Sanatçı, eser üretimi ve geçimi arasında sıkışmışlığı bir şekilde kabul görülebilir olmadığı sürece ayrışmak ve öyle var olmak zorunda; nitekim New Jersey’nin Paterson şehrinde yaşayan şair Paterson için de aynısı geçerli. Maddi bütünlüğünü otobüs şoförlüğü, manevi tatminini gizli defteri sayesinde ayakta tutabilen Paterson, betonlaşmış günlük rutini içinde yaşamına devam eden statik bir karakter olarak karşımızda. Hem bir şairi hem de bu şairin yaşamını geçirdiği adaşı şehri, sinematik tuvale döken Jim Jarmusch, birey olmanın özgünlüğünü ve çevresel etkileşimi göz önünde bulundurarak Amerika metropol banliyösü tasvir ediyor ve bunu yaparken kamerasını odakladığı çift üzerinden farklı dışa vurumları minimal öyküleme ve anlatıyla sahneliyor.

Paterson’ın (Adam Driver) bir haftası, önceki ve sonrakiler gibi sağlamlaşmış tekrarlarla şekillenir: 6-6.30 arasında uyanma, mesai öncesi dökülen dizeler, şoförlük, eşiyle geçirdiği akşamüstü ve ardından uğradığı bar ile günlük döngüsünü tamamlar. Günleri birbirinden ayrıştıran ise, otobüste kulak verdiği diyaloglar ve gizli defterinde kilit altında tuttuğu şiirleridir. Böylesi bir yaşantı, şairi yeni maceralara taşımaz fakat rutinin statikliğinden farklı duygusal anlatılar çıkarmasını tetikler; her günü birbirinin aynı olan Paterson, yaşamı her gün bir başka gözler, hisseder ve yazar.

Paterson: Küçük Ölçekte Kalıtım ve Çevre

Paterson’ın her akşam gittiği bardaki ‘Hall of Fame’, seyirciye Paterson şehrinin gururla yaşattığı ünlülerini her akşam bir kez daha hatırlamamızı sağlıyor; nitekim Paterson’ın barda oturup seyrine aldığı yegâne manzara da tam burası. Her ne kadar bar onun için bir sosyalleşme alanı olsa da sönük kişiliği ve bireysel dertlerin rutininde kaybolmuş diğer insanlarla pek de içi dolu, sürekli bir etkileşime girdiği söylenemez ve etrafındakilerden ziyade asıl baktığı ve iletişim kurmaya çalıştığı duvara asılmış fotoğraflar. Protagonisti en çok etkileyen figürse, onun gibi Paterson’ı arşınlamış şair William Carlos Williams’tır ki şair ve hayranı arasındaki ilişki kendini film boyunca çokça hissettirir. Hem Paterson’ın kişiliği ve hayranlığı hem de ortak yaşam alanının etkileri görünürdür. Paterson’ın benliği ve sanatçı kimliği çizilirken bir ayrıma itelenir seyirci: Paterson’ı bir şair yapan/yapacak olan izinden gittiği şairle aynı çevrede yetişmesi ve onun sanatçı olmak, özel yaşam, iş arasında yaptığı ayrımın bir benzerini tekrarlamasından mı yoksa bireyliğinden gelen, Patersonlı değil de Paterson olması mıdır? Jarmusch’un başarısı, hem kalıtımsal hem de çevresel faktörleri karakteri yaratırken işleyebilmiş olması. Benliğinden geleni, önceki Patersonlıların attığı adımları tekrarlayarak ilerleten ana figür; hem kendisinin hem de şehrin geçmişini bünyesinde eritmeye çalışıyor; kendinden önce gelenlerin izinden giderek hem edebi nitelikte hem de izdüşümde arşınlıyor.

DNA ve Hapsedildiği Çekirdek

Bu kadar benzer yollardan yürümeye çalışan Paterson’ın kalıtımına ve çevresine gösterdiği direnç ise kendi pasifist duruşundan kaynaklı. Hem kendinden önceki şairler, hem de karşılaştığı, şair olmak isteyen insanların gizli defterleriyle bağdaşıyor kendi gizlenmişliği fakat karşılaştıklarının tersine kendini gün yüzüne çıkarmak gibi bir gayesi yok. Bunun en net hissedildiği sahneler ise Paterson ve eşi Laura’nın (Golshifteh Farahani) eseri dünyevileştirme yolculuklarının farklılaşmasından türeyen minimal çatışmaları.  Sanatçıdan öte ‘üretici’ olarak nitelendirebileceğimiz Laura, eserlerini göstermekten çekinmeyen hatta bununla küçük ölçekli gurur duyan biri. Siyahla beyazı tekrar ve tekrar şekillendirmesi evde yeniden yarattığı her obje üzerinden seçilebilir. Sadece bu değil, cupcake satarak  para kazanma hayali ve bunun ilk adımını pazarda satış yaparak atması ve country söylemek istediği için aldığı gitar ve daha ilk gününden öğrendiği kadarını seyircisiyle paylaşabilme yeteneği onu Paterson’dan ayırıyor. Daha da önemlisi, Paterson’ı eserlerini kopyalatmaya ve sesli dillendirmeye teşvik eden tek kişi de Laura. Paterson kendi sanatçı kimliğini tek deftere sığdırmış ve bunu hiçbir eksende dış dünyaya açmayan, kendi yarattığı çekirdeği, yani kabuğu içinde var olmaya çalışan bir şair adayından öteye gidemiyor. İki karakterin dışa vurum farklılığı ise evcimenlikten öteye gidememiş ilişkilerinin belki de farklılaşan tek tarafı.

Paterson’ın minimal anlatısı, filmin döndüğü eksende kabul edilebilir fakat bu anlatının oyunculukları kısıtlayıcı bir tarafı da var. Girls’teki performansıyla – hatta Star Wars bile dahil edilebilir – yer aldığı her sahnede varlığını hissettirebilen Adam Driver’ın performansı sönük ve bu sönüklük rutin yaşama sıkışmış bir karaktere can verdiği için değil; karakter üzerinden yürüyen filmde yeteri kadar kendini hissettirememesinden kaynaklanıyor. Benzeri durum rol arkadaşı için de geçerli ki o da Driver gibi, kendini önceki işlerinde tekrar ve tekrar kanıtlamış bir aktris. Farahani’nin söylediği her cümle sanki bir önceki sahneden alınmış bir ses parçası gibi; yeni bir şey demediği gibi bunu farklı bir şekilde de söyleyemiyor ve bunun kaçınılmaz etkisi etkisizlikten başka bir şey değil. Yine de, Paterson ve Laura kendilerini öyle veya böyle, bir şekilde anlatmayı başarıyor.

 

Sanatçı, eser üretimi ve geçimi arasında sıkışmışlığı bir şekilde kabul görülebilir olmadığı sürece ayrışmak ve öyle var olmak zorunda; nitekim New Jersey’nin Paterson şehrinde yaşayan şair Paterson için de aynısı geçerli. Maddi bütünlüğünü otobüs şoförlüğü, manevi tatminini gizli defteri sayesinde ayakta tutabilen Paterson, betonlaşmış günlük rutini içinde yaşamına devam eden statik bir karakter olarak karşımızda. Hem bir şairi hem de bu şairin yaşamını geçirdiği adaşı şehri, sinematik tuvale döken Jim Jarmusch, birey olmanın özgünlüğünü ve çevresel etkileşimi göz önünde bulundurarak Amerika metropol banliyösü tasvir ediyor ve bunu yaparken kamerasını odakladığı çift üzerinden farklı dışa vurumları minimal öyküleme ve anlatıyla sahneliyor. Paterson’ın (Adam Driver) bir haftası, önceki ve sonrakiler gibi sağlamlaşmış tekrarlarla şekillenir: 6-6.30 arasında uyanma, mesai öncesi dökülen dizeler, şoförlük, eşiyle geçirdiği akşamüstü ve ardından uğradığı bar ile günlük döngüsünü tamamlar. Günleri birbirinden ayrıştıran ise, otobüste kulak verdiği diyaloglar ve gizli defterinde kilit altında tuttuğu şiirleridir. Böylesi bir yaşantı, şairi yeni maceralara taşımaz fakat rutinin statikliğinden farklı duygusal anlatılar çıkarmasını tetikler; her günü birbirinin aynı olan Paterson, yaşamı her gün bir başka gözler, hisseder ve yazar. Paterson: Küçük Ölçekte Kalıtım ve Çevre Paterson’ın her akşam gittiği bardaki ‘Hall of Fame’, seyirciye Paterson şehrinin gururla yaşattığı ünlülerini her akşam bir kez daha hatırlamamızı sağlıyor; nitekim Paterson’ın barda oturup seyrine aldığı yegâne manzara da tam burası. Her ne kadar bar onun için bir sosyalleşme alanı olsa da sönük kişiliği ve bireysel dertlerin rutininde kaybolmuş diğer insanlarla pek de içi dolu, sürekli bir etkileşime girdiği söylenemez ve etrafındakilerden ziyade asıl baktığı ve iletişim kurmaya çalıştığı duvara asılmış fotoğraflar. Protagonisti en çok etkileyen figürse, onun gibi Paterson’ı arşınlamış şair William Carlos Williams’tır ki şair ve hayranı arasındaki ilişki kendini film boyunca çokça hissettirir. Hem Paterson’ın kişiliği ve hayranlığı hem de ortak yaşam alanının etkileri görünürdür. Paterson’ın benliği ve sanatçı kimliği çizilirken bir ayrıma itelenir seyirci: Paterson’ı bir şair yapan/yapacak olan izinden gittiği şairle aynı çevrede yetişmesi ve onun sanatçı olmak, özel yaşam, iş arasında yaptığı ayrımın bir benzerini tekrarlamasından mı yoksa bireyliğinden gelen, Patersonlı değil de Paterson olması mıdır? Jarmusch’un başarısı, hem kalıtımsal hem de çevresel faktörleri karakteri yaratırken işleyebilmiş olması. Benliğinden geleni, önceki Patersonlıların attığı adımları tekrarlayarak ilerleten ana figür; hem kendisinin hem de şehrin geçmişini bünyesinde eritmeye çalışıyor; kendinden önce gelenlerin izinden giderek hem edebi nitelikte hem de izdüşümde arşınlıyor. DNA ve Hapsedildiği Çekirdek Bu kadar benzer yollardan yürümeye çalışan Paterson’ın kalıtımına ve çevresine gösterdiği direnç ise kendi pasifist duruşundan kaynaklı. Hem kendinden önceki şairler, hem de karşılaştığı, şair olmak isteyen insanların gizli defterleriyle bağdaşıyor kendi gizlenmişliği fakat karşılaştıklarının tersine kendini gün yüzüne çıkarmak gibi bir gayesi yok. Bunun en net hissedildiği sahneler ise Paterson ve eşi Laura’nın (Golshifteh Farahani) eseri dünyevileştirme yolculuklarının farklılaşmasından türeyen minimal çatışmaları.  Sanatçıdan öte ‘üretici’ olarak nitelendirebileceğimiz Laura, eserlerini göstermekten çekinmeyen hatta bununla küçük ölçekli gurur duyan biri. Siyahla beyazı tekrar ve tekrar şekillendirmesi evde yeniden yarattığı her obje üzerinden seçilebilir. Sadece bu değil, cupcake satarak  para kazanma hayali ve bunun ilk adımını pazarda satış yaparak atması ve country söylemek istediği için aldığı gitar ve daha ilk…

Yazar Puanı

puan - 71%

71%

Dizelerden güç alan Jim Jarmusch imzalı Paterson, hem protagonisti hem de adaşı şehrini; minimal anlatıyla sanatçının eserleri ve çevresi üzerinden inceliyor ve film, kapsadığı bir haftada rutin yaşamda belli bir aralıkta yer tutabilen üretimi sakin, statik günlük yaşam içinde görselleştiriyor.

Kullanıcı Puanları: 2.31 ( 8 votes)
71
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi