Önceki Sayfa1 / 4Sonraki Sayfa

Latin Amerika, yakın tarihi, toplumu ve sineması açısından barındırdığımız ortaklıklar sayesinde, tüm farkların bilincine rağmen, çoğu zaman hissiyatı ile kolayca özdeşleşebildiğimiz bir kültürdür. Bense bu ilişkinin sadece küçük bir noktasına değineceğim bu yazıda. Şilili yönetmen Pablo Larraín’in dikta rejimindeki insana bakan bu isimsiz ve kasıtsız üçlemesi, bazen absürt gelebilecek şekilde kara mizahla yoğrulduğu için yabancılaşma etkisi yaratması muhtemel olsa da, hiç de yabancı olmadığımız temel ruh halini çok net bir şekilde içimize işler.

Şili sineması dendiğinde kuşkusuz akla gelen ilk isim, politik metinleri olabilecek en egzantrik, sürreal ve şiirsel formlarda aktarmasıyla Dünya sinemasında her zaman çok önemli bir yere sahip olacak olan Alejandro Jodorowsky’dir. Fakat tüm engellere rağmen Şili sineması, Helvio Soto (Il pleut sur Santiago, 1975) Patricio Guzmán (Salvador Allende, 2004 – Nostalgia for Light, 2011), Sebastián Lelio (Gloria, 2012), Andrés Wood (Machuca, 2004 – Violet Went to Heaven, 2011) ve Sebastián Silva (The Maid, 2009) gibi yönetmenlere hayat vermiştir. 1976 doğumlu genç yönetmen Pablo Larraín de, geçmişin yaralarını kendi perspektifinden sunmayı, bir görevden ziyade, ihtiyaç olarak beyazperdenin gücü ile sunmayı seçenlerden ve Şili sinemasının çağdaş ve uluslararası platformlarda yükselen seslerinden yalnızca biri, ama kesinlikle en akla kazınmış olanı. Şilili yönetmenlerin genelinin buluştuğu ortak nokta –birçok ulus, bilhassa Latin Amerika, sinemasında görebileceğimiz gibi–politik içerikleri görünür kılmalarıdır. Çünkü geçmiş, hasretle anılan bir nostalji değil, bugüne dek izleri silinmeyen bir acının kaynağıdır onlar için. 11 Eylül 1973 birçok belgeselin konusu olmanın yanı sıra, Il pleut sur Santiago ve Machuca gibi birçok kurmaca filmin de ilham kaynağı olmuştur, çünkü 17 sene sürecek diktatörlüğün, işkencelerin, katliamların, sürgünlerin ve bastırılmışlığın başlangıç tarihidir Şili için. Tarihte ilk kez demokratik yollarla seçilen sosyalist Salvador Allende hükümeti, Amerika Birleşik Devletleri destekli neoliberalizm harekatının Şili temsilciliği için seçilen isim sağ görüşlü General Pinochet tarafından devrilir. Darbecilerin kaynaklarına göre intihar eden Allende’nin ölümü ile önce cunta hükümetine sonra da devlete başkanlık eden Pinochet, artık şaşıramadığımız bir gerçek olarak sayısız sempatizanı olan bir diktatördür, ama birçokları için her şeyden önce Şili’nin karanlık günlerinin en büyük sorumlusudur. Yaşananları, hissedilenleri iki cümleyle özetlemek mümkün değil elbette, fakat dünyanın diğer ucunda benzer bir kolektif hafızanın içinde olarak, Şili halkının halet-i ruhiyesiyle empati kurabiliriz, hem de hiç güçlük çekmeden. Bunu belirtmemin tek sebebi ise, bu sosyopolitik durumun, birebir tanık olduğumuz veya bildiğimiz şekilde, sinemadan bağımsız asla ele alınamayacağının altını çizmek, Larraín sinemasına da böyle bakılması gerektiğini hatırlatmaktır.

60’lar Yeni Şili sinemasını doğurmuş ve büyük heyecanlar yaratmışken, 73 Darbesi özgür sinemanın ölüm çanlarını çalmıştır ülkede. Birçok önemli ve gelecek vadeden yönetmen sürülmüş, sinemalarda Hollywood filmlerinden başka bir seçenek bulunması neredeyse mümkün kılınmamıştır . İşte bu yüzden Şili sineması, ya doğrudan o günlere döner de hesap sorar ya da bugünde kalıntılarına bakar bu karanlık günlerin. Dikta rejimi, altında konuşmaya çalışan herkese yaptığı gibi sinemanın da üstüne basmış ve silahla canını aldıkları kadar kolay olmasa da, sinemayı öldürmeye teşebbüs etmiştir. Geç olsun güç olmasın, her şeyin olduğu gibi, diktanın da bir sonu vardır elbet. Rejimle beraber dolaylı da olsa Şili halkının evlerinde ağırlamak zorunda kaldıkları Amerika, kapitalizmi geri verilemeyecek şekilde ‘armağan’ etmişken; sinemacılar en azından artık geride bırakılmaya çalışan baskı rejimi yaralarını kapatmaya çalışırken küllerinden doğar ve – aslında hepimizin ortak derdi olarak – Hollywood’un gölgesinden çıkmak adına sağlam adımlar atmaya başlar. 1992 yılında yapılacak uzun metrajların çoğuna ilk adımda destek olmak için kurulan ulusal fon (Fondart) ile yeniden yaratmaya başlayan Şili, 2000’li yıllara gelindiğinde uluslararası tanınırlık kazanan film sayısını artırmaya başlamış ve sinemasını beslemiştir. Gael Garcia Bernal’in Meksika ve Latin Amerika sinemasına sunduğu yapım desteği gibi, Pablo Larraín’in de Gloria gibi buralara kadar sesini ulaştıran filmlerin yapımını üstlenen şirketi Fábula ile daha birçok önemli filmin oluşumuna, önemli yönetmenin doğuşuna destek olacağını öngörebiliriz. Şili sinemasına uzanmak belki ilk tercihiniz olmayabilir bugün, fakat Larraín’in – bu üçlemenin de son filmi olan – No (2012) ile Şili’ye ilk kez Yabancı Film dalında Oscar adaylığı getirmiş olması gibi, genç, dinamik ve giderek adından söz ettirmeye başlayan bu sinemaya, filmler kat kat birikmeden dalmanızı tavsiye ederim.

pablo-larrain-filmloverss

Pinochet destekçisi sağ tabanlı Bağımsız Demokratik Birlik Partisi başkanlığını yapmış Hernán Larraín ve yine sağ tabanlı Sebastián Piñera hükümetinde bakanlık yapmış Magdalena Matte’nin oğulları olarak dünyaya gelen Pablo Larraín,filmografisinde, içine doğduğu bu geçmişin acı dolu yükünü, genelde başlangıç noktası olduğu üzere önce ailesinin sonra da rejimin karşısına geçerek yapısal bir çözümleme yaptığını görürüz. Sosyal kurumların çürümüş tahtalarına basar ve dokunulmayanları çaresizce izlerken en çok kendisine dokunulan toplumun yarıklarının içinden selamlar bizi filmlerinde Larraín. İlk uzun metrajı Fuga (2006) ile psikiyatri ve deliliğe dil uzatırken, üçlemesi ile kültür endüstrisi ve politik rejimin birey üzerindeki kaçınılmaz yansımalarından gördüğümüz yaralara parmak basar. Geçtiğimiz senenin en akılda kalan filmlerinden El Club’a da imza atan Larraín, bu sefer görünürde politik geçmişin izlerini incelemeyi bırakır ve Katolik kilisesinden pedofiliye uzanıp gücün ve ideolojilerin yozlaşmış karanlıklarına dalar. Yönetmenin bir sonraki filmi Neruda (2016) ise izleyicisini, 40’lı yıllara, komünist şair Pablo Neruda’nın yamacına götürecek. Hemen ardından Amerika’ya uzanarak Kennedy suikastı günlerinde Jacqueline Kennedy’yi beyazperdeye taşıyacağı Jackie’yi  (2017) beklemek kalıyor bize de. Hayalindeki Scarface uyarlamasını ise ne zaman izleriz bilinmez, ama gözümüzü yollara dökmeyeceğimizi umarım.

Burada ele alacağım üç film ise, Larraín’in aslında üçleme niyetiyle başlamadığı, ama bıraktığı izlerle hem onun hem de Şili’nin en büyük dertlerinden biri olmaya devam eden Pinochet rejiminin farklı zamanlarını incelemekten kendini alamadığı, sonunda da bir bütün oluşturduklarını gördüğü – ve görebildiğimiz –için üçleme olarak kabul edilebilir. Filmografisine ve bilhassa bu üç filme yayılan satirik dil, yaşanılan insanlık dışı ihlalleri göstermedeki gücü çok önemli bir yer tutarken, havada asılı kalan planları, klostrofobik kamerası ve ruh halini en doğru şekilde yansıtan renkleri ile bu bakışı sinematik anlamda güçlü kılacak şekilde besleyerek destek olan sinematograf Sergio Armstrong da üçlemenin önemli demirbaşlarındandır. Pinochet diktası altındaki Şili’yi gösteren bu üç filmde, Larraín hikayelerini, doğrudan politik çerçeve içinde sunsa da bireydeki yansımaları odak noktasına koyarak daha da güçlendirir.


Önceki Sayfa1 / 4Sonraki Sayfa
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi