Sinema tarihine az buçuk aşina olan herkesin bildiği Cahiers du cinema dergisinden doğan Fransız Yeni Dalgası ve her biri daha sonra yollarına ayrı olarak devam eden onlarca yönetmenin arasında özellikle ikisi göze çarpar: Jacques Rivette ve Pascal Bonitzer. Ağırlıklı olarak Bonitzer’in senaryolarını yazıp Rivette’in çektiği filmler arasında; La belle noiseuse, Va savoir, La bande des quatre, L’amour par terre ve daha niceleri vardır. Ama hiç kuşkusuz Jacques Rivette denince de akla hemen, yaklaşık 12 saatlik Out 1: Spectre gelir. Bu film, belki de biraz, edebiyat dünyasındaki James Joyce’un yazdığı Ulysses’e benzer; herkes bilir ama kimse izlememiş/okumamıştır. Peki bu filmi/kitabı böylesine uzun ve zorlu yapan nedir? Yalnızca uzun olması onu zorlu yapmaz elbette, belli ki burada bazı başka etmenlerde vardır.

Out 1: Spectre’yi çok farklı şekillerde anlamak ve de yorumlamak mümkün. Bu yüzden filmi gerçekten anlamanın yolu, en temelde tüm bu anlamaların ve de yorumlamaların zemini olarak, onların çıkıp da fışkırdıkları kaynak olarak, o yarı açılmış ağzından zifiri karanlığın gözüktüğü mağaraya girmekte yatmaktadır. O halde burada işimize yarayacak yegane kavram şudur: Zeitgeist – Zamanın ruhu.

Bu kavram esasen Hegel’in üzerinde sıklıkla durduğu bir kavramdır. 1800 ile 1840 yılları arasında yayınlanan metinlerinde ve verdiği konferanslarında Geist’ın anlam minvalini açıklarken kullandığı yegane açıklama araçlarından biridir bu. Ama Zeitgeist’ın anlamına gelmeden önce, Out 1: Spectre özelinde çok önemli bir nokta vardır. Hemen her yorumda bahsedildiği şekliyle, evet, film 68 kuşağı üzerine her tür siyasi, ekonomik, toplumsal, psikolojik, kuramsal diyalogları bir araya getirmesiyle sanki o dönemin ruhunu yakalamaya çalışıyor gibidir. Peki bu nasıl mümkün olabilir? Bir “zamanın ruhunu” nasıl yakalayabilirsiniz? 68 kuşağının ruhu nedir?

Film izleyenlerin hemen ilk göreceği şey, bir melankoli ve gevezelik hali olacaktır. Film sanki 68 kuşağını değil de onun artıklarını anlatıyor gibidir ki birçok kişi bu yoruma katılacaktır; fakat oysa durum tam tersidir. 68 hareketleri, genellikle özdeşleştirildiği yer olan Paris’te değil Amerika’da başlamıştır ve ilk başlangıç aşamasında hiç de devrimsel ya da Maoist, Marxist bir anlamda değil, tersine tamamen parodi ve kafası güzellikle ortaya çıkmıştır. 68 kuşağının üzerine yükseldiği temelin esasında hiç de direnişle bir alakası yoktu, onların en temel istekleri gönüllerince ot içip sevişmekti. Buna karşı çıkan otoriteyle de tam da bir kafası güzelin hareketlerine uyacak şekilde umursamazca dalga geçiyor, hiç düşünmeden parodiler yaratıyorlardı. Örneğin bir polisi, üzerine çok da düşünmeden öldürebilirlerdi fakat bunun altında direnişçi ya da devrimsel bir ruh değil, umursamaz bir ruh vardı.

Zamanın Ruhu Olarak Out 1: Spectre

Haliyle otoriteye karşı olan bu tutumları bağlamında Marxist çevrenin bu hareketi sahiplenmesi uzun sürmedi ve elbette sonunda proletarya ayaklanması yaratmaya çalışıp büyük bir hüsranla karşılaşması da. Sonundaysa bugün dillere pelesenk olmuş “yitik 68 kuşağı” kavramı çıktı. Oysa tersine tam da bu hüsrandan sonra meydanlar boşaldığında geride kalan ot içiciler ve sevişgenlerdi esas 68 kuşağı ve onlar hiç de yitip gitmemişlerdi. İşte Hegel ve onun Zeitgeist kavramı ile Rivette’in Out 1: Spectre arasındaki bağlantı tam da burada kurulmaktadır. Eğer gerçekten 68 kuşağı ruhu buysa onu nasıl anlayabiliriz? Zeitgeist nasıl bir şeydir ki bize bir anlam sunma potansiyelini içinde taşıyabilir?

Zeitgeist esasen iki anlama sahiptir ki bu “zamanın ruhu” kavramında da belli belirsiz kendini gösterir: zamanın ruhu ama hangi zamanın ruhu? İlk anlam tam da bir kavram olarak zamandır, yani sonsuzca her yanı saran mutlak bir “zaman”ın ruhu. İkinci anlamsa, tam da “bu” zamanın, içinde bulunduğumuz “şimdiki” zamanın, o “an”ın ruhu. Bu noktada aslında kavramın çok muhteşem bir araç olduğunu hemen görebiliriz; Zeitgeist öyle bir kavramdır ki bize hem bir sonlu olarak sonsuzu, hem de sonlu içindeki onun sonsuzluğunu sunar. Zeitgeist hem parçaların hepsinin bir araya geldiği bir bütündür hem de her bir parçadaki, o parçanın bütünüdür; sıfırın sağında ve solunda sonsuza ıraksayan sonsuz büyükler ve sonsuz küçükler gibi…

Bu açıdan Hegel’in bu kavramı 1800’lerde üretmesi bir tesadüf değildir elbette ki. Çünkü sonsuz üzerine böylesine yoğun bir şekilde kafa yoranlar tam da Alman Romantikleriydi: Schlegel, Hölderlin, Novalis, Goethe, Schiller, Schelling, Fichte… Hegel… Çünkü onlar ne dine ne de bilime inanmaktaydılar, sonsuz büyüklükteki evren ve sonsuz büyüklükteki iç ruh içinde öylece atılmış olmalarının anlamı peşinde koşmaktaydılar. Onlar tam da Zeitgeist’ın arayıcıları ve de taşıyıcılarıydılar. Out 1: Spectre’nin yaptığı da işte tam da budur, o, bir kuşağın zamanda ve mekandaki sonsuzluğunu, zihindeki ve ruhtaki sonsuzluğunu anlamaya çalışmaktadır. Yapmaya çalıştığı şey hem evrenin sonsuzluğunu hem de tek bir insandaki o sonsuzluğu anlamaya çalışmaktır. Peki ama bunu nasıl yapar?

Zeitgeist öylesine görkemli bir şeydir ki sonsuz dahi onun kapsamına ulaşamaz. Çünkü o tam da “o an”ın, mutlak şimdinin sonsuzluğu kadar; “o an”ın, şimdinin içinde bulunduğu sonsuzluktur da aynı zamanda. Bu özellikle belgeselcilerin hiçbir zaman kaçıp kurtulamadıkları bir şeydir; zamanın ruhunu yakalamak isterler fakat sonunda ya tamamen kurgusal, esasen kendi ürünleri olan (sonlu) bir şeyler çıkartırlar ya da sonunda (sonsuzluğa karşı) pes ederler. İşte Out 1: Spectre bu ikisi arasında salınan bir konumdadır; ne kurgusal olacak kadar her şeyi bir anlam içine hapseder ne de asla yapamayacağını anlayıp pes eder.

Peki Out 1: Spectre gerçekten zamanın ruhunu yakalamış mıdır? “Zaman”ın ruhunu, 68 kuşağının zamanının ruhunu? Belki evet belki hayır. Ama her şeye rağmen o ruhun peşinden gittiği çok açıktır.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi