Geçtiğimiz hafta sahiplerine kavuşan 88. Akademi Ödülleri için yapılan tören, sinemaseverlerin gözünde 2015-16 sinema sezonunun kapanışı niteliğindeydi. Ödüllerin verilmesinden önceki 2-3 aylık zaman dilimi filmler ve ödüllerin formatı üzerine tartışmalara neden oldu.

“Oscar’ı hak etmek”? ne anlama gelir? Mesela bir oyuncu ya da film Oscar’a nasıl ulaşır? Büyük emeklerle, iyi bir halkla ilişkiler çalışmasıyla mı? Cevaplar aslında soruları yanıtlamakta yetersiz kalıyor. Çünkü ortada ulaşılması gereken hedefler listesi yok. Sadece önceki ödüllere bakılarak yapılabilecekler listesi var. Fakat bu da ödüle ulaşmanızda yetersiz kalabiliyor.

“Aslında Oscar biraz da bu” dediğinizi duyar gibiyim. Belirli nedenlerden dolayı seçilmiş birtakım alakasız filmlerin yarıştırılması ve sinemaseverlerin de sevdikleri filmleri destekleyip sürpriz olur mu olmaz mı diye papatya falı bakması. Fakat bunların hepsi, sinema endüstrisinin en büyük ödülü etrafında toplanıyor ve ister istemez kazanan-kaybeden filmlere çeşitli anlamlar yükleniyor. Belki bu rekabet ortamından dolayı iyi sayılabilecek bir film bile rakip olarak algılanıp göz ardı edilebiliyor. Özellikle sosyal medya ortamında sinema sevgisiyle başlayan küçük çaplı atışmaların neredeyse yoğun emekle üretilmiş filmleri çöpe atmaya gidecek kadar yoğunlaştığını görebiliyoruz. Elbette herkesin fikrine bir noktaya kadar saygı duymak gerekir ama belirli bir grup tarafından belirli dallarda ve belki de hiç bilmeyeceğimiz nedenlerden ötürü aday gösterilmiş-gösterilmemiş filmler-isimler söz konusuyken yoğurdu da üfleyerek yemek lazım.

Oscarlar Halkın Ödülleri mi?

Tekrar Oscarlar’a dönelim. Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi tarafından dağıtılan ödüllerde seçici kurulun yapısı defalarca tartışıldı; yaşlı, beyaz, protestan Amerikalı erkeklerin çoğunluğundan söz edildi. Bu yıl ayyuka çıkan ayrımcılık tartışmaları ekseninde en azından bu seçici kurulda bazı reformları beklememiz oldukça doğal. Fakat bir noktada, bu seçici kurul tarafından belirlenen filmler üzerinde tartıştığımızı unutmayalım. Bu kurulun yapısı, aday olan bazı filmlerin sinemasal değerini azaltmaz ama belirli yapıdaki filmlerin de elenmesine neden olduğu kesin. Bu noktada devreye stüdyolar giriyor. Biz Oscar töreninin üzerine derin bir uyku çekerken büyük film stüdyoları, çoktan gelecek yıl çalışmalarına başladılar. Hangi filme, hangi oyuncuya yatırım yapsak ve öne çıkarsak diye düşünüyorlar. Filmlerin vizyon tarihleri değişiyor, reklam kampanyaları buna göre düzenleniyor ve her şey bir şov dünyası yaklaşımıyla ilerliyor. Bu noktada sinemasal değerlerin biraz geri planda bırakıldığını rahatlıkla kabul edebiliriz. Zaten tüm bu çalışmalar sadece ödüllere değil, gişe gelirlerine de yansıyor. Örneğin normal şartlarda bütçesini zor çıkarabilecek filmler ödüller ve adaylıklarla süslü afişlerle birer cazibe merkezine dönüşebiliyorlar. Son yıllarda Oscar’da En İyi Film dalındaki adaylıkların 5’ten 8-9 civarına çıkarılması da bu amaca hizmet ediyor. Ne çoğulculuk ne film kalitesi, bu tercihlerde etkin değiller. Daha çok film, daha çok stüdyo, daha hızlı dönen dişliler. Akademi Ödülleri’ni takip edenler bilirler ki aday filmlerin yarısı, hatta yüzde 75’i çeşni niyetine o listede yer alırlar.

Bu noktada şu soru sorulabilir: Bu sadece Oscarlar’ın yaptığı bir iş değil ki? Dünya çapındaki tüm festivallerde ve ödül törenlerinde benzer bir yaklaşım var. Seçici bir jüri, aday filmler ve bir kazanan. Doğru, fakat Oscar’ın farkı yukarıda da bahsettiğimiz gibi bir şov olmasından kaynaklanıyor ve bu şova izleyiciler de dahiller. Örneğin Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye, ilk gösterimini festivalde yapan bir filme gidiyor. Ödül verildiğinde filme ulaşabilenler sadece festivalde izleme imkanı bulanlar ve jüri. Oscarlar’da ise “Oscar sezonu” dediğimiz dönemde dünyanın her yerinden izleyiciler sinemada ya da çevrimiçi mecralarda bu filmlerle ulaşma imkanı buluyorlar. İyi-kötü bir versiyonunu izleyip filmleri sahiplenmeye ve onlar üstüne konuşmaya başlıyorlar. Böylece tören günü gelip çattığında kendilerini ait hissettikleri bir filme destek olma amacıyla ya da salt eğlence olsun diye o töreni izleyebiliyorlar. İşin içine eğlencelerin, kırmızı halının da katılmasıyla olay tam bir cümbüşe dönüşüyor. Yani Oscar neredeyse karar verici kurulu gölgede bırakıp halkın ödülleri kıvamını yakalamış oluyor. Aday olamayan filmler bir süre tartışılıp rafa kaldırılıyor, ödül sonrası gündem ise adaylar arasında gidip geliyor.

Oscar: Elmalar ve Armutların Yarıştırıldığı Bir Platform

İşte bu tercih meselesinin yarattığı kafa karışıklığı tam da bu noktada ortaya çıkıyor. Bizim izlediğimiz, elma ile armutların karıştırıldığı ve yarıştırıldığı bir şov değil mi? Film türlerini geçelim, farklı oyunculuk metotlarının yarıştığı oyunculuk dalında en iyi nasıl belirleniyor? Hadi diyelim ki çok iyi metot oyunculukları var. Akıllara 2002’de tören gelmiyor mu? Hani 11 Eylül sonrası nedense Hollywood’un bir anda siyahi oyuncuları hatırlayıp Denzel Washington ve Halle Berry’e ödül verdiği tören? Yanlış anlaşılmasın, bu oyuncular kötü performans gösterdiler demiyorum hatta takdir edilmeleri lazım. Fakat 11 Eylül olmasaydı, gerçekten bu ödülü alabilirler miydi? Ya da 2005’te ödülü sürpriz bir biçimde Crash’in kazandığını hatırlayanlar? 2003’te başlayan Irak işgalinin sarpa sardığı, insanlığa karşı işlenen suçların tavan yaptığı bir dönemde çoğulcu bakış açısına sahip olma iddiasına sahip bu iddiasız filmin –yine iyi ya da kötü film olmasını bir kenara bırakıyorum- bir anda parlatılması neye işarettir? Bu noktada, hangi “hak etme”den söz edebiliriz?

Bir festivalin politik olması kötüye işaret değildir, sadece durmuş saat gibi günde iki kez doğruyu göstermesi düşündürücü olabilir. Bir filmin iyi ya da kötü olmasını bir ödül değil, ancak tarih yargılayabilir. Siz herhangi bir “En İyi Filmler” listesinde How Green Was My Valley, Shakespeare in Love ya da Ordinary People filmlerini gördünüz mü? Ama Citizen Kane, The Thin Red Line ve Raging Bull’u görmüşsünüzdür. İlk saydığım filmler kötü değillerdi, sadece ikinci saydığım filmlerin haklarını gerekçesiyle yıllarca lanetlendiler. Eleştirmek ayrı bir şey, iki alakasız şey arasında kıyaslama yapmak ayrı bir şeydir. Umarım ki güzel bir şov uğruna haftalarca bazı filmlere, diğer filmler kadar iyi olmayabilir diye kıymaktan vazgeçeriz. Binlerce film arasından seçilmiş bazı filmlerin, oyuncuların bir ödülü kazandılar ya da kazanamadılar diye sevilip yerilmelerini bir dünya meselesi yapmayı bırakırız. Çünkü problem Oscar’ı hak edip etmemekte değil; Oscar’ın ne kadar sinema ile ilgili olduğunda.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi