42 One Dream Rush, Snake Eyes, The Addiction gibi filmleriyle bilinen, yönetmenlikte tercihlerini genellikle bağımsız ve ucuz yapımlardan yana kullanan ve yer yer b-filmleri estetiğine öykünen yönetmen Abel Ferrara’nın bu güne kadar gerçekleştirdiği en büyük ve önemli projelerden olan Pasolini, ünlü İtalyan yönetmen Pier Paolo Pasolini’nin son günlerine ve ölümüne odaklanan orta düzey bir biyografik-dram olarak dikkat çekiyor.

Abel Ferrara’nın Maurizio Braucci ile beraber kaleme aldığı senaryo, sakin bir doğrultuda ilerliyor. Pasolini’nin daha çok röportajları ve yazdıkları üzerinden kişiliği ve düşüncelerine dair çıkarımlar yapılmasına olanak sunan film, bir taraf tutmadan objektif bir portre sunuyor seyirciye. Hem hikaye, hem de görüntü kurgusunun çok başarılı olduğunu, gerçekle hayalin birbiriyle olan bağlantısının çok ustaca işlendiğini belirtmeliyiz.

Filmin en güzel özelliği, Pasolini’yi anlatırken, onu yüceltmek gibi bir çabaya girmemesi. Evet karşımızda epik bir karakter, bir isim var ama aynı zamanda o da insan ve tıkandığı noktalar, çıkmazlar içine girebiliyor. Alt açıdan yüceltilmiş bir ifadeyle konuşurken, karşısındaki gazetecinin sorduğu bir soru karşısında cevap vermek istememesi ve röportajı sonlandırması bölümü ilk anda fazla bir şey vermiyormuş gibi gözükse de filmin bana kalırsa Pasolini’ye dair en net söyleme sahip olduğu sahne.

Sadizmin babası olarak kabul edilen Marquis de Sade’in eserlerini sinemaya uyarlayabilecek kadar gözü kara olan Pasolini’nin ahlak ve siyasi duruşuna göre söylemlerini daha sınırlı seviyede tutan film, muhtemelen biraz daha ilgi çekici olmak adına yönetmenin eşcinsel kimliğini vurgulama konusunda daha geniş davranmış. Bu tutuma rağmen Pasolini’nin gençlik yıllarında bir grup erkeğe oral seks yaptığı sahnedeki ışık kullanımı o kadar başarılı ki, sahne biyografik bir filmde hak ettiğinden fazla yere sahip olsa da barındırdığı estetik güzellik ile kendini aklayabiliyor.

Filmin finalinde, Pasolini’nin öldürüldüğü bölüm şiddeti kullanma ve gösterme açısından yönetmenin genel tarzına yakın olup, rahat ilerlese de anlatı olarak biraz sağlıksız. “Salo yada Sodom’un 120 Günü” filmini çektikten hemen sonraki döneminde, bir akşam ilişkisi olduğu bir genç ve arkadaşları tarafından dövülüp, kafasının üzerinden arabayla geçilerek öldürülen yönetmenin ölümü, her zaman devlet yada farklı grupların bir infazı olma ihtimalini barındırıp dillendirilse de, filmde bu sahne daha çok bir yankesicilik ve gasp olayı gibi yansıtılmış. Yönetmen, en yüksek sesle söylemini vermesi gereken noktada, herhangi bir kurum yada kitlenin tepkisinden çekinmiş olacak ki sizi kanlar içinde bir cesetle baş başa bırakıyor ve kaderci bir izlenim yaratıyor. Yönetmene ve hikayesine hakim değilseniz, o ölüme dair gerçekçi derin bir çıkarım yapabilmeniz neredeyse imkansız.

Oynadığı her karaktere küçük, büyük demeden hakkıyla hayat veren Willem Dafoe, Pasolini gibi bir ismi canlandırma konusunda da hiç zorluk yaşamamış. Yönetmenin kendi filmlerinden görüntülerin ve yeniden canlandırmaların yer aldığı film, en büyük takdiri sinematografisiyle hak ediyor. Müzik ve görüntüler filmden alınan zevki bir hayli yukarı çekiyor. Büyük yönetmeni anlatabilmek için yeterli güce sahip olmayan film, Pasolini’nin hayatının kısa bir dönemine odaklanan bir deneme niteliğinde.

42 One Dream Rush, Snake Eyes, The Addiction gibi filmleriyle bilinen, yönetmenlikte tercihlerini genellikle bağımsız ve ucuz yapımlardan yana kullanan ve yer yer b-filmleri estetiğine öykünen yönetmen Abel Ferrara’nın bu güne kadar gerçekleştirdiği en büyük ve önemli projelerden olan Pasolini, ünlü İtalyan yönetmen Pier Paolo Pasolini’nin son günlerine ve ölümüne odaklanan orta düzey bir biyografik-dram olarak dikkat çekiyor. Abel Ferrara’nın Maurizio Braucci ile beraber kaleme aldığı senaryo, sakin bir doğrultuda ilerliyor. Pasolini’nin daha çok röportajları ve yazdıkları üzerinden kişiliği ve düşüncelerine dair çıkarımlar yapılmasına olanak sunan film, bir taraf tutmadan objektif bir portre sunuyor seyirciye. Hem hikaye, hem de görüntü kurgusunun çok başarılı olduğunu, gerçekle hayalin birbiriyle olan bağlantısının çok ustaca işlendiğini belirtmeliyiz. Filmin en güzel özelliği, Pasolini’yi anlatırken, onu yüceltmek gibi bir çabaya girmemesi. Evet karşımızda epik bir karakter, bir isim var ama aynı zamanda o da insan ve tıkandığı noktalar, çıkmazlar içine girebiliyor. Alt açıdan yüceltilmiş bir ifadeyle konuşurken, karşısındaki gazetecinin sorduğu bir soru karşısında cevap vermek istememesi ve röportajı sonlandırması bölümü ilk anda fazla bir şey vermiyormuş gibi gözükse de filmin bana kalırsa Pasolini’ye dair en net söyleme sahip olduğu sahne. Sadizmin babası olarak kabul edilen Marquis de Sade’in eserlerini sinemaya uyarlayabilecek kadar gözü kara olan Pasolini’nin ahlak ve siyasi duruşuna göre söylemlerini daha sınırlı seviyede tutan film, muhtemelen biraz daha ilgi çekici olmak adına yönetmenin eşcinsel kimliğini vurgulama konusunda daha geniş davranmış. Bu tutuma rağmen Pasolini’nin gençlik yıllarında bir grup erkeğe oral seks yaptığı sahnedeki ışık kullanımı o kadar başarılı ki, sahne biyografik bir filmde hak ettiğinden fazla yere sahip olsa da barındırdığı estetik güzellik ile kendini aklayabiliyor. Filmin finalinde, Pasolini’nin öldürüldüğü bölüm şiddeti kullanma ve gösterme açısından yönetmenin genel tarzına yakın olup, rahat ilerlese de anlatı olarak biraz sağlıksız. “Salo yada Sodom’un 120 Günü” filmini çektikten hemen sonraki döneminde, bir akşam ilişkisi olduğu bir genç ve arkadaşları tarafından dövülüp, kafasının üzerinden arabayla geçilerek öldürülen yönetmenin ölümü, her zaman devlet yada farklı grupların bir infazı olma ihtimalini barındırıp dillendirilse de, filmde bu sahne daha çok bir yankesicilik ve gasp olayı gibi yansıtılmış. Yönetmen, en yüksek sesle söylemini vermesi gereken noktada, herhangi bir kurum yada kitlenin tepkisinden çekinmiş olacak ki sizi kanlar içinde bir cesetle baş başa bırakıyor ve kaderci bir izlenim yaratıyor. Yönetmene ve hikayesine hakim değilseniz, o ölüme dair gerçekçi derin bir çıkarım yapabilmeniz neredeyse imkansız. Oynadığı her karaktere küçük, büyük demeden hakkıyla hayat veren Willem Dafoe, Pasolini gibi bir ismi canlandırma konusunda da hiç zorluk yaşamamış. Yönetmenin kendi filmlerinden görüntülerin ve yeniden canlandırmaların yer aldığı film, en büyük takdiri sinematografisiyle hak ediyor. Müzik ve görüntüler filmden alınan zevki bir hayli yukarı çekiyor. Büyük yönetmeni anlatabilmek için yeterli güce sahip olmayan film, Pasolini’nin hayatının kısa bir dönemine odaklanan bir deneme niteliğinde.

Yazar Puanı

Puan - 66%

66%

Büyük yönetmeni anlatabilmek için yeterli güce sahip olmayan film, Pasolini’nin hayatının kısa bir dönemine odaklanan bir deneme niteliğinde.

Kullanıcı Puanları: İlk sen puanla!
66
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi