Sofia Coppola ile Baba 3 filmiyle tanışmıştım. Oyunculuğu etkileyicilikten o kadar uzak gelmişti ki ister istemez birçok insan gibi babası Francis Ford Coppola’dan torpilli olduğunu düşünmüştüm. Filmden on yıl sonra başladığı uzun metraj yönetmenlik kariyeri ise bu düşüncemin yanlışlığını kanıtladı. Özellikle The Virgin Suicides ve Lost in Translation gibi modern başyapıtlar, iyi filmler olmaları dışında yeni bir yönetmen sinemasının doğuşunu müjdeliyorlardı.

Araya bir on yıl daha girdi, yönetmenin son eseri Pırıltılı Hayatlar (The Bling Ring) sinemalarımıza arz-ı endam etti. 2008’de Los Angeles’ta yaşayan yedi gencin, zengin şöhretlerin evlerine girip hırsızlık yapmalarından yola çıkan film, konuyu benzer bir şekilde perdeye yansıtıyor. Bu sefer aynı lisede okuyan beş gencin, şöhretlerin evlerine girmeleri ve çaldıkları eşyaların bir kısmını kullanıp bir kısmını satarak hayatlarını sürdürmeleri anlatılıyor.

Coppola, genç karakterler üzerinden derdini anlatmayı seven bir yönetmen. Bling Ring olayı da açıkçası onun için biçilmiş bir kaftan. Kamerasını bu sefer Amerikan kültürünün yozlaştırdığı hayatlara çevirirken, karakterler ile arasına belirli bir mesafe koymayı ihmal etmiyor. Tek bir kişiye odaklanmak yerine bir grubun hikayesini anlatıyor ama bunu da bilinçli bir tercih olarak kullanıyor. Asıl hedefin hakim ruhu yansıtmak olduğu söylenebilir. Şöhret ile dışlanmışlık arasındaki keskin çizginin muğlaklaştığı noktalarda karakterleri yargılamak yerine onları anlamaya çalışmak, yönetmenin insancıl sinemasının önemli noktalarından biri olarak göze çarpıyor.

the-bling-ring

Hayatta tutunmak için “markalaşmak” zorunda olan, kendilerini kuşatan kültür ile aile baskısı arasında sıkışan, hatta bulundukları okul itibariyle kendi deyimleriyle “sürgünde” olan bu gençlerin kaybedecekleri bir şey olmadığını hatta kazanacakları çok şey olduğunun farkına varıyoruz. Öyle ki gençlerin bu duyguları şöhret sahibi kişiler tarafından okşanıyor ve kışkırtılıyor. Çünkü kilitlenmeyen kapılar ve arabalar bir bakıma tüketimin vardığı son noktayı gösteriyor. Çalınan marka ürünlerin bir değeri yok, yerleri kolayca yenileri ile doldurulabiliyor. Markalaşma sürecinin zirvesi ise Facebook. Burada yapılan paylaşımlarla, yaratılan sahte hayatın çevre tarafından olumlanması bir yana sosyal medyanın suç işleyen kişilerin takibinde nasıl kullanıldığı da gözler önüne seriliyor. Müzik kullanımı ise bilinçli olarak R&B ve hip-hop ağırlıklı giderek sınıfsal farklılıkların altı kabaca çiziliyor.

Bu mesafeli yaklaşım ve karakter kullanımı Coppola’nın sinemasal özelliklerini yansıtmakla birlikte yönetmen sinemasının üstüne yeni bir tuğla koyamıyor. Filmin çekimlerinden sonra hayatını kaybeden görüntü yönetmeni Harry Savides’in ışık-karanlık zıtlığını çok iyi kullanması ve parıltılı yaşamların bir yanılsamadan ibaret olduğuna dair yaptığı vurgu, bir artı olarak kabul edilebilir ama markalara aşırı yer verilmesi ve karakterlerin dönüşümleri, yine mesafeli yaklaşım nedeniyle beklenen etkiyi gerçekleştirmiyor. Hırsızlık sahnelerinin gereksiz derecede uzatılması, akıllara bir dönem MTV’de yayınlanan ve ünlülerin evlerini nasıl döşedikleri hakkında önemli (!) bilgiler veren Cribs programını getiriyor. Özellikle bu yıla damgasını vuran Bahar Tatili (Spring Breakers)’ni düşündüğümüzde çarpıcılıktan uzak kalınması bir hata olarak algılanabilir. Tüketim ve medya kültürü üzerine o kadar çok yapım izliyoruz ki Parıltılı Hayatlar, bu konuya yönetmenin alışageldiğimiz bakışından fazlasını sunamıyor.

İzlemeye değer mi? Evet. Peki yeni bir Coppola harikası mı? Bir sonraki filmi beklemek zorundayız.

Sofia Coppola ile Baba 3 filmiyle tanışmıştım. Oyunculuğu etkileyicilikten o kadar uzak gelmişti ki ister istemez birçok insan gibi babası Francis Ford Coppola’dan torpilli olduğunu düşünmüştüm. Filmden on yıl sonra başladığı uzun metraj yönetmenlik kariyeri ise bu düşüncemin yanlışlığını kanıtladı. Özellikle The Virgin Suicides ve Lost in Translation gibi modern başyapıtlar, iyi filmler olmaları dışında yeni bir yönetmen sinemasının doğuşunu müjdeliyorlardı. Araya bir on yıl daha girdi, yönetmenin son eseri Pırıltılı Hayatlar (The Bling Ring) sinemalarımıza arz-ı endam etti. 2008’de Los Angeles’ta yaşayan yedi gencin, zengin şöhretlerin evlerine girip hırsızlık yapmalarından yola çıkan film, konuyu benzer bir şekilde perdeye yansıtıyor. Bu sefer aynı lisede okuyan beş gencin, şöhretlerin evlerine girmeleri ve çaldıkları eşyaların bir kısmını kullanıp bir kısmını satarak hayatlarını sürdürmeleri anlatılıyor. Coppola, genç karakterler üzerinden derdini anlatmayı seven bir yönetmen. Bling Ring olayı da açıkçası onun için biçilmiş bir kaftan. Kamerasını bu sefer Amerikan kültürünün yozlaştırdığı hayatlara çevirirken, karakterler ile arasına belirli bir mesafe koymayı ihmal etmiyor. Tek bir kişiye odaklanmak yerine bir grubun hikayesini anlatıyor ama bunu da bilinçli bir tercih olarak kullanıyor. Asıl hedefin hakim ruhu yansıtmak olduğu söylenebilir. Şöhret ile dışlanmışlık arasındaki keskin çizginin muğlaklaştığı noktalarda karakterleri yargılamak yerine onları anlamaya çalışmak, yönetmenin insancıl sinemasının önemli noktalarından biri olarak göze çarpıyor. Hayatta tutunmak için “markalaşmak” zorunda olan, kendilerini kuşatan kültür ile aile baskısı arasında sıkışan, hatta bulundukları okul itibariyle kendi deyimleriyle “sürgünde” olan bu gençlerin kaybedecekleri bir şey olmadığını hatta kazanacakları çok şey olduğunun farkına varıyoruz. Öyle ki gençlerin bu duyguları şöhret sahibi kişiler tarafından okşanıyor ve kışkırtılıyor. Çünkü kilitlenmeyen kapılar ve arabalar bir bakıma tüketimin vardığı son noktayı gösteriyor. Çalınan marka ürünlerin bir değeri yok, yerleri kolayca yenileri ile doldurulabiliyor. Markalaşma sürecinin zirvesi ise Facebook. Burada yapılan paylaşımlarla, yaratılan sahte hayatın çevre tarafından olumlanması bir yana sosyal medyanın suç işleyen kişilerin takibinde nasıl kullanıldığı da gözler önüne seriliyor. Müzik kullanımı ise bilinçli olarak R&B ve hip-hop ağırlıklı giderek sınıfsal farklılıkların altı kabaca çiziliyor. Bu mesafeli yaklaşım ve karakter kullanımı Coppola’nın sinemasal özelliklerini yansıtmakla birlikte yönetmen sinemasının üstüne yeni bir tuğla koyamıyor. Filmin çekimlerinden sonra hayatını kaybeden görüntü yönetmeni Harry Savides’in ışık-karanlık zıtlığını çok iyi kullanması ve parıltılı yaşamların bir yanılsamadan ibaret olduğuna dair yaptığı vurgu, bir artı olarak kabul edilebilir ama markalara aşırı yer verilmesi ve karakterlerin dönüşümleri, yine mesafeli yaklaşım nedeniyle beklenen etkiyi gerçekleştirmiyor. Hırsızlık sahnelerinin gereksiz derecede uzatılması, akıllara bir dönem MTV’de yayınlanan ve ünlülerin evlerini nasıl döşedikleri hakkında önemli (!) bilgiler veren Cribs programını getiriyor. Özellikle bu yıla damgasını vuran Bahar Tatili (Spring Breakers)’ni düşündüğümüzde çarpıcılıktan uzak kalınması bir hata olarak algılanabilir. Tüketim ve medya kültürü üzerine o kadar çok yapım izliyoruz ki Parıltılı Hayatlar, bu konuya yönetmenin alışageldiğimiz bakışından fazlasını sunamıyor. İzlemeye değer mi? Evet. Peki yeni bir Coppola harikası mı? Bir sonraki filmi beklemek zorundayız.

Yazar Puanı

Puan - 65%

65%

Kullanıcı Puanları: İlk sen puanla!
65
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi