En iyi film ödülünü genel olarak ulus ve devletlerini yücelten yapımlara veren Akademi, diğer kategorilerde sinemayı daha önde tutan kararlar verdiği için hala önemsenip, takip edilmektedir. En İyi Film, En İyi Yönetmen ve En İyi Oyuncu ödüllerinden sonra en merak edilen ise senaryo ödülünün kime gideceğidir. Oscar adayları açıklandığında her kesimden pek çok muhalif ses yükselmişti çünkü pek çok favori film neredeyse yok sayılırken, hiç şans tanınmayan yapımlar farklı kategorilerde adaylıklar elde etmişti. En İyi Özgün Senaryo ise bu tartışmaların belki de en uzağındaki kategoriydi çünkü senenin en beğenilen 5 filmi Oscar için yarışacaktı; Birdman, Boyhood, Foxcatcher, The Grand Budapest Hotel ve Nightcrawler.

Senenin en iyi filmlerinden olan, sinema sanatı için kilometre taşı olarak nitelenebilecek Birdman’de yönetmen Iñárritu, Biutiful filmini de beraber yazdığı Nicolas Giacobone ve Armondo Bo’yu da yanına alarak, geçmişte oldukça popüler olan bir aktörün, kariyerini tekrar yükselişe geçirmek için giriştiği trajikomik hikayesini anlatıyor. Birdman oldukça başarılı bir üst düzey film olmasına rağmen asıl itici gücü senaryosundan gelmiyor. Evet, ortada iyi bir senaryo mevcut fakat görüntü yönetmenliğini Emmanuel Lubezki yapmasaydı, oyuncu tercihleri ve oyuncu performansları da bu kadar doğru olmasaydı Birdman bu kadar başarılı olur muydu emin değilim. Ana karakterimiz Riggan’ın başarılı günlerinden kalma iç egosuyla konuşmaları, yan karakterlerin filme eklemlenişi ve konumlandırılışları takdir edilmesi gereken noktalar fakat biraz uzaktan büyük resme baktığınızda senaryo anlamında her şey fazla basit ve sıradan kalmakta.

Bundan yıllar sonra 2014 senesine dönüp baktığımızda sinema adına muhtemelen en akıda kalıcı olayların başında Boyhood hadisesi gelecektir. Pek çok festivalde ödüllere boğulan, yere göğe sığdırılamayan Boyhood’un 12 yılda çekilmesi dışında çok farklı hiç bir özelliği olmamasına rağmen bu çılgınlık boyutundaki beğeniyi anlamak zor. Sıradan bir Amerikan ailesinin yıllar içindeki dönüşüm, değişim ve gelişimlerini gördüğümüz film, oldukça sıradan bir senaryoya sahip. Anti-kahraman bir baba, fedakar anne ve kendi yollarını bulmaya çalışan çocuklar. 162 dakika içinde o kadar çok fazla olay ve kişi çıkıyor ki karşımıza bunların pek çoğu ya hiçbir yere bağlanmadan kaybolup gidiyor ya da anlamsız şekilde varlığını koruyor. Amerikan ailesini ve gündelik hayata etki eden pek çok etmeni dışardan bir göz olarak gösteren Boyhood, yapım anlamında verilen emeğin takdir edilmesi gereken ama başta senaryo olmak üzere kendisi gibi pek çok benzerinin olduğu bir iş. Eğer Oscar’ı alırsa bu kesinlikle Richard Linklater’ın senaryosunun başarısından dolayı değil, diğer kategorilerdeki güçlü rakiplerinin yanında Boyhood’u ödüllendirme gayesinden ötürü olacaktır.

Foxcatcher, senenin belki de her yönüyle en bütünlüklü, en başarılı filmi. Yaşanmış bir hikayeden yola çıkılarak oluşturulan senaryo, son yıllarda televizyon projelerinde daha sıklıkla yer alan E.Max Frye ve Dan Futterman imzası taşıyor. Kişisel hırsları, ezilmişliği, kıskançlığı ve bütün bunların neler yaptırabileceğini oldukça başarılı şekilde kağıda dökebilen ikilinin açtığı ortayı yönetmen Bennett Miller harika bir vuruşla gole çevirmeyi bilmiş ve ortaya tadından yenmeyecek güzellikte bir film çıkmış. Foxcatcher her izlenildiğinde yeni çıkarımlar yapabilmenize imkan veren filmlerden. Gerek güç içindeki aciz John du Pont olsun, gerek para ve başarı ile kandırılabilen Mark Shultz olsun, hepsi üzerine verilen az ama öz noktalar ana resmi zihnimizde tamamlamamıza imkan yaratıyor. Foxcatcher, En İyi Özgün Senaryo’nun en güçlü adaylarından biri.

Son yılların en eğlenceli filmlerini yapan auteur yönetmen Wes Anderson, The Grand Budapest Hotel ile yine harika bir filme imza atıyor. Pek çok otoritenin yıl sonu en iyi filmler listesinde kendisine üst sıralarda yer bulan film, yönetmenin önceki filmleriyle kıyaslandığında ise senaryosunun karmaşıklığından ötürü biraz zayıf kalıyor. Hikayesini yer yer dokunaklı, yer yer mizahi öğelerle süsleyerek eğlenceli bir şekilde işleyen yönetmen, usta yazar Stefan Zweig’in notlarından esinlenerek oluşturduğu senaryosundaki kopuklukları törpüleme konusunda biraz yetersiz kalmış. Moonrise Kingdom gibi daha net bir hikayeyi işlerken kullandığı yan etmenlerle anlatımı güçlendirirken, The Grand Budapest Hotel’de her şey yan etmen konumunda. Yönetmenin filmografisi içinde üst-orta sıralarda yer alan filmin senaryo konusunda Oscar şansı diğer rakipler göz önüne alındığında biraz zayıf.

Senarist kimliği ile tanınan Dan Gilroy’un ilk yönetmenlik deneyimi olan Nightcrawler senenin en büyük sürprizlerinden biri oldu. Gilroy belki de kendi yazdığı senaryoların başka ellerde harcandığını ya da kafasındaki gibi perdeye aktarılamadığına inanmış olacak ki bu defa kamera arkasına kendisi geçmiş ve son yılların en sağlam medya eleştirilerinden bir tanesini, tek karakter üzerinden muhteşem bir anlatımla perdeye aktarmayı bilmiş. Başarı için her şeyi mübah gören Lou Bloom’un kişisel dünyası ve gelişimleri, aydınlanmaları kusursuzca yazılmışken, filmin bireysel ve toplumsal olaylara genel bakışı dışında seyirciyi filmin içinde tutmak için uyguladığı yöntemler de oldukça başarılı. Filmi izlemek için koltuğunuza oturuyorsunuz, Dan Gilroy size aktarmak istediğini aktarıyor ve siz de içine girdiğiniz şoktan ötürü filmin bitmiş olmasına rağmen koltuğunuzdan kalkamıyorsunuz. Eğer ödüller gerçekten hak edene verilecekse; …and the Oscar goes to Nightcrawler!

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi