Filmografisi boyunca hep vasat filmlere imza atmış memur yönetmen Joseph Ruben’in yeni filmi The Ottoman Lieutenant’ın Imdb puanının 8.8 olduğu gözünüze çarpmıştır. Kuşkusuz ülke olarak en büyük başarılarımızdan biri Türkiye’yle alakalı bir filmin Imdb puanını politik tavrına göre 10 puanları basarak zirveye çıkarmak ya da 1 puanlara yüklenerek gelmiş geçmiş en kötü filmler arasına sokmak! “İlk Türk ve Amerikan ortak yapımı film” sloganıyla konuşulan film – kim bilir kaçıncı ilk- , Ben Kingsley ve Josh Hartnett gibi oyuncuların yanında Haluk Bilginer ve Selçuk Yöntem’in de yer almasıyla elbette milliyetçi duygularımızı harekete geçirdi. Gel gelelim ki, filmde Bilginer’in toplam sahneleri 3,5 dakika civarında, Yöntem’in sahnesi ise 1 dakika bile değil. Böyle sözde iddialı bir proje için ise filmin yönetmeni Ruben, filmografisi temel alındığında oldukça iddiasız ve etkisiz bir isim. The Ottoman Lieutenant’ın gerek yerel basında gerek yerli izleyici nezdinde bu kadar çok yankı uyandırmasının temel sebebi aslında Türk – Hollywood ortak yapımı olması değil. Bu yıl 1915 olaylarını da içinde bulunduran iki film A.B.D’de vizyona girdi. Biri The Ottoman Lieutenant, öteki ise Terry George imzalı The Promise. Ermeni tehciriyle ilgili Fatih Akın’ın The Cut filminin ülkede yarattığı tartışmaların üzerinden çok geçmemişken bu sefer 100 milyon dolar bütçeli, Oscar Isaac ve Christian Bale gibi popüler oyuncuların yer aldığı The Promise’in fragmanı yayınlanır yayınlanmaz sosyal medyada okuyucu yorumları birbirine girdi. The Promise filminin resmi fragmanının altı yorumlara kapatıldı, filmin Imdb puanı bir hışımla düşmeye başladı. The Ottoman Lieutenant’ın ise The Promise’in tavrının tam tersi bir film olduğu konuşulmaya başlandığında ve filmin Türk yapımcılarından birinin aynı zamanda Filinta, Payitaht Abdülhamit gibi dizilerin yapımcısı olduğu öğrenildiğinde daha filmi izlemeden bir övgü kampanyası başlatıldı. Sonuçta iki film de genel anlamda uluslararası basında beğenilmedi. The Promise’i henüz izleyemediğimiz ve ülkemizde vizyona girmesi de tartışmalardan ötürü pek mümkün gözükmediği için hakkında şimdilik bir şey söyleyebilmek mümkün değil. Peki, The Ottoman Lieutenant zannedildiği gibi Ermeni tehciriyle ilgili ve bunu onaylamayan bir film mi? Ruben'in yönetmenliğindeki film, I. Dünya Savaşı’nı belli başlı arşiv görüntüleriyle ve Türkler ile Ermeniler arasındaki gerginliği suya sabuna dokunmayan bir şekilde arka planına alarak temelinde çok basit bir aşk üçgeni hikayesi anlatıyor. Genç bir Amerikalı - Hristiyan hemşire ülkesindeki ayrımcılık ve ırkçılıktan tiksinti duyarak Van’da bir Amerikan hastanesinde çalışan Amerikalı bir doktorun peşinden Türkiye’ye gelir. Geldiğinde Osmanlı ordusunda yüzbaşı olan Müslüman bir askerle tanışır, birbirlerine aşık olurlar fakat aynı zamanda Amerikalı doktor da hemşireye aşık olmuştur. Arka planda I. Dünya Savaşı da dönse, Türklerle Ruslar savaşsa da, Türkler ve Ermeniler arasında çatışmalar yaşansa da filmin temel aldığı ve üzerinde durduğu nokta bu romantizm. Ve bu romantizm bildiğimiz en ilkel, son derece bayat nüanslarla, Müslümanlık ve Hristiyanlık ya da Adem ile Havva karşılaştırmalı diyaloglarla oluşturuluyor. Hemşire Lillie (Hera Hilmar) ve yüzbaşı İsmail (Michiel Huisman) arasındaki tanışma ise nerede başlıyor dersiniz, tabii ki camide! Aşk ve savaşı birbirine çok iyi yediren The English Patient gibi klasikler elbette mevcut fakat izlediğimiz film haliyle bu tarz bir epik anlatıyı gerçekleştirebilmek için her türlü duygusal derinlikten ve romantik ihtimamdan yoksun görünüyor. Bu yoksunluğa oyuncular arasındaki duygusal uyumsuzluk da eklendiğinde filmin inandırıcı…

Yazar Puanı

puan - 25%

25%

Türk – Ermeni ilişkilerini ve I. Dünya Savaşı’nı bayat bir aşk üçgenine derinliksiz şekilde arka fon olarak kullanan film, kendi aralarında İngilizce konuşan, Türkçe konuştuklarında ise aksan problemi yaşayan Osmanlı askerleriyle çığır açarken, Müslüman yüzbaşı ve Hristiyan hemşirenin öpüşme sahnelerini mevcut kurgudan yok ederek de modernist yaklaşımını öne çıkarıyor!

Kullanıcı Puanları: 3.9 ( 5 votes)
25

Filmografisi boyunca hep vasat filmlere imza atmış memur yönetmen Joseph Ruben’in yeni filmi The Ottoman Lieutenant’ın Imdb puanının 8.8 olduğu gözünüze çarpmıştır. Kuşkusuz ülke olarak en büyük başarılarımızdan biri Türkiye’yle alakalı bir filmin Imdb puanını politik tavrına göre 10 puanları basarak zirveye çıkarmak ya da 1 puanlara yüklenerek gelmiş geçmiş en kötü filmler arasına sokmak! “İlk Türk ve Amerikan ortak yapımı film” sloganıyla konuşulan film – kim bilir kaçıncı ilk- , Ben Kingsley ve Josh Hartnett gibi oyuncuların yanında Haluk Bilginer ve Selçuk Yöntem’in de yer almasıyla elbette milliyetçi duygularımızı harekete geçirdi. Gel gelelim ki, filmde Bilginer’in toplam sahneleri 3,5 dakika civarında, Yöntem’in sahnesi ise 1 dakika bile değil. Böyle sözde iddialı bir proje için ise filmin yönetmeni Ruben, filmografisi temel alındığında oldukça iddiasız ve etkisiz bir isim.

The Ottoman Lieutenant’ın gerek yerel basında gerek yerli izleyici nezdinde bu kadar çok yankı uyandırmasının temel sebebi aslında Türk – Hollywood ortak yapımı olması değil. Bu yıl 1915 olaylarını da içinde bulunduran iki film A.B.D’de vizyona girdi. Biri The Ottoman Lieutenant, öteki ise Terry George imzalı The Promise. Ermeni tehciriyle ilgili Fatih Akın’ın The Cut filminin ülkede yarattığı tartışmaların üzerinden çok geçmemişken bu sefer 100 milyon dolar bütçeli, Oscar Isaac ve Christian Bale gibi popüler oyuncuların yer aldığı The Promise’in fragmanı yayınlanır yayınlanmaz sosyal medyada okuyucu yorumları birbirine girdi. The Promise filminin resmi fragmanının altı yorumlara kapatıldı, filmin Imdb puanı bir hışımla düşmeye başladı. The Ottoman Lieutenant’ın ise The Promise’in tavrının tam tersi bir film olduğu konuşulmaya başlandığında ve filmin Türk yapımcılarından birinin aynı zamanda Filinta, Payitaht Abdülhamit gibi dizilerin yapımcısı olduğu öğrenildiğinde daha filmi izlemeden bir övgü kampanyası başlatıldı. Sonuçta iki film de genel anlamda uluslararası basında beğenilmedi. The Promise’i henüz izleyemediğimiz ve ülkemizde vizyona girmesi de tartışmalardan ötürü pek mümkün gözükmediği için hakkında şimdilik bir şey söyleyebilmek mümkün değil. Peki, The Ottoman Lieutenant zannedildiği gibi Ermeni tehciriyle ilgili ve bunu onaylamayan bir film mi?

Ruben’in yönetmenliğindeki film, I. Dünya Savaşı’nı belli başlı arşiv görüntüleriyle ve Türkler ile Ermeniler arasındaki gerginliği suya sabuna dokunmayan bir şekilde arka planına alarak temelinde çok basit bir aşk üçgeni hikayesi anlatıyor. Genç bir Amerikalı – Hristiyan hemşire ülkesindeki ayrımcılık ve ırkçılıktan tiksinti duyarak Van’da bir Amerikan hastanesinde çalışan Amerikalı bir doktorun peşinden Türkiye’ye gelir. Geldiğinde Osmanlı ordusunda yüzbaşı olan Müslüman bir askerle tanışır, birbirlerine aşık olurlar fakat aynı zamanda Amerikalı doktor da hemşireye aşık olmuştur. Arka planda I. Dünya Savaşı da dönse, Türklerle Ruslar savaşsa da, Türkler ve Ermeniler arasında çatışmalar yaşansa da filmin temel aldığı ve üzerinde durduğu nokta bu romantizm. Ve bu romantizm bildiğimiz en ilkel, son derece bayat nüanslarla, Müslümanlık ve Hristiyanlık ya da Adem ile Havva karşılaştırmalı diyaloglarla oluşturuluyor. Hemşire Lillie (Hera Hilmar) ve yüzbaşı İsmail (Michiel Huisman) arasındaki tanışma ise nerede başlıyor dersiniz, tabii ki camide! Aşk ve savaşı birbirine çok iyi yediren The English Patient gibi klasikler elbette mevcut fakat izlediğimiz film haliyle bu tarz bir epik anlatıyı gerçekleştirebilmek için her türlü duygusal derinlikten ve romantik ihtimamdan yoksun görünüyor. Bu yoksunluğa oyuncular arasındaki duygusal uyumsuzluk da eklendiğinde filmin inandırıcı hiçbir yönü kalmıyor.

The Ottoman Lieutenant: Müslüman Bir Erkekle Hristiyan Bir Kadın Öpüşemez Mi?

Filmde I. Dünya Savaşı’nın Ortadoğu ve İslam / Hristiyan ilişkilerinin geleceğini nasıl şekillendirdiğini öğrenmek istiyoruz ama yakışıklı, onurlu ve Müslüman bir erkeğe Hristiyan bir kadının aşkını izliyoruz. Türkler ve Ermeniler arasında yaşananlara dair bilgi almak istiyoruz ama Hristiyan bir doktor ve Müslüman bir yüzbaşının Hristiyan bir hemşireye olan aşkları için şiddetle kavga etmelerine tanık oluyoruz. 1915 olayları sadece filmin bir sahnesinde bir grup Osmanlı askerinin bazı Ermenileri şiddet uygulayarak götürdükleri, ana kahramanımız olan onurlu, gururlu ve aşık yüzbaşı İsmail’in ise hayatı pahasına Ermenileri kurtardığı şeklinde gösteriliyor, ki film Ermeni tehciri konusundaki tavrını anca bu şekilde beyan etmiş oluyor. Filmin ilk açılış cümlesinde Lillie’nin dış sesi “Dünyayı değiştireceğimi sanıyordum ama dünya beni değiştirdi” diye iddialı bir cümle söylüyor. Film bittiğinde ise ne savaşa tanık olan Lillie’de, ne de aşık olan Lillie’de böyle bir değişim göremiyoruz.  Amerikalı doktor “Van’da 1 yıl kalıp Amerika’da kendi hastanemi açarım diye düşündüm ama buranın insanlarını tanıyınca bırakıp gidemedim” diyor ama ne doktorun oradaki insanlarla ilişkisi ne de yörenin insanları o kadar tanıtılmıyor ki buna inanmak iyice güçleşiyor.

Filmin muhtemelen Amerika’daki kopyalarında olmayan ama Türkiye’de karşılaşacağımız özelliği ise öpüşme – hatta belki de sevişme, izleyemediğimiz için bilemiyoruz- sahnelerinin kurgudan çıkartılarak duygusal bütünlüğünün yerle yeksan edilmesi. Filmin fragmanında da gördüğümüz üzere Müslüman yüzbaşı İsmail ile Hristiyan hemşire Lillie arasında tutkulu bir öpüşme sahnesi yer alıyor lakin filmde bu sahnede ve ikilinin yakınlaştığı başka sahnelerde kararma açılma efektiyle bu sahneler çok acemi bir şekilde kesiliyor. Öyle ki, fragmanı hiç izlememiş kişiler bile filmin tam olarak nerelerde kesintiye uğradığını izlerken kolaylıkla tahmin edebilirler. New York Times başta olmak üzere yurtdışındaki kaynaklarda bu sahnelerin Türk yapımcılar tarafından yönetmenin izni olmadan kesildiği söylentileri yer alıyor. 2017 yılında hala böyle akıl almaz bir sansürle karşılaşıyor olmak, Osmanlı erkeği evli olmadığı kadına dokunmaz yaklaşımı oldukça çağdışı, Hristiyan hemşire Müslüman erkeği finale doğru yanağından öpebiliyor ama, o kadar da muhafazakar değiller! Filmin ne kadarına yönetmenin izni olmadan müdahale edildiğini bilmediğimizden filmin Movie Maker slaytına benzeyen geçişler ve görüntünün dokusunu zedeleyecek şekilde tuhaf slow-motion sahneler içeren skandal kurgusunu tamamen film ekibine yıkmak pek doğru olmayacaktır. Sonuçta CGI oldukları fazla belli olsa bile 1915’in Osmanlısı’na dair genel planları ve kadrajları eli yüzü düzgün işçilikle kotarılmış bir prodüksiyon mevcut. O yüzden kurguya başka ellerin dokunduğu ihtimali yüksek gözüküyor.

Bu tarz Türk ve Amerikalı oyuncuların yer aldığı ya da Amerika yapımı olup da Türkiye’de geçen filmlerde yaşanılan dil problemi The Ottoman Lieutenant’ta da tam gaz devam ediyor. Osmanlı Devleti içerisinde Osmanlı yüzbaşısı İsmail’in babası Melih Paşa’yla (Selçuk Yöntem) İngilizce konuşması, Osmanlı askerlerine “Come on” diye hitap etmesi, araya sırıtan aksanla Türkçe cümleler sıkıştırması sıklıkla izleyicinin kulaklarını tırmalıyor. Haluk Bilginer’in hem yine kusursuz İngilizcesini konuşturduğu hem de uluslararası arenada az da olsa bilinirliğini öne çıkardığı Halil Paşa karakteri, Bilginer ve Ben Kingsley’i karşı karşıya getirmek için tasarlanmış bir sahnede ön plana çıkıyor. Lakin, hem Bilginer’in oldukça kısıtlı ekran süresi hem de Kingsley’nin –benim bu filmde ne işim var- der gibi gözüken isteksiz ve sıradan oyunu filmden usta oyuncular mertebesinde beklenilen verimi sağlayamıyor.

Türk – Ermeni ilişkilerini ve I. Dünya Savaşı’nı bayat bir aşk üçgenine derinliksiz şekilde arka fon olarak kullanan film, kendi aralarında İngilizce konuşan, Türkçe konuştuklarında ise aksan problemi yaşayan Osmanlı askerleriyle çığır açarken, Müslüman yüzbaşı ve Hristiyan hemşirenin öpüşme sahnelerini mevcut kurgudan yok ederek de modernist yaklaşımını öne çıkarıyor!

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi