösterdiği Martin Scorsese, Robert Altman ekolünün 2000’li yıllardaki temsilcisidir. Elbette Terrence Malick ve Coen Kardeşler gibi sinemacıları da bu çizgiye yakın bir yere konumlandırmak mümkündür. Ekonomik olarak da belli bir başarıyı garantileyen filmler ile, estetik olarak kendini kanıtlamış ve böylece kendilerine stüdyo sistemi içinde ciddi bir özgürlük alanı açabilmişlerdir. Tıpkı Malick ve Coen Kardeşler gibi Anderson da kendi dilini yaratmış ve güncel Amerikan sinemasında önemli bir yer tutmuştur.

1970 doğumlu Paul Thomas Anderson, sinema okuluna kayıt olduktan iki gün sonra okulu bırakır. Sevdiği yönetmenlerin filmlerini izler, sesli yorumlarını dinler. Böylece sinema konusunda kendisini geliştirir. En sevdiği yönetmenlerden biri olan Robert Altman gibi geniş oyuncu kadrosu ve kesişen hikayeleri konu ettiği filmler ile yönetmenlik kariyerine hızlı bir giriş yapar. Çoğu önemli filmini Fransa’da çekmiş Alman yönetmen Max Ophüls de etkilendiği başlıca yönetmenlerden biridir. Ophüls’ten Scorsese’ye uzanan bir literatürde, devamlı hareket eden kamera, kaydırma çekimi (tracking shot) başlıca imza biçemlerinden biri olur. Birkaç yıl evvel, British Film Institute’ün sinema dergisi Sight and Sound için Kevin B. Lee’nin yaptığı video-essay de aslında bunu en güzel şekilde anlatıyor (maalesef Türkçe altyazısı bulunmuyor) :

İlk üç, hatta dört filminde Kaliforniya merkezli, çarpık ailevi ilişkiler, yabancılaşma, yalnızlık, kader ve geçmişle hesaplaşma temaları merkezinde dönen hikayeleri alan Paul Thomas Anderson’ın sinemasını bu şekilde kabaca ikiye ayırmak mümkündür. Bu ilk grupta, Hard Eight, Boogie Nights, Magnolia ve Punch Drunk Love filmleri vardır. İkinci grup ise bağnazlık, din-birey ilişkisi, mistisizm, Amerikan Rüyasının inşa edilişi ve çöküşü, kişisel ve toplumsal yıkım gibi daha sarsıcı temalara yönelir. Bu filmlerin arasında ise There Will Be Blood, The Master ve Inherent Vice bulunuyor.

Bu iki dönem filmlerinin arasında tematik farklılık dışında, görsel ve biçimsel farklılıkların olduğunu da söylemek gerekir. İlk filmleri Altman, Scorsese ve Ophüls’ün görselliğinin ve kurgusallığının bir uzantısı olarak değerlendirilebilirse şayet, ikinci dönemdeki filmler deneyselci bir vizyonerin sineması olarak da gayet tabii nitelendirilebilir. There Will Be Blood’da kullanılan geniş açılı çekimler, anamorfik lensler; The Master’da 20 yıl içinde ilk kez Anderson’ın kullandığı 65 mm film ve hiçbir dijital renk ekipmanının kullanılmaması ve tüm bunlara ek olarak son üç filmde müzikleri artık bir müzik dehası demekten gocunmayacağımız Radiohead’in parlak çocuğu Jonny Greenwood’un yapmış olması… Tüm bu etkenler, filmlerin tematik mesajının üzerine bina edilebileceği teknik bir form da oluşturuyor. Bunlara ek olarak, There Will Be Blood, The Master ve Inherent Vice, giderek izlenmesi zor, meşakkatli, seyirciden oldukça çok şey talep eden ve bunu giderek artan bir biçimde talep eden filmler olarak ortaya çıkıyor. 2007’de ABD’deki senarist grevinin sayesinde Oscar’lara aday olan There Will Be Blood’ın ödülleri Coen’lerin No Country for Old Men filmine kaybetmesi, Scientology ile benzerlikler taşıyan bir tarikatı eleştirmesi sebebiye The Master’ın  – ve muhteşem performansları ile Philip Seymour Hoffman ve Joaquin Phoenix’in – görmezden gelinmesi, çağdaş Amerikan edebiyatının en mistik, en zorlu ve en başarılı edebiyatçılarından biri olan Thomas Pynchon’ın kitabından uyarlanan Inherent Vice’ın eleştirmenlerce karışık yorumlar alması da bunun bir göstergesi aslında.

Kurmaca filmlerine geçmeden önce Anderson’ın müzik ile olan ilişkisine de değinelim. Son filmi, Jonny Greenwood ile işbirliğinin son halkalarından olan Junun isimli muhteşem bir müzik belgeseli. Bunun ardından da, Radiohead’in yeni albümü A Moon Shaped Pool’un ikinci single Daydreaming’in klibini yönetmişti. Bir zamanlar, Fiona Apple ile sevgili olan Anderson Apple’ın birkaç klibini de yönetmişti.

Son olarak, Anderson’ın şu anda 1950’ler moda dünyasını anlatan bir film üzerinde çalıştığı ve başrolünde de Daniel Day-Lewis’in oynayacağı konuşuluyor.

Hard Eight – Sydney (1996)
   hard-eight-filmloverss

Paul Thomas Anderson’ın ilk uzun metraj kurmaca filmi Hard Eight (ilk adı Sydney) 1996’da, Anderson 26 yaşındayken çekildi. 1996 Cannes Film Festivali’nde Un Certain Regard bölümünde gösterilen film genelde iyi eleştiriler aldı. Neo-noir bir suç draması olarak özetleyebileceğimiz filmin baş rollerinde Philip Baker Hall, John C. Reilly, Gwyneth Paltrow ve Samuel L. Jackson var. Michael Mann ve Martin Scorsese etkilerinin hissedildiği film, 60’lı yaşlarındaki bir kumarbaz olan Sydney’in tam bir kaybeden olan genç John’a sebebsiz bir şekilde yardım etmesi ile başlıyor. Ona kumar ve hayat hakkında dersler verip baba rolünü üstlenen Sydney, geçmişi hakkında tehlikeli bilgilere sahip Jimmy’nin hayatlarına girmesi ile bocalıyor. Bir tarafta içten bir biçimde yardımcı olmak istediği John, bir tarafta geçmişten kalan pişmanlığı ve bir tarafta da geçmişin acılarını ona yeniden yaşatmak isteyen Jimmy vardır. Sydney yine de elinden geleni yaparak John’un hayatını iyileştirmeye çalışır, hatta geceleri seks işçiliği yapan bir garson olan Clementine ile aralarını yapmaya çalışır. Ama Jimmy’nin gizemli ve karanlık müdahaleleri Sydney’i bir seçim yapmaya zorlayacaktır.

Hard Eight, bir ilk film olarak oldukça başarılı olsa da – hatta Anderson’ın imzası haline gelecek muhteşem birkaç sahne barındırsa da – henüz kendi tarzını yaratmamış ama bunun sinyallerini veren bir yönetmenin elinden çıkmış gibidir.

Boogie Nights – Ateşli Geceler (1997)

boogie-nights-filmloverss

1997 yılında çektiği Boogie Nights, uzun süresi, kalabalık oyuncu kadrosu ile Paul Thomas Anderson’ın kalfalık eseridir. Kendine özgü, orijinal hikayesi, kalabalık oyuncu kadrosunu yönetmekteki başarısı, 70’ler porno sektörünün iç yönünü anlatması ile bir dönem filmi havasındaki film yine yer yer Altman ve Scorsese yapıtlarını hatırlatır – hatta filmin son sahnesi açıkça Raging Bull göndermesi içerir. Başrollerinde Mark Wahlberg, Julianne Moore, Burt Reynolds, Don Cheadle, William H. Macy, John C. Reilly, Philip Seymour Hoffman ve Heather Graham’ın oynadığı film üç dalda Oscar adayı da olur.

Lise terk, alkolik annesi ile yaşayan ve pornonun altın yıllarında sektörün ileri gelenlerinin takıldığı bir barda barmenlik yapan Eddie, porno yönetmeni Jack Horner ile tanışır. Tanrı vergisi yeteneği (!) ile Horner’ın dikkatini çeken Eddie, sektörün ileri gelen erkek oyuncularından biri olur. Dirk Diggler takma adını alan Eddie, 70’ler disko çağında, pornonun altın çocuğu olarak zirveyi yaşar. Alkol, uyuşturucu, partiler, para ve seks ile çevrelenmiş bu dünyanın içinde zirveyi yaşayan Eddie, sektör ile birlikte 80’lerde düşüşü çok sert yaşayacaktır. Sektöre dahil olan herkes, işsizlik, parasızlık, kıskançlık, dışlanma, yabancılaşma ve yalnızlık ile korkunç bir biçimde karşı karşıya kalır.

Magnolia – Manolya (1999) 

magnoliafilmloverss

1999 tarihli Magnolia, Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı ödülünü kazanarak Paul Thomas Anderson’a ilk büyük ödülünü getirir. Tom Cruise’dan Jason Robards’a, Philip Baker Hall’den John C. Reilly’ye çok sayıda ünlü oyuncuyu bir araya getiren film, Boogie Nights gibi birçok farklı karakterin hikayesinin kesişimini anlatır. Ancak farklı olarak, Magnolia’da onları bir araya getiren, aynı ortamda, aynı çevrede yaşayan insanlar olmaları değil, korkutucu bir biçimde kaderin ta kendisidir. Film yine bu korkunç tesadüflerden, kaderin bu korkunç cilvelerinden, tarihte yaşanmış en garip üçünü anlatarak başlar. Hızlı giriş sahnesinden sonra bizi bekleyenin dünyada devamlı gerçekleşen bu garip tesadüflerden oluşan bir film olduğunu anlarız.

Bir çocuk yarışma programının sunucusu ile yapımcısı, yapımcının yalnız erkeklere kadınlarla tanışmak için tavsiyeler veren seksist ve arası bozuk olan oğlu, yarışmada yıllar evvel büyük başarı elde etmiş ama tam bir kaybeden olan bir adam, hem yapımcının hem de sunucunun kanser ile yüz yüze geldiklerinde hayatlarından duydukları pişmanlıklar, sunucunun kızı ile olan kirli ilişkisi ve kızının başarısız bir polis ile birlikte olarak hayata dönme çabası. Hepsi uçsuz bucaksız tesadüfler, garip kader oyunları ile birbirinin içine girmiş hayatlardan oluşan bir film. Her ne kadar uç noktalarda seyrediyor gibi gözükse de Magnolia, aslında tesadüf denen şeyin hayatın bir parçası olduğunun canlı kanlı bir kanıtı.

Punch-Drunk Love – Aşk Sarhoşu (2002)

punch-drunk-love-filmloverss

Paul Thomas Anderson’ın filmografisindeki en garip ve değişik film olmasa da filmografisinde en ayrıksı duran filmin bu olduğunu söyleyebiliriz. Cannes Film Festivali’nde Anderson’a En İyi Yönetmen ödülünü kazandıran film, yedi ablası olan Barry’nin (Adam Sandler) hikayesini anlatıyor. Duygusal olarak ablalarının etkisinde kalan, öfke sorunu olana ama onun dışında sakin, biraz da histerik bir hayat süren Barry, pudingten uçuş milleri toplamakta ve promosyonların etrafından dolanarak büyük hediyeler kazanmaya çalışmaktadır. Bir telefon seksi hattı tarafından dolandırılan Barry o sıralarda ablalarından birinin iş arkadaşı Lena ile tanışır. Kimyasal bir uyum yakaladığı Lena ile her şey iyi giderken, telefon seksi hattı ile başı iyice belaya girer. Fakat Barry buna izin vermeyecek ve onlara kafa tutacaktır.

Adam Sandler’ın en iyi performansı (hatta en iyi filmi) demekte bir beis görmediğimiz Punch Drunk Love, komik, histerik, şaşırtıcı, sürükleyici ve ayrıksı bir film.

There Will Be Blood – Kan Dökülecek (2007) 

there-will-be-blood-filmloverss

Geçtiğimiz günlerde BBC Culture’ın yaptığı bir araştırmada 21. Yüzyılın en iyi 3. filmi seçilen There Will Be Blood, benim kişisel listemde 21. Yüzyılın (şu ana kadarki) en iyi filmi olmayı sürdürüyor. 2007 yapımı There Will Be Blood birçok dalda Oscar’a aday olmuş ancak ödülleri yine bir başyapıt olan (ama şahsi kanaatimce yine de There Will Be Blood’dan bir baş geride kalan) No Country For Old Men’e kaptırmıştı. Filmin aradan geçen yaklaşık on yıl sonrasında değerini daha da iyi artırdığını, kapitalizmin, Amerikan rüyasının, din sömürüsünün, kitle yönetiminin iç içe geçtiği coğrafyalarda anlamak çok daha kolay oluyor.

3 saate yakın süren There Will Be Blood, Upton Sinclair’in Oil! isimli romanından esinlenilerek yazılmış bir senaryoyu takip ediyor. Daniel Day-Lewis’in canlandırdığı Daniel Plainview isimli bir gümüş madencisi, filmin 20 dakikalık diyalogsuz açılış sahnesinde bir gümüş damarı keşfediyor. Sonrasında bir petrol kuyusu kurup, petrol çıkartmaya başlıyor. Bu sırada bir evlat ediniyor (yine de burasının tartışmalı olduğunu söylemeyi ihmal etmeyelim, çocuk Daniel’ın çocuğu da olabilir); aile adamı portresi çizmek için toplantılara sağır ve dilsiz oğlan H. W.’yu da götürüyor. Aradan geçen yıllarda, bir petrol damarında çalışma yapmak için o bölgeyi satın almak istiyor. Fakat, bölgenin sahibinin oğlu, bölgenin papazı olan Eli, bir din tüccarlığına girişerek halkı kullanıyor ve Daniel’ı manipüle etmeye başlıyor. Daniel (sermaye) ve Eli (ruhban) arasında paraya dayalı bir iktidar mücadelesi vuku buluyor.

Daniel Day-Lewis’in canlandırdığı Daniel Plainview, çağdaş “iş adamı” karakterinin yaratılışını simgeliyor adeta. Başına gelen olaylar, karşılaştığı zorluklar ile bu terimin tanımını oluşturmakla kalmıyor, yöntemini de belirliyor. Amerikan iktisadi liberalizminin 1929 krizine değin temel aldığı vahşi serbestiyi ve iktidar noktalarını betimleyen epik bir hal alıyor film. Sahte bir kardeş, manipülatif bir papaz, kullanılan bir çocuk, korkunç şartlarda çalışan işçiler ve her şeye rağmen işinin başında, bütün pis işlerini kendi halleden – çünkü başka kimseye güvenmiyordur – bir kapitalist. Erken-modern bir “iş adamı”.

There Will Be Blood, içinde barındırdığı çatışmalar ile Amerika’dan Suriye savaşına kadar birçok farklı coğrafya ve sosyo-ekonomik duruma ayna tutuyor.

The Master (2012) 

the-master-filmloverss

The Master’a Paul Thomas Anderson’ın ilk zor filmi demek abartı kaçmak. Zor bir film, çünkü Anderson’ın hem içerik hem de biçimde deneysel bir hikaye anlatımı tutturmaya çalıştığı ve tamamıyla kendine özgü, tamamıyla yenilikçi bir üslup edindiği bir film. Dolayısıyla, ortalama sinema seyircisi için oldukça zor bir film. Bir yandan da çok serbest bir biçimde The Master’a There Will Be Blood’ın devam filmi demek de mümkün. Amerikan Kapitalizminin bir sonraki evresi, İkinci Dünya Savaşı’nın ertesi Soğuk Savaş’ın henüz başlangıcı sırasında geçen film, tarikatlar ve kült oluşumların merkezi ABD’de bu oluşumların nasıl başladığını ve yer ettiğini gözlemliyor.

2012 yapımı The Master’ın başrollerini Philip Seymour Hoffman, Joaquin Phoenix ve Amy Adams paylaşıyor. İkinci Dünya Savaşı gazisi, seks düşkünü, alkolik ve uyumsuz Freddie (Phoenix) hiçbir işte tutunamaz ve bir gece şans eseri Lancaster Dodd isimli “The Cause” adlı felsefi bir oluşumun lideri ile tanışır. Dodd, bir vaka olarak gördüğü Freddie’yi yakınında tutarak ona kendi tekniklerini uygular. Travmalarını çözümlemek ve toplumun bir parçası olması için ona yeni bir yöntem ve yol sunar. Ama Freddie uslanmamaktadır ve “The Cause” üyeleri bu durumdan hoşnut değildir. Bu süreçte Freddie Dodd’a herkesten daha çok bağlanır, fakat başta oğlu olmak üzere birçok insan Dodd’dan ve felsefesinden uzaklaşmaktadır. Freddie de Dodd ile ilişkisinin bir usta-çırak, bir efendi-hayvan ilişkisi olduğunun farkına varacak ve kendisinin bile beklemediği bir şeyi yapacaktır.

Scientology ile sıkı benzerlikleri olduğu düşünülen “The Cause”, çeşitli tartışmalar çıkarmış, hatta Tom Cruise ile arkadaş olduğu bilinen Anderson’a, Tom Cruise’un filme sinirlenip sinirlenmediği sorulmuştu. The Master, mistisizm ve din ile birey ilişkisini, bu gücün bir birey üzerinde tahakküm kurmakta yahut onu değiştirmekte (iyi ya da kötü yönde) kullanılıp kullanılamayacağı, sonuçlarının ne olacağına dair önemli açılımlara sahip. İnsan doğasını irdeleyen üstelik, bir yandan da savaş sonrası Amerika’sının psikolojik buhranına değinen başarılı bir yapıt.

Inherent Vice – Gizli Kusur (2015) 

inherent-vice-filmloverss

Thomas Pynchon, her ne kadar dilimize çevrilen yalnızca bir kitabı olsa da, tüm dünyada tanınan ve eserleri kült mertebesine erişmiş bir yazar. Pynchon bu mertebeyi kitaplarının içeriği kadar basında hiçbir demeci, röportajı ve fotoğrafının olmayışına da borçlu. Keza 78 yaşındaki yazarın bilinen tek fotoğrafı bundan neredeyse 60 yıl öncesine ait. Hatta bazı hayranları, bu fotoğrafın üzerinde “yaşlandırma tekniği” uygulayarak yazarın şu anda neye benziyor olabileceğine dair fikir yürütüyorlar.

Pynchon’ın eserlerinin filme aktarılamaz olduğu konuşulurken, Amerikan sinemasının parlayan ismi Paul Thomas Anderson, Inherent Vice isimli kitabının film haklarını satın almayı başarmıştı. Inherent Vice isimli film de işte bu kitabın neredeyse birebir uyarlaması.

Boogie Nights ve Magnolia gibi filmleri ile, Robert Altman’dan aldığı bayrağı başarı ile taşıyan, There Will Be Blood ve The Master ile Hollywood’a mesafeli duran sinefillerin bile gönlünde taht kuran Anderson, The Master’da zirveye ulaştırdığı sinema dilini Inherent Vice’da da sürdürüyor diyebiliriz.

Filmin baş karakteri, hippi özel dedektif Doc Sportello (Joaquin Phoenix) eski kız arkadaşı Shasta Fay (Katherine Weatherstone) tarafından bir akşam ziyaret edilir. Shasta metresi olduğu emlak baronu Mickey Wolfmann’ın (Eric Roberts)  bir komploya kurban edileceğini söyleyerek yardım ister. Shasta ile yaşadıklarını atlatamamış Doc, yardım etmeyi kabul eder. Fakat, Shasta’nın ani kayboluşu ve sürekli Doc’u izleyerek işlerine karışan “düşman-kardeşi” dedektif “Kocaayak” Bjornsen, Doc’u neo-nazilerden, 70’lerin hippi klanlarından, Uzakdoğulu uyuşturucu tüccarlarından ve devlet komplolarından oluşan bir maceranın içine sürükler.

Film, tıpkı Pynchon’ın kitabı gibi, 70’ler Amerika’sına dair birçok temayı bir araya getiriyor. Bir yandan 68 kuşağının takipçileri, kuşağın belirleyicisi olan psychedelic uyuşturucu kullanımı, hippilik müessesi ve özgür seks gibi mefhumlara tutunmaya çalışırken, bir yandan da Vietnam Savaşı’nın ertesinde ülke daha kurumsal, mesafeli ve neo-liberal bir hal almaya başlamıştı. İlk kuşağa ait olan Doc, yeni inşa edilen Amerika’nın (ve tabi dünyanın) bir parçası olan Wolfmann’ı bulmaya çalışırken bu değişen dünyaya kendisini hiç de ait hissetmediğinin farkına varıyor. Bunda, Amerika’nın bu mesafeli ve kurumsal havasına teslim olmuş gözüken dedektif “Kocaayak” ile geliştirdiği ilişkinin de katkısı oluyor. Kocaayak devlete (halka?), yani bu yeni düzene yaptığı hizmetlerin ona, iletişim kurma şansı olmayan bir aile, saatler boyunca alınan psikoterapi ve kaybedilen yüzlerce dolardan başka hiç bir şey getirmemiş olduğunu fark ediyor. Arka planda film 60’ların özgürlükçü ve renkli ortamının nasıl gri ve karanlık bir ölüm ile karşılaştığını ve sonucun gökdelenlerde yönetilen, her şeyin paraya endekslendiği yeni bir yaşam tarzı olduğunu gözümüze sokmadan, ustaca anlatıyor.

Anderson’ın filminde küçük rollerde oynayan birçok ünlü isim mevcut (Owen Wilson, Benicio Del Toro, Reese Witherspoon, Martin Short vb.). Buna ek olarak seçilen müzikler de dönemin havasını vermek için titiz bir çalışma yapıldığını gösteriyor. Thomas Pynchon, cevaplar vermekten çok sorular sormayı seven bir yazar. Yönetmenin kitaba neredeyse birebir sadık kalması ile, aklımızdaki bazı sorular beylik anlamıyla cevaplanmıyor. Fakat, kendisini özgürlük ve aşkın çağı olarak ilan eden bir çağın kendisinin tam zıttı bir anlayışa yenilmesinin sonuçlarını filmdeki karakterler üzerinden takip ediyoruz. Kimin hangi komploya kurban gittiği ya da Doc’un öğrendiklerinin ne kadarının doğru olduğu tamamen önemsizleşiyor. Anderson, Kan Dökülecek ile başladığı, The Master ile bir üst düzeye taşıdığı politik hicvi Inherent Vice ile taçlandırıyor diyebiliriz.

Tıpkı The Master gibi, Inherent Vice da takip etmesi pek kolay bir film değil. Kahramanımızın içinde bulunduğu durum, çözmeye çalıştığı bulmacalar bazen içinden çıkılamaz bir hal alıyor. Fakat, Anderson yüksek mizah dozu, her şekliyle başarısızlığa uğramış bir özgürlükçü dalganın izlerini üzerinde taşıyan üç boyutlu karakterleri ile filmi herkesin memnun kalabileceği bir deneyime dönüştürüyor.

Sonuç olarak, The Master’ı seven izleyicilerin Inherent Vice’ı da seveceği kuşkusuz; fakat şimdiden “ya sev ya nefret et” mertebesinde bir kült film olacağını tahmin etmek güç değil.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi