89. Oscar Ödülleri için yarışa devam eden filmler arasında en iyi senaryo kategorilerinde de oldukça büyük bir çekişme var. Uyarlama senaryolardan Moonlight ve Arrival başı çekerken; orijinal senaryolardan Manchester by the Sea ve La La Land en büyük favoriler olarak göze çarpıyorlar.

Geçtiğimiz yıl En İyi Uyarlama Senaryo Ödülü’nü kazanan The Big Short’a ve En İyi Orijinal Senaryo Ödülü’nü kazanan Spotlight’a nazaran bu yıl, birbirinden incelikli ve abartısız senaryolar gördük. Moonlight ve Manchester by the Sea bu konuda en iyi örnekler olacaktır. Görkemsiz ve olabildiğine sade hikayelere sahip olan filmlerin öne çıktığı yarışta heykelciğin kimin elinde yükseleceğini ön görmek geçen yıllara göre daha zor olacak gibi görünüyor.

Oscar 2017: En İyi Uyarlama Senaryo

En İyi Uyarlama Senaryo ödülü adaylıkları, belki bir film hariç sürprizsiz şekillendi diyebiliriz. Lion’un aldığı 6 Oscar adaylığından bir tanesi olan En İyi Uyarlama Senaryo adaylığı, beş film arasında en beklenmeyeniydi diyebiliriz. Luke Davies’in kaleme aldığı ve gerçek bir hikayeden uyarlanan Lion, ilk yarısıyla göz doldururken ikinci yarısıyla adeta dibi görüyor. Akıcı ve doğal bir üslupla başladıktan sonra, hikayesinin düğüm noktasını kuran Davies filmin ikinci yarısıyla birlikte iyice bocalıyor; sık sık tekrara düşüyor, çözüm kısımlarını inşa etmekte ve katarsis yaratmakta fazlasıyla zorlanıyor. Sonuç olarak havada kalan ve bitiş jeneriği akmadan bittiğinin farkında bile olamadığımız bir film ortaya çıkıyor. Dolayısıyla Lion’u bu kategoride en iddiasız yapımların başında saymak oldukça mantıklı görünüyor. Öte yandan, Fences ve Hidden Figures gibi adaylığı hiç de sürpriz olmayan ama iddialı olma konusunda da ön plana çıkamayan filmler yer alıyor bu kategoride. August Wilson’ın Pulitzer Ödüllü aynı adlı oyunundan uyarlanan, Danzel Washington’un hem yönettiği hem de başrolünü üstlendiği Fences, bir tiyatro oyunu uyarlaması olması sebebiyle fazlasıyla tiyatral bir yapıda ilerliyor. Bu yapı filmin akışında belli kopukluklara neden oluyor ve ihtiyaç olan neden sonuç ilişkisi akışını olması gerektiği akıcılıkta karşılayamıyor. Fazlasıyla abartılı ve tiyatronun ağırlığına daha uygun diyaloglarıyla beyazperdede etkileyiciliğini kaybeden bir senaryoya sahip Fences’in, dolayısıyla üst basamaklara doğru tırmanması oldukça güç olacaktır. Hidden Figures ise, belli kalıpları tercih ederek tıkır tıkır işleyen bir senaryo ortaya koyuyor. Üç ana karakterinin gelişim sürecinden, filmin çözüm anlarına kadar izleyiciyi şaşırtan hamleler yapmaktansa, tatmin edici davranmayı tercih ediyor. Gerçek bir hikayeden uyarlanan filmde belli başlı dönüm noktaları önemli rol oynuyor ve filmin finalini şekillendiriyorlar. Filmin yönetmeni olan Theodore Melfi ile Allison Schroeder’in beraber kaleme aldıkları Hidden Figures, adaylığı kesin olan filmlerden bir tanesiydi ancak, aynı cümleyi kazanabileceğini ima ederek kurmak oldukça güç.

Bu ödülün iki favorisi bulunuyor: Arrival ve Moonlight. Son üç yıldır ortaya koyduğu filmlerle ve Avrupa festivallerinde edindiği başarılarla Hollywood’un ilgisini çeken Kanadalı yönetmen Denis Villeneuve’ün son filmi Arrival, yönetmenin ustalık eserlerinin ilki bana kalırsa. Geçtiğimiz yıl Scario ile ustalığının sinyallerini vermişti ve Arrival ile hiç gecikmeden tekrar karşımıza çıkıp, ilk Oscar adaylığını aldı. Arrival’ın senaryosu bu yılın en dikkat çekici gerilim filmlerinden olan Lights Out’un da senaristi olan Eric Heisserer tarafından, Ted Chiang’ın “Story of Your Life” adlı kısa öyküsünden uyarlandı. Heisserer’in senaryosu kimileri tarafından fazla kusurlu bulunsa da, bilimkurgu dahilinde oldukça farklı bir bakış açısına sahip olması sebebiyle ve gerek anlatım dili gerekse anlattıklarıyla, bilimkurgudan bağımsız olarak, her janra uyarlanabilir olmasıyla evrensel bir konumda bulunuyor. Yalnızca bilimkurgunun karakteristik özelliklerinden beslenmek yerine insanı konu alan bir çerçeveye sahip olmasıyla dram yönüne kayan Arrival, Oscar ödüllerindeki şansını da bu şekilde yaratıyor diyebiliriz.

moonlight-15-filmloverss

Yılın en iyi filmlerinden olan ve En İyi Film adayları arasında da oldukça güçlü bir yer edinen Moonlight, bu kategorinin yarışı en önde götüren favorisi olarak göze çarpıyor. Barry Jenkins ile Tarell Alvin McCraney tarafından yazılan Moonlight, gücünü sadeliğinden ve naifliğinden alıyor. Karakter gelişiminden, senaryonun akışına kadar özgün yanlara sahip olan Moonlight, yarattığı gerginliği final sekansına kadar sürdürebilmesiyle etkileyiciliğini artırıyor. Bir büyüme hikayesi olarak ele aldığımızda ise, karakterin gelişim anlarını bütün detaylarıyla ve özenle işleyen senaryosu takdiri kesinlikle hak ediyor.

En İyi Uyarlama Senaryo Ödülü için öne çıkan iki adayın Arrival ve Moonlight olduğunu rahatlıkla söyleyebiliiz. Moonlight, gösterişsiz ve naif bir hikayeye rağmen böylesi güçlü bir senaryoya sahip olmasıyla dikkatleri üstüne çekiyor. Öte yandan, her ne kadar dram yönleri ağır bassa da, yarışta birkaç adım geride kalan taraf Arrival olacakmış gibi görünüyor.

Oscar 2017: En İyi Orijinal Senaryo

En İyi Orijinal Senaryo Ödülü için aday olan beş film de, kendi arasında bir en iyi film yarışı başlatabilecek düzeyde. Hell or High Water ve The Lobster gibi Oscar’ın sürprizlerinin yanı sıra, Manchester by the Sea ve La La Land gibi en iddialı filmlerin yer aldığı bu kategoride acaba kazanan, çoğunlukla olduğu gibi En İyi Film Ödülü’ne de kavuşacak mı? Bu pencereden bakacak olursak La La Land birkaç adım farkla ipi göğüsleyecek gibi duruyor. Ancak, Hell or High Water, The Lobster ve özellikle Manchester by the Sea kusursuza yakın senaryolara sahip olarak bu yarışı oldukça zorlu kılıyorlar.

Geçtiğimiz yılın en iyi filmlerinden olan Scario’nun da senaryosunu yazmış olan Taylor Sheridan’ın kaleme aldığı modern Western örnekleri arasında kendine şimdiden özel bir yer edinen Hell or High Water, bu kategorinin en hak ettiğini elde edemeyen filmi olacak gibi duruyor. Birçok açıdan seyir zevkini güçlendiren ve kurduğu senaryo yapısıyla birçok soru işaretine zekice cevaplar veren bu film, ne yazık ki elde ettiği dört adaylıkta da benzer kaderi yaşayacak gibi duruyor. The Lobster ile yılın en iyi ve dikkat çekici filmlerinden birine imza atan Yunan yönetmen Yorgos Lanthimos, ilk Oscar adaylığını da bu kategoride elde etmiş bulunuyor. Senaryosunu Efthymis Filippou ile birlikte yazdıkları The Lobster, fantastik temelleri de olan distopik bir gelecek sunuyor. Kara mizahın, absürt komediyle buluştuğu ve genel olarak karanlık bir atmosfere sahip olan film, kesinlikle eşsiz bir tecrübe vadediyor. Lanthimos ve Filippou’nun ilişkilere ve toplum düzenine getirdikleri bu yorum,  gelecekte tür sinemasını birçok şekilde etkileyecektir ancak, bu yıl Oscar heykelciğine ulaştıramayacak. The Lobster’ın senaryosunda yer alan deneysel faktörler, filmi Akademi’nin gözünde uzaklaştıran etmenlerin başında yer alacaktır. 20th Century Women da tıpkı The Lobster gibi, Akademi’nin pek hoşlanmadığı bir senaryo tarzına sahip. Senaryosu filmin aynı zamanda yönetmeni de olan Mike Mills tarafından kaleme alınan film, 1979 yılında üç kadının kendilerini keşfediş öykülerini bir erkek karakter üzerinden anlatıyor. Bir yandan büyüme hikayesi olarak ele almak mümkünken, diğer taraftan kesişme hikayesi olarak da yorumlamanın mümkün olduğu 20th Century Women, Amerikan bağımsız filmlerinin benimsediği özgürlükle hareket eden bir senaryo dinginliğine sahip. Sonuç peşinde koşmadan, gelişime önem veren ve karakterlerini birçok farklı açıdan inceleyen bir yapıya sahip. Akademi’nin basit düşünen ve belli beklentilere sahip karar mekanizması için fazla farklı gelmesi sürpriz olmaz. 20th Century Women, haliyle bu kategorinin belki de en zayıf kalan filmi oluyor.

manchester-by-the-sea-14-filmloverss

Ödül sezonunun iki bombasının karşı karşıya geldiği bu kategoride Manchester by the Sea de, La La Land de oldukça avantajlı konumdalar. La La Land, son haftalarda arkasına aldığı rüzgarla ödül gecesi bütün heykelcikleri toplayabilecek konumda şu an. Öte yandan, Kenneth Lonergan’a üçüncü En İyi Orijinal Senaryo Ödülü adaylığını getiren Manchester by the Sea, adil bir yarışın kazananı olacaktır. La La Land yılın filmi başlığıyla birçok dalda en iyi olabilir ama orijinal senaryo bunlardan bir tanesi değil. Chazelle’in yönetimsel hakimiyetiyle büyüyen La La Land, oldukça basit bir hikayeye ve elbette birçok klişeye sahip. Bu anlamda gerek hikayenin derinliği gerekse anlatımındaki naiflikten gelen gücüyle Manchester by the Sea birkaç adım önde görünüyor. Lonergan’ın kusursuza yakın senaryosu, duygusal anlamda izleyiciyi etkilemekle kalmıyor, saf sinema anlatımıyla da olabilecek en sade şekilde bir ağıt yakıyor.

 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi