Her yeni filmiyle büyük bir heyecana sebep olan Amerikan sinemasının ustalarından Martin Scorsese’nin son işi Para Avcısı (The Wolf of Wall Street), ödül sezonunun favorilerinden olamasa da Scorsese filmlografisinin üst sıralarında yer alabilecek yetkinlikte bir eser. Yönetmenin gerçek bir hikayeden yola çıkarak sinemaya aktardığı otobiyografi; Amerikan borsasında önce komisyoncu ardından da Stratton Oakmont’ın ceosu olan, hırsı ve sefahate düşkünlüğüyle de tanınan Jordan Belfort’un sansasyonel hayatını mercek altına alıyor. 3 saatlik süresiyle Scorsese’nin bir meydan okumaya dönüştürdüğü film, en iyi film ve en iyi yönetmen dahil 5 dalda Oscar adayı…

‘Yurttaş Kane’vari açılış

Yurttaş Kane’in dillere destan açılış sekansı Scorsese’ye ilham vermiş olmalı. Sahte biyografi olarak adlandırabileceğimiz Yurtaş Kane’de anlatıcı ses, Kane’in başarı öyküsünü aktarırken karakterle ilgili de pek çok şey söylüyordu. Benzer biçimde bir anlatıcı ses kullanan Scorsese, hemen hamlesini yapıyor. Anlatıcı sesi devre dışı bırakıp, kendi hikayesini ana karakterimizin ağzından anlattırmaya koyuluyor. Kane ve Belfort’un başarı öyküleri arasındaki temel fark ise başarıyı elde etme yöntemleri. İki karakteri karşılaştırmak yersiz olacaktır, zaten bir karşılaştırma yaptığımız da söylenemez. Burada önemli nokta açılışta benzer bir izlek tutturan iki filmin farklı yöntemler kullanması. İki yükseliş hikayesi ancak Jordan Belfort’unkinin örnek alınabilecek bir tarafı yok.

The Wolf of Wall Street - Filmloverss 1

Samimi bir biyografi

Kariyerinin en cesur filmine imza atan Scorsese, bu cesareti Jordan Belfort’un otobiyografik eserinden alıyor. Belfort’un yaşadıklarını samimiyetle kağıda döktüğünü, Scorsese’nin de aynı samimiyetle peliküle aktardığını söyleyebiliriz. Filmi incelerken Belfort üzerinden gitmek gerekiyor. Sıfırdan başlayıp, ticari zekasını kullanarak zirveye çıkan, hırslı, tutkulu ve hayatını yaşamak isteyen bir karakter o. Klasik işine bağımlı bir iş adamı değil, aksine bağımlıkları uyuşturucu, alkol ve seksten ibaret bir adam. Bu yönü de hızlı düşüşüne çanak tutuyor. Ama asıl mesele Belfort’un bir düzenbaz olması. İllegal yollardan kısa zamanda bir milyoner olup, adını duyuran, sükse yapan Belfort, iş dünyasında olduğu gibi FBI’ın da dikkatini çekince paçayı kurtaramıyor.

Uzun süresini doldurmakta zorlanmıyor

The Wolf of Wall Street’te Scorsese, yine suç dünyasına odaklanıyor ancak, bu kez yönünü hem Amerikan ekonomisinin kalbi olan Wall Street’e çeviriyor hem de klasik suç-komedisi tanımının dışına çıkıp biyografik suç-komedisi gibi ilginç bir karışımın hakkını veriyor. Özellikle ana karakterimiz Jordan Belfort’un iç sesini kullanarak hikayesini anlatması, biyografik film akışı için uygun, otobiyografik bir eser içinse tam isabet olmuş. Olmasa da olurmuş diyebileceğimiz birkaç işlevsiz sahne dışında Belfort’u ve etrafındaki yalan dünyayı 3 saat boyunca kontrolü kaybetmeden anlatabilmek ise elbette Scorsese’nin başarısı. Filmin pek çok unutulmaz anı ve Leonardo DiCaprio ile Jonah Hill’in göz alıcı performansları dikkatinizin dağılmasına olanak tanımıyor.

Oscar hikaye, Scorsese şahane!

Oliver Stone klasiği Wall Street’e de selam çakan Scorsese, kirli, samimiyetsiz ve yalan dolanla dolu bir dünyayı olabildiğince samimi ve güçlü bir sinematografiyle anlatmayı başarıyor. Akademiye yaranamayan Scorsese’nin son işi; 86. Oscar Ödülleri’nden muhtemen eli boş dönecek, içeriği ve cesur anlatımıyla da birçok sinemaseverin mesafeli yaklaşmasına sebep olacaktır. Bana kalırsa The Wolf of Wall Street, Martin Scorsese’ye olan hayranlığınızı pekiştirecek ve izledikten sonra geri dönmek isteyeceğiniz bir “True Story” filmi olmuş.

Her yeni filmiyle büyük bir heyecana sebep olan Amerikan sinemasının ustalarından Martin Scorsese’nin son işi Para Avcısı (The Wolf of Wall Street), ödül sezonunun favorilerinden olamasa da Scorsese filmlografisinin üst sıralarında yer alabilecek yetkinlikte bir eser. Yönetmenin gerçek bir hikayeden yola çıkarak sinemaya aktardığı otobiyografi; Amerikan borsasında önce komisyoncu ardından da Stratton Oakmont’ın ceosu olan, hırsı ve sefahate düşkünlüğüyle de tanınan Jordan Belfort’un sansasyonel hayatını mercek altına alıyor. 3 saatlik süresiyle Scorsese’nin bir meydan okumaya dönüştürdüğü film, en iyi film ve en iyi yönetmen dahil 5 dalda Oscar adayı… ‘Yurttaş Kane’vari açılış Yurttaş Kane’in dillere destan açılış sekansı Scorsese’ye ilham vermiş olmalı. Sahte biyografi olarak adlandırabileceğimiz Yurtaş Kane’de anlatıcı ses, Kane’in başarı öyküsünü aktarırken karakterle ilgili de pek çok şey söylüyordu. Benzer biçimde bir anlatıcı ses kullanan Scorsese, hemen hamlesini yapıyor. Anlatıcı sesi devre dışı bırakıp, kendi hikayesini ana karakterimizin ağzından anlattırmaya koyuluyor. Kane ve Belfort’un başarı öyküleri arasındaki temel fark ise başarıyı elde etme yöntemleri. İki karakteri karşılaştırmak yersiz olacaktır, zaten bir karşılaştırma yaptığımız da söylenemez. Burada önemli nokta açılışta benzer bir izlek tutturan iki filmin farklı yöntemler kullanması. İki yükseliş hikayesi ancak Jordan Belfort’unkinin örnek alınabilecek bir tarafı yok. Samimi bir biyografi Kariyerinin en cesur filmine imza atan Scorsese, bu cesareti Jordan Belfort’un otobiyografik eserinden alıyor. Belfort’un yaşadıklarını samimiyetle kağıda döktüğünü, Scorsese’nin de aynı samimiyetle peliküle aktardığını söyleyebiliriz. Filmi incelerken Belfort üzerinden gitmek gerekiyor. Sıfırdan başlayıp, ticari zekasını kullanarak zirveye çıkan, hırslı, tutkulu ve hayatını yaşamak isteyen bir karakter o. Klasik işine bağımlı bir iş adamı değil, aksine bağımlıkları uyuşturucu, alkol ve seksten ibaret bir adam. Bu yönü de hızlı düşüşüne çanak tutuyor. Ama asıl mesele Belfort’un bir düzenbaz olması. İllegal yollardan kısa zamanda bir milyoner olup, adını duyuran, sükse yapan Belfort, iş dünyasında olduğu gibi FBI’ın da dikkatini çekince paçayı kurtaramıyor. Uzun süresini doldurmakta zorlanmıyor The Wolf of Wall Street’te Scorsese, yine suç dünyasına odaklanıyor ancak, bu kez yönünü hem Amerikan ekonomisinin kalbi olan Wall Street’e çeviriyor hem de klasik suç-komedisi tanımının dışına çıkıp biyografik suç-komedisi gibi ilginç bir karışımın hakkını veriyor. Özellikle ana karakterimiz Jordan Belfort’un iç sesini kullanarak hikayesini anlatması, biyografik film akışı için uygun, otobiyografik bir eser içinse tam isabet olmuş. Olmasa da olurmuş diyebileceğimiz birkaç işlevsiz sahne dışında Belfort’u ve etrafındaki yalan dünyayı 3 saat boyunca kontrolü kaybetmeden anlatabilmek ise elbette Scorsese’nin başarısı. Filmin pek çok unutulmaz anı ve Leonardo DiCaprio ile Jonah Hill’in göz alıcı performansları dikkatinizin dağılmasına olanak tanımıyor. Oscar hikaye, Scorsese şahane! Oliver Stone klasiği Wall Street’e de selam çakan Scorsese, kirli, samimiyetsiz ve yalan dolanla dolu bir dünyayı olabildiğince samimi ve güçlü bir sinematografiyle anlatmayı başarıyor. Akademiye yaranamayan Scorsese’nin son işi; 86. Oscar Ödülleri’nden muhtemen eli boş dönecek, içeriği ve cesur anlatımıyla da birçok sinemaseverin mesafeli yaklaşmasına sebep olacaktır. Bana kalırsa The Wolf of Wall Street, Martin Scorsese’ye olan hayranlığınızı pekiştirecek ve izledikten sonra geri dönmek isteyeceğiniz bir “True Story” filmi olmuş.

Yazar Puanı

Puan - 90%

90%

Kullanıcı Puanları: 2.5 ( 6 votes)
90
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi