85. Akademi Ödülleri’nde nihayet sona yaklaştık. 24 şubatı 25 şubata bağlayan gece uzun zamandır merakla beklediğimiz, tahminler yürüttüğümüz ödüller sahiplerini bulacak. Sizler için yapmış olduğumuz kategori incelemelerimiz de En İyi Film kategorisiyle son bulacak. Siyasi kimliğiyle, yönetmeniyle, dünyaya bakışıyla birbirinden farklı filmlerin yer aldığı kategoride en çok merak edilense ödülü sinemanın mı siyasetin mi kazanacağı olacak.

Amour

Haneke’nin adı filmin önüne fazlasıyla geçse de, sadece yönetmeni yüzünden hatırlanacak bir film değil Amour. Yani “bir Haneke filmi” demek yetmeyecek Amour için. Yönetmeniyle, oyunculuklarıyla, senaryosuyla eksiksiz bir yapım. Film bize aşkın çaresizlik içinde nefes alışını, yaşlılığı, bağlılığı ve her şeye rağmen dimdik ayakta durmayı izletti. Abartısız, sade oyunculuklarla, tek mekan çekimlerinin verdiği durağanlığı hayatın ta kendisine dönüştüren yönetmeniyle senenin en iyi filmlerinden. Bu Oscar’ı alması için yeterli değil maalesef. Geçen yıl İran yapımı olan A Seperation filminin Yabancı Dilde En İyi Film ödülünü almasıyla başlattığı kıvılcım, Amour filmi En İyi Film ödülünü alırsa gerçek bir ateşe dönüşür. Ancak bu konuda pek de ümitli değilim. Rekabet içinde olduğu filmler sadece iyi filmler değil aynı zamanda iktidar sahiplerinin destekleyeceği türden filmler olduğundan, Amour filminin bu soğuk savaşa direnebileceğini sanmıyorum. Ancak bu soğuk savaş En İyi Kadın Oyuncu dalında Emmanuelle Riva’ya ödül getirmeyi engelleyemeyecektir diye düşünüyorum. Umarım Riva heykelin sahibi olur.

Argo

İran’la Amerika arasındaki ilişkilerin her zamankinden daha da hassaslaştığı bir dönemde Tahran’daki Amerikan Elçiliği basılır. İçerideki insanlar rehin tutulurken, 6 kişi kaçmayı başarır ve CIA onları kurtarmak için bir operasyon başlatır. İşin ilginç yanı ve tarihin saptırılması ise burada başlıyor. İran’da basılan Amerikan Elçiliği’ndeki insanları kurtarmak için Amerika’nın girişimleri olmuştu. Ancak bu girişimlerin fiyaskoyla sonuçlandığı ve Amerikalıların dünya çapında imajını kaybettiği de biliniyor. Filmde ise gerçek görüntülerden yararlanıp, yer yer belgesel havası verilirken bu tarihi gerçekten hiç bahsedilmiyor. Üstelik Amerika bayrağının dalgalandığı sahnesi ve günü kurtaran Amerika mesajıyla Amerikalıların milliyetçi damarlarını da etkilediği bir gerçek. Buradaki sorun ise milliyetçi bir film çekmek değil. Hatta bir filmi bu yüzden kötü şekilde eleştirmek de doğru değil. Ancak Argo filminin rahatsız eden yanı, kahraman Amerika’nın sadece kendi vatandaşlarını kurtaran bir ülke olarak değil tüm dünya barışını sağlayan bir ülke olarak gösterilmeye çalışılması, bunu yaparken de yakın tarihi bile göz ardı etmekten kaçınmaması. Yoksa politize olmadan bakıldığında Argo iyi bir film ama 2012’nin en iyi filmi de değil. Oyunculuğunu beğenmediğim ama yönetmen olarak iyi işler çıkartan Ben Affleck’in aday olmadığı yönetmenlik dalında aday olması ve ödülü alması beni pek rahatsız etmezdi fakat Argo eğer En İyi Film Oscar’ını alırsa (ki alacağı neredeyse kesin) Akademi üyelerine olan saygımın iyice azalacağı da bir gerçek.

Beasts of the Southern Wild

6 yaşında bir kızın teknolojiden uzak, hayalleriyle ve insanlıkla barışık yaşamını ve bu kızın merkezinde özgürlüğü için yaşayan bir topluluğu anlatıyor Beasts of the Southern Wild. Teknolojiye bu kadar bağlı ve doğaya da bir o kadar uzakken gerçek dışı olarak algılanabilecek yaşamların aslında gerçek yaşamlar olduğunu gözler önüne seriyor. Modern dünyanın doktorlarını bile reddeden bu topluluk bedeli ölüm olsa da özgürlüklerinden ve yaşam tarzlarından taviz vermiyorlar. Bu anlamda fazlasıyla cesur olduklarını söyleyebileceğim bu insanların dünyasını küçük kızın bakış açısıyla izlerken daha fazla etkilendiğimiz bir gerçek. Into the Wild filminden sonra gerçek dünyayı beyazperdeye aktaran en iyi film olsa da modern insanın gerçekliğine uzak olduğundan bu filme Oscar ödüllerinde hiç şans tanımıyorum. Ne yazık ki gerçekleri görmezden gelmeye alışkın olan yapımız bu filmi de görmezden gelmeyi kabullenecektir.

Django Unchained

Geçen yıl köleliği eleştiren ve bunu da oldukça iyi yapan The Help bu dalda aday olmuş ancak ödülü alamamıştı. Bu yıl ise köleliği konu edinen iki film En İyi Film ödülünü alabilmek için yarışıyor. Bunlardan bir tanesi Django Unchained. Siyahi insanların, insan olarak bile görülmediği, köle olarak alınıp satıldığı dönemler çok uzak değil. Hatta günümüzde bile siyahileri dışlayan, küçümseyen ve onları köle olarak gören insanlar var. Tarantino ise Django Unchained filminde sadece köleliği eleştirmekle kalmıyor, kölelik yandaşı insanları kendi silahlarıyla vuruyor. Western tarzı bir filmde bir kölenin eline tabanca verip iyi bir silahşor olarak karşımıza çıkartıyor. Üstelik Kızılderilileri öldüren bir silahşor değil suçluları öldüren ve tek amacı karısına kavuşmak olan güçlü bir silahşor. Django Unchained Tarantino’nun önceki filmlerinden alıştığımız üzere oldukça kanlı bir film. Öyle ki bir kurşunla etrafa sıçrayan kanın onda birini göremediğimiz aksiyon filmlerine nazaran, sadece aksiyon olsun diye gereksiz sahneler de barındırmıyor. Çoğu insanın bir dönem ön yargıyla yaklaştığı ancak başarısıyla tüm ön yargıları aşan Leonardo DiCaprio ve geç keşfedilen büyük yetenek Christoph Waltz’un da katkılarıyla film uzun yıllar konuşulacak kaliteli bir yapım olarak karşımıza çıkıyor. Benim gözümde de bu yıl Oscar’ı almayı en çok hak eden filmlerden bir tanesi. Sonuçta Quentin Tarantino bir film çekiyorsa o film kesinlikle izlenmeli, eşe dosta, konuya komşuya izletilmeli, kan tutan insanlarsa ekrandan olabildiğince uzaklaştırılmalıdır.

Les Misérables

Yeniden çekimler, devam filmleri ve uyarlamalarda patlama yaşadığımız bir dönemdeyiz. 7-8 filmli serilerle karşılaşmak olağanüstü bir durum olmaktan çıktı. Aynı zamanda neredeyse haftada bir tane uyarlama film vizyona giriyor. Bu da tekdüzeliği beraberinde getiriyor. Ancak bu yıl içinde gösterime giren iki uyarlama film, daha önce de sinemaya uyarlanan iki klasik edebiyat eserinin yeniden çekimleri diğer uyarlamalardan farklı ele alınması gereken filmlerden. Bunlardan bir tanesi tiyatro dekoruyla çekilen Anna Karenina, diğeri ise müzikal Les Misérables. Broadway’den müzikallere aşina olan ve oldukçada iyi bir iş çıkartan Hugh Jackman’a başrol vermek filmin başarısını katlarken aynı şeyi Russell Crowe için söylemek pek mümkün değil. Jackman yeteneğiyle filmi ne kadar yukarı taşıyorsa, Crowe da müzikale olan uyumsuzluğuyla göze o kadar batıyor. Yine de ne Jackman’ın Jean Valjean’ını ne de Anne Hathaway’in Fantine’ini gölgeleyemiyor. İki oyuncu filmi son zamanların en iyi uyarlamalarının arasına sokacak kadar iyi bir iş çıkartıyorlar. Les Misérables bu yarışta geride kalabilir ancak Hathaway’in En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülüyle evine dönmesi işten bile değil. Hugh Jackman ise En İyi Erkek Oyuncu ödülünü fazlasıyla hak etse de güçlü rakiplerle mücadele ettiği bir gerçek.

Life of Pi

Film, birçok dile çevrilen ve her çevrildiği dilde okuyucular tarafından beğenilen aynı adlı kitaptan uyarlama. Bu bağlamda senaryosunun da güçlü olmasını beklediğim Life of Pi, görselliğiyle ön plana çıkıp senaryosunu neredeyse önemsenmeyecek kadar arka plana itmiş bir yapım. Her sahnesi ayrı güzel, görselliği ve efektleriyle oldukça etkileyici bir film. Hindu, Hıristiyan ve Müslüman olan ve farklı dinlerin güzelliklerini yaşamaya çalışan Pi Patel isimli genç ailesiyle bindiği bir geminin batması sonucu bir salda vahşi bir kaplanla baş başa kalıyor. Filmin sonuna kadar kaplanla mücadelesini izlediğimiz Pi, filmin sonunda kucağımıza öyle bir soru bırakıyor ki işin bir ucu Tanrı’ya inanmaya uzanıyor. Siyasi bir film olmaması ve görselliği nedeniyle bile Oscar’ı almalı diyeceğim yapım ne yazık ki bu ödüle rakiplerinden biraz daha uzak. Buna rağmen son zamanların en iyi görsel efektlerine sahip olduğu da bir gerçek.

Lincoln

Amerika tarihinin en önemli başkanlarından birisi Abraham Lincoln. Dolayısıyla Lincoln adını beyazperdede görmek çok şaşırtıcı değil. Bir kez daha Lincoln üzerine yapılmış bir filmle karşılaşıyoruz. Vampir avcısı olarak bile karşımıza çıkartılan Lincoln bu kez hayatından bir kesitle karşımıza çıkıyor. Amerika’da köleliğin kaldırıldığı yasanın meclisten geçmesini sağlayan Lincoln’ün bu dönemde yaşadıkları ve kanunun meclisten geçirilmesi sırasında yaşanan olayların anlatıldığı film Django Unchained filminden sonra bu yıl köleliği konu edinen ikinci film. Dönem filmi olarak, mekanlarda ve kıyafetlerde oldukça başarılı bir yapım. Son zamanlarda her ne kadar o dönem verilen oyların filmde yanlış aktarıldığına dair haberlerle gündeme gelse de, Lincoln biyografik konusuyla 2012’nin en iyi filmlerinden. Daniel Day-Lewis’in sade ama etkileyici performansı ve Steven Spielberg’in deneyimiyle Argo’dan sonra bu ödülü almaya en yakın aday. Benim sıralamamda ise Django Unchained ve Les Miserables filmlerinden sonraki iyi film.

Silver Linings Playbook

İzlemeden önce hakkında çok fazla övgü duyduğumdan bu filmle ilgili beklentimi oldukça yukarı çıkartmıştım. Bu sebepten midir bilmiyorum ama beklediğime değdi diyebileceğim bir film değil Silver Linings Playbook. İyi oyunculuklara ve sıkıcı olmayan bir konuya sahip olan film benim için daha fazlası değil ne yazık ki. Ne Bradley Cooper ne de Jennifer Lawrence adlarından söz ettirecek bir performans sergilememişler. Öyle ki En İyi Yardımcı Erkek kategorisinde aday olan Robert De Niro bu filme başrol oyuncularından daha fazla damgasını vurmuş diyebilirim. Usta oyuncu yine bildiğimiz gibi. Ekranda göründüğü her an işini ciddiyetle yapan De Niro bence bu filmin öne çıkan ismi. De Niro’nun geceden ödülle ayrılması olası olsa da filmin Oscar alma ihtimalini pek yüksek görmüyorum. Yine de keyifle izlenecek bir film aradığınızda elinizin altında olmasını tavsiye ederim.

Zero Dark Thirty

Son olarak sırada adaylığıyla beni en çok üzen film var. Zero Dark Thirty, Bin Ladin’in öldürülme sürecini anlatıyor. Ancak gereksiz uzunluğu ve konuyu kişisel bir intikama dönüştüren senaryosuyla aday dahi olmaması gereken bir yapım. Her ne kadar filmin, olayları yaşayanlardan alınan bilgilerle çekildiği söylense de gerçek dışı birçok sahne olduğu oldukça belli. İşin kötü yanıysa Argo gibi bu filmin de milliyetçi duyguları kabartan bir yapım olması nedeniyle Akademi üyeleri tarafından sürpriz olarak En İyi Film ödülüyle karşımıza çıkartılabilme ihtimalinin olması. Daha önce The Hurt Locker filmiyle bu ödülü alan yönetmen Kathryn Bigelow o sene de diğer adaylara göre daha arka plandaydı. Bu kez de ödülü alması halinde bir kez daha Kathryn Bigelow’un aday olduğu sene diğer filmlere büyük haksızlık yapılmış olacak. Umarım Akademi üyeleri bu kez sinema adına karar verirler.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi