2017 yılının En İyi Sinematografi Ödülü kategorisi için değişik bir yıl olacağını Emmanuel Lubezki’yi adaylar arasında göremeyişimizle irkildiğimizde anlıyoruz. Zira geçtiğimiz yıl dahil imza attığı farklı işlerle 3 yıl üst üste aynı kategoride ödülün sahibi olarak sözü geçen kategorideki reddedilemez üstünlüğünü bizlere benimsetmişti. Öyle ki, bu yıl adaylar arasında ismini göremediğimizde aklımıza ilk olarak adayların başarısından çok kendisinin bu yılı boş geçmiş olması geliyor. Emmanuel Lubezki ile ilgili düşüncelerimizi geride bıraktığımızda ise bu yıl, 89’uncusu gerçekleşecek Akademi Ödülleri’nin En İyi Sinematografi dalında yer alan güçlü adayların arasında kıyasıya bir rekabete şahit olacağımızı görüyoruz. Aday listesini biraz daha derinlemesine incelediğimizde 2002 yılında Frida ile, 2005 yılında ise Brokeback Dağı ile aynı dalda aday olmuş, bu yıl ise Silence filmi ile üçüncü kez aday olan Rodrigo Pierto haricinde bu heyecanı ilk kez yaşayacak isimlerden oluştuğunu görüyor, onların heyecanlarıyla bizler de heyecanlanıyoruz. Rodrigo Pierto’ya ek olarak bu yıl bu kategoride ilk kez karşılaşacağımız isimler ise La La Land ile aday olan Linus Sandgren, Moonlight filmi ile aday olan James Laxton, Arrival filmi ile aday olan Bradford Young ve Lion filmi ile aday olan Greig Fraser.

En İyi Sinematografi dalından bahsettiğimiz göz önünde bulundurulduğunda “nedir bu sinematografi?” sorusuna kenarından köşesinden değinmeden geçmek zor. Sinematografi, film başladığı andan bittiği ana kadar gözün gördüğü her şeyi kapsar. Buna ışık, kamera açısı ve hareketleri, alan derinliği gibi görüntüler ile verilmek istenen hissiyatı, olayları ve senaryoyu destekleyen farklı unsurlar dahildir. Dolayısıyla sinematograf, seyirci ile film arasındaki köprüyü inşa eden kişidir ve yönetmenden sonraki en önemli kişilerden biridir.

Bu soruya da şöyle bir dokunduktan sonra bu yılın adayları hakkında konuşmaya başladığımızda dilimizin ucuna ilk gelen isim 12 daldan aday olarak geceye damga vurmayı garantileyen La La Land ile bu kategoride ilk kez aday olan James Laxton oluyor. Lion filmi ile aday olan Greig Fraser, Amerikan Sinematograflar Birliği (ASC) tarafından şimdiden ödüle layık görülmüş olsada genel görüş Oscar ödüllerinde durumun farklı olacağı yönünde. Bu görüşe ben de ödülün sahibinin yüksek ihtimalle La La Land filmi ile aday olan Linus Sandgren olacağını düşündüğüm için katılıyorum. Akademi Ödülleri’nin, politika, popülarite gibi pek çok farklı unsuru etken olarak içeren farklı bir platform olduğu da bir gerçek olduğundan sonuçların farklılık gösterebilecek olmasını düşünmek de doğal tabi ki.

12 Adaylık 1 Film: La La Land

La La Land’in müzikal anlamdaki başarısının yanı sıra özellikle müzikal sahnelere hakim tek çekim (single shot) hissini veren ve filmin tamamına hakim olan neredeyse hiç düşmemesini sağladığı ritmi ile varlığını sürdüren sinematografi alanındaki başarısını görmezden gelmek haksızlık olur. Açılış sekansından başrollerimizin ellerinden tutup göklere çıkarak dans ettiğimiz ana, hikayenin sonu hakkındaki olasılıkları gözden geçirdiğimiz sekansa kadar film, bizleri hızlı bir yolculuğa çıkarıyor. Birlikte Hollywood’un altın döneminde hızlı ve müzikal bir yolculuğa çıktığımız filmin en önemli tekerleklerinden bir tanesi, olayların akışının hızında kendimizi kaybetmemizi sağlayan kamera hareketleri. Bunun yanında bu yolculukta bizlere hikayenin büyüsüne inandıran parlak renkler, kendimizi karakterlerle birlikte bir sahnenin ortasındaymışız gibi hissetmemizi sağlayan biçimde kullanılan ışık, Hollywood’un sinemaskop lens sisteminin kullanımının getirdiği dokusunu destekleyen film formatı kullanımı gibi unsurlar eşlik ediyor. Dolayısıyla film boyunca sinematografi oldukça ön planda tutulmuş. Film boyunca sıkça rastladığımız parlak renkler, bizlere kendimizi hikayenin büyüsünde kaybettiriyor ve en az demode kelimesinin anlamını bilmeyen Hollywood’un altın çağı kadar zamansız dokusuyla algılarımızı karıştırıyor. Film, bu hissi Hollywood’un altın çağında da yaygın olarak kullanılan sinemaskop ve technicolor sistemlerini kullanan ve andıran sahneleri ile yakalıyor dolayısıyla vermek istediği ana dokuyu sinematografisi ile sağlıyor. Kendimizi parlak ve canlı renklerde kaybederken bir sahnenin ortasındaymışız gibi ışıklar altında bulup, bir dansçı edasıyla hareket eden kameranın peşinde savrulurken buluyoruz. Filmde kullanılan mekanların büyük bir çoğunluğunun gerçek mekanlar olması da filmin seyirci üzerindeki etkisini göklere taşıyan unsurlardan.

Oscar 2017: En İyi Sinematografi: Geleceğin Hollywood’un Altın Çağı İle Savaşı

moonlight-7-filmloverss-jpg

Bütün bunlara karşılık, ışığı kullanırken takındığı şiirsel dili, hikayeyi destekleyen ve hatta hikayenin seyirci üzerindeki etkisini arttıran, seyirciyi bir dakika olsun rahat bırakmayan kamera hareketleri göz önünde bulundurulduğunda Moonlight filmi ile aday olan James Laxton’ı da bu ödüle giden yolda eleştirmenler tarafından favori olarak gösterilen Linus Sandgren’in sağlam rakipleri arasında düşünmemek imkansız. Laxton’ın film boyunca takındığı tavrı  Sandgren’den biraz daha farklı zira, kamera çoğu zaman bize rehberlik etmek yerine duygu dünyamızla oynamayı tercih ediyor. Tarell Alvin McCraney’in Ay Işığında Siyahi Çocuklar Mavi Görünür isimli oyunundan uyarlanan film, Miami, Florida’da çekilmiş ve Laxton’a göre Miami’nin kırmızı ve sıcak tonlarında bir havası var bu da izleyiciye özellikle sahil sahnelerinde tropic bir his veriyor. Chiron(Alex Hibbert, Ashton Sanders, Trevante Rhodes)’ın hayatını bölümlere ayırarak anlatan filmde her bölümde kamera da bölümün yansıtmak istediği duyguları destekleyen bir şekilde başka bir tavır takınıyor. Kamera bu tavrı ile film boyunca Chiron’ın dostu olarak hareket ediyor. Henüz küçük bir çocukken tanıştığımız Chrion’ın hayatını ilk bölümde daha aşağıdan bir açıdan hayatındaki kaos ortamını destekleyen bir şekilde elde tutulan, daha sallantılı bir kamera ile anlatırken Chiron’ın boyunun uzaması ve hayatının daha durağan bir hal almasıyla bu tavrını değiştiriyor. Chiron yakın arkadaşı Kevin (Jaden Piner) ile yıllar sonra tekrar karşılaştığında ise aralarında yaşanan romantik anları destekleyen bir şekilde sahneyi yakın planlara bırakıyor. Üstelik Laxton tüm bu hisleri seyirciye bazı sahneler haricinde ağırlıklı olarak tek kamera kullanarak veriyor. Film süresince şahit olduğumuz ışık ve renklerin şiirsel dansından büyülenmemek ise mümkün değil. Konusu gereği politik sebeplerin hem avantaj hem de dezavantaj bir etken olarak gösterilebileceği filmin sonuç ne olursa olsun aday olduğu kategoride oldukça güçlü bir aday olduğu ve James Laxton’ı bir başka ışık altında görmemizi sağladığı ise reddedilemez bir gerçek.

Kategorinin diğer güçlü adayları arasında ise Lion filmi ile Amerikan Sinematograflar Birliği tarafından ödüllendirilen Greig Fraser’i göstermek mümkün. Fraser’ın gücünü kullandığı kamera hareketleri ve farklı kamera açılardan aldığı söylenebilir.  Senaryosu gerçek bir hikayeden uyarlanmış altı dalda adaylığa sahip olan film boyunca Fraser, mekanlara bağlı olarak iki farklı tavır takınıyor. Bir kaybolma ve bulunma hikayesi olan filmin Hindistan’da geçen kısmı için daha özgür, daha deneysel bir tavır takınan Fraser, Avusturalya’da geçen kısmında ise Hollywood dokunuşlarını ön plana çıkarıyor ve hikaye üzerindeki Amerikan rüyası dokunuşunu seyircilerine hissettiriyor. Hindistan’da geçen kısımda seyirciyi hareketli kamera ve soluk renkler gibi unsurlarla tedirgin ederken, Avursturalya’da geçen süreyi daha sabit ve sakin kamera hareketleri ile anlatarak seyirciye güvende olduğu hissini yaşatıyor. Yani Fraser, alışkın olduğumuzun aksine başka bir evi güvenli, asıl evi ise tehlike sıfatlarıyla bağdaştırıyor. Fraser ile ilgili dikkat çekici bir diğer nokta ise farklı türlere ait olasalar da Lion filminde de aynı zamanlarda çalıştığı Rogue One: Bir Star Wars Hikayesi filminde kullandığı LED ışık sistemini kullanmış olması. Sonuç olarak Fraser’ın gerçek bir hikayeyi gerçeklik hissini belgesel türü altına düşmeden beyaz perde estetiğiyle harmanlayarak sunmayı başardığı ise bir gerçek. Amerikan Sinematograflar Birliği’nin verdiği kararın Akademi Ödülleri’nde de kendisini tekrar edip etmeyeceği ise hala merak konusu ancak kendisinin adını özellikle nefeslerimizi yolunu kaybetmiş küçük kahramanımız Saroo (Sunny Pawar)’nun yaşadığı korkuyla karışık heyecan ile kesmeyi başaran Hindistan’da çekilen sahneler sayesinde sıkça duyacağımız kesin.

Silence-05846.tif

Lion filmi ile aday olan Greig Fraser’ın gücünden bahsetmişken Silence filmi ile üçüncü kez aday olan Rodrigo Pierto’nun tablo gibi plonjelerinden ve sahneleri resim karesi gibi anlatmasından bahsetmemek olmaz. Pierto’nun üçüncü adaylığı olması ve taşıdığı Martin Scorsese imzasına rağmen bir tek bu kategoride edindiği adaylığı göz önünde bulundurulursa görsel açıdan güçlü bir dönem filmi olan Silence, hiç de göz ardı edilebilecek bir rakip değil. Her ne kadar La La Land, Moonlight, Lion filmlerinin adaylığı daha ön plandaymış gibi gözükse de bu filmlerin En İyi Film, En İyi Yönetmen gibi diğer kategorilerde de aday olduğu düşünüldüğünde daha önceki adaylıklarına rağmen iki kez eli boş dönen Rodrigo Pierto’nun film süresince göze hitap ederken bu kez Scorsese’nin 27 yıllık çabasını içeren Silence ile ödülü bu kez evine götürmesi mümkün görünüyor. Silence filminin bu kategorideki adaylığının güçlü olmasının bir diğer sebebi olarak gece sahneleri hariç birçok sahnede dijital yerine 35mm film formatının tercih edilmiş olması ve buna rağmen sahneler arası devamlılık hissini kaybetmemiş olması da gösterilebilir. Shusaku Endo’nun 1966 yılında kaleme aldığı aynı isimli romanından uyarlanan film, montajda oldukça uzun tutulmuş sahneleri ile 2 saat 45 dakikalık süresiyle olayların acımasızlığı ve heyecanına rağmen zaman zaman izleyicinin ilgisini kaybetse de, sanat eserlerini andıran görselliği ile izleyiciye görsel bir şölen sunuyor. Filmin geneline hakim olan klostrofobi hissini destekleyen sis efektleri izleyiciye ağır gelerek dikkatini dağıtabilecek bir unsur olabileceği gibi aynı zaman diliminde bambaşka bir türün işi olan Passengers filminin de sinematografisini üstlenen Pierto’nun başına bela olabileceği gibi bir noktada Pi’nin Hayatı filminde kulanılan su tankınının da yardımı ile baş ediş biçimi düşünüldüğünde ödüle hiç olmadığı kadar yaklaşmasını sağlayacak bir unsur olarak da görülebilir. Bu durumun üçüncü kez aday olan Rodrigo Pierto’nun bu kez ödülü almasını sağlayıp sağlayamayacağı gizemini ise 26 Şubat gecesi çözeceğiz.

arrival-998x72

Arrival filmi ile aday olan Bradford Young ise eleştirmenlerin sürpriz at olarak gördüğü ve kazanmasını oldukça olası olarak nitelendirdiği bir aday. Young, öteki adaylardan farklı olarak bilim kurgu dünyasından ve bizleri başka bir gezegenden gelen tanımadığımız canlılarla karşılaşma distopyasıyla karşı karşıya bırakan bir film ile ilk adaylığını elde etti. Young, zaman, hafıza ve ölüm kavramları ile dansını Dr.Louise Banks (Amy  Adams) aracılığıyla yansıtan filmin sıradışı bilim kurgu mekanlarında 360 derece çekimleri kullanmaktan çekinmemiş. Arrival aynı zamanda Young’ın hepsi dönem filmi olan Pawn Sacrifice, A Most Violent Year ve Selma filmlerinden sonra ilk modern projesi olmasıyla da kariyerinde önem taşıyor. Sinematografi uzaylılar ve insanlar arasında dil yoluyla bir iletişim kurmaya çalışan dil bilimci Dr. Louise Banks’in sık sık yaşadığı geriye dönüşler ile modern zamanın ve ötesinin problemi uzaylılar arasındaki köprünün oluşumunda önemli bir rol taşıyor. Geçmişin geleceğe rehberlik ettiği filmde renkler zaman zaman en büyük yardımcımız olan başrolümüzün ruh haline göre soğuyup ısınırak başrolümüz ile aramızdaki bağın güçlenmesine yardımcı olarak hikayeyi destekliyor. Dijital ve sentetik bir dünyayı insani duygularla görsellik aracılığıyla olabildiğince bağlamaya ve izleyice benimsetmeye çalışan Young, aynı zamanda 1998 yılında Elizabeth filmi ile aday olan ancak ödülü kazanamayan Remi Adefarasin’den sonra bu kategoride aday olan ikinci siyahi sinematograf olması ile de dikkat çekiyor. Young’ın iki farklı dünya arasında görsellik köprüsüyle kurmaya çalıştığı bağın gücüne ise bizlere bir sürpriz yaparak kazandığı takdirde ikna olacağız.

Bu yıl 89. kez düzenlenecek Akademi Ödülleri’nde tartışmasız en çekişmeli kategorilerden bir tanesi de birbirinden güçlü adayları ile En iyi Sinematografi. Benim şahsi görüşüm ise her ne kadar bu yıl En İyi Sinematografi kategorisinde oldukça güçlü bir mücadeleye şahit olacak olsak da bu dalda asıl mücadelenin görüntülerin ressamı Rodrigo Pierto veya dijital dünyanın şairi Bradford Young cephelerinden bir sürpriz yaşanmadığı  takdirde Amerikan Rüyası ekolüne yaptığı nostaljik göndermelerle Linus Sandgren ve gelenekselin tamamen dışında bir hikayeyi anlatırken ışığın, renklerin ustası olan James Laxton arasında olduğu yönünde.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi