Eskiden En İyi Yabancı Film Oscar’ı derdik adına. Allahtan bu tabirdeki tuhaflığı fark edip Yabancı Dilde En İyi Film Oscar’ı oldu adı. Dünyanın dört bir yanından dili İngilizce olmayan filmlerin yarıştığı bu kategori kanımca Oscar ödüllerinin en prestijli kategorilerinden biri. Hollywood kalıplarının dışına çıkabilmiş, yıl boyunca saygın festivallerle yarışmış ve ödüller kazanmış filmlerin arenası çünkü bu. Her yıl acaba ülkemiz aday çıkarabilecek mi diye elimiz yüreğimizde beklediğimiz bu dal, bu yıl gerçekten de bir Türkçe yapımı karşımıza çıkaracak. Fransa adına yarışacak olsa da Mustang’i adaylar arasında görmek sevindirici. Bakalım bu dalın adayları hangi filmler.

Oscar 2016: Yabancı Dilde En İyi Film

krigen-a-war-filmloverss

A War

A Hijacking ile hatırladığımız başarlı Danimarkalı yönetmen Tobias Lindholm’un başarılı filmi A War, adından da anlaşılacağı üzere bir savaşın ortasına götürüyor bizleri. Film Afganistan’da Taliban’la savaşan Danimarka ordusunun bir bölük komutanı olan Claus’un, Danimarka’da onu bekleyen ailesinin ve savaş zamanı verilen zor kararların öyküsünü aktarıyor bize. Filmi kabaca üç bölüme ayırmak mümkün: Claus ve emrindeki askerlerin cephede yaşadıkları, ailesinin Claus savaştayken yaşadığı sıkıntılar ve Claus’un mahkemede yargılanma süreci. Sürprizbozan olmasın diye mahkeme kısmından hiç bahsetmeyeceğiz. Ancak filmin, savaşın yarattığı yıkıma, böyle durumlarda zor kararları vermek zorunda olan insanların ruh haline, geride kalan ailelere ve her şey olup bittikten sonra yaşanan vicdan muhasebelerine son derece gerçekçi baktığını ve Hollywood’un genelde takındığı “günah çıkartma, hata affettirme” tavrından son derece uzak olduğunu söyleyebiliriz. İyi bir insan, aile babası ve komutan olan Claus’un film boyunca yaşadığı değişim, iyiliğin ve doğruluğun karanlık ve yanlışla yer değiştirmesi tüm çıplaklığıyla gözlerimizin önüne seriliyor. Çok başarılı bir savaş dramı var karşımızda kısacası, ancak güçlü rakipleri karşısında şansı az gibi duruyor.

La Sombra del Caminante ve Los Viajes del Viento adlı iki kalburüstü film çekmiş olan Kolombiyalı genç sinemacı Ciro Guerra’nın yazıp yönettiği üçüncü filmi Embrace of the Serpent‘in başrollerinde Nilbio Torres, Jan Bijvoet, Antonio Bolivar yer alıyor. Film biri Alman biri Amerikalı olan iki bilim insanının kutsal bir bitkinin peşine düşüp Amazonlara yaptıkları yolculuk esnasında tuttukları günlüklere dayanıyor. Theodor Koch-Grunberg ve Richard Evans Schultes adındaki araştırmacılar Yakruna adındaki bu bitkiyi ararlarken, ikiliye şaman Karamakate eşlik ediyor. Karamakate, kabilesinin hayatta kalan son üyesi. Ve film boyunca ondan birçok şey öğrenecek olmamızın yanında türünün son örneği olmasının, herkes ölmüşken hâlâ sağ olmanın ağırlığını ve suçluluk duygusunu da sonuna kadar hissediyoruz. İlki 1909’da ikincisi 1940’da yapılan bu iki yolculuk filmi de ikiye bölüyor. Önce Alman kâşife yardım eden genç Karamakate’yi sonra da Amerikalı kâşife yardım eden yaşlı ve bilgeleşmiş Karamakate’yi izliyoruz. Aradan geçen zaman öfkesini sabit tutmuş Karamakae’nin. Topraklarına gelen, yakıp yıkıp kabilesinin yok olmasına sebep olan beyaz adamlara kızgın. Onlara yardım eden, bu yıkımın gerçekleşmesine çanak tutan kendi insanlarına da. Ve sonuna kadar haklı. Yönetmen Guerra’nın siyah beyaz çektiği ve muhteşem bir sinematografiye sahip olan Embrace of the Serpent, sömürgeciliğin nasıl bir bela olduğunu sert bir tokat gibi çarpıyor yüzümüze. Üstelik bunu, bu konuda verilmiş en tanınmış ve en başarılı sayılan Heart of Darkness / Karanlığın Yüreği gibi sömürgecilerin değil sömürülenlerin gözünden ve dürüstçe yapıyor. Güçlü rakipleri karşısında şansı nedir bilemem ama ödülü kucaklasa üzülmem.

mustang-filmloverss

Mustang

Deniz Gamze Ergüven’in ilk uzun metrajlı filmi Mustang, gösterime girdiğinden ve Oscar adaylığı aldığından beri hem büyük övgüler hem de eleştiriler aldı. İnebolu’da yaşayan, anne babaları ölmüş 5 kız kardeşin genç kızlıktan kadınlığa geçerken yaşadıkları sıkıntıları içlerinde yaşadıkları toplumun üzerlerinde yarattığı baskılar çerçevesinde anlatan film dünyada övgülerle karşılanırken ülkemizde gerçekçi bulunmadığı için eleştiri oklarının hedefi oldu. Kadının toplumumuzdaki yeri, cinselliğe bakışımız, kadınların aile baskısıyla evliliğe zorlanmaları, ensest gibi konuları ele alan film sadece bu konulardan ibaret değil, ya da daha net özetlemek gerekirse film bunları eleştiren, böyle bir ciddiyete sahip bir film değil. Mustang, masalsı bir havaya ve anlatıma sahip bir büyüme hikâyesi. Bellerine kadar uzanan saçları, pırıl pırıl güzellikleri, kaynayan kanlarıyla zapt edilmesi zor, ele avuca gelmeyen bu kardeşler zaman içinde değişmek ve birbirlerinden ayrılmak zorunda kalıyorlar. Bunda yukarıda bahsettiğimiz sıkıntılı durumların da etkisi var ve film illa bir şey söylüyor, eleştirel yaklaşıyor bu konulara. Ama yönetmeninin de söylediği gibi Mustang başka türlü, başka şeyler söyleyen bir film. Gerçekçi olma kaygısı gütmeyen, bir arada yaşanan bu 5 hayattan acı tatlı kesitler sunan, anlattıklarındaki ağırlığa rağmen gülümseyen ve umut dolu olan bir film. Güçlü rakipleri karşısında şansı nedir bilinmez ama arkasına sağlam bir rüzgâr aldığı ve otoriteler tarafından şans tanındığı da bir gerçek. Neden olmasın diyelim, keşke kazansa da bir kez de biz sevinsek dileyelim.

Naji Abu Nowar’ın Ürdün adına yarışan filmi Theeb savaşın ortasında kalan ve her şeyini kaybeden bir çocuğun hayatta kalma mücadelesini anlatıyor. Yıl 1916, Birinci Dünya Savaşı’nın ortasındayız. Arap İsyanı olarak adlandırılan olaylar başlamak üzere. Bir bedevi kabilesinde yaşayan 10 yaşındaki Theeb’in hayatı abisinin yanlarına gelen bir İngiliz subayına mihmandarlık yapmasını kabul etmesiyle değişecektir. Abisinin peşinden bu asker kafilesinin peşine takılan küçük çocuk savaşa ve ölüme tanıklık ederken büyümeye başlayacak ve büyümek onun için çok zorlu bir süreç olacaktır. Theeb dilimizde kurt anlamına geliyor. Savaş bizi nasıl insanlıktan çıkarır, ölüm kalım mücadelesi verirken nasıl vahşileriz? Filmin adı bu sorulara cevap niteliğinde. Küçük oyuncusunun performansından ve savaşa rağmen güzelliğini koruyan muhteşem coğrafyasından güç alan bu film, Oscar yarışından saf dışı bıraktığı aday adaylarından çok da iyi sayılamayacak bir yapım, keza ödülü kucaklaması en zor görüneni.

saul-fia-son-of-saul-cannes-filmloverss

Son of Saul

Sadece bu yılın değil tüm zamanların en iyi filmlerinden ve en güçlü soykırım hikâyelerinden bir olan Son of Saul Oscar heykeline en yakın duran aday. Bu filmle ilgili söylenecek şeylerden önce bir ilk film olduğu ve bir ilk filmden bekleyebileceğimiz her şeyden fazlasını sunduğu gerçeğini belirtmek gerek. Macar yönetmen Laszlo Nemes’in kendi ailesinin başından geçenlerden de etkilenerek çektiği Son of Saul, İkinci Dünya Savaşı sırasında yaşanan Yahudi soykırımına bambaşka bir gözle bakıyor. Tüm bu vahşetin ve felaketin ortasında sadece tek bir adama ve onun akla mantığa sığmayacak çabasına odaklanan film geride kalan her şeyi göz ardı ederek hem hiçbir şekilde duygu sömürüsüne geçit vermemiş hem de seyirciyi soykırım fikrinden soyutlayarak filmle ve kahramanıyla arasına mesafe koymasını sağlamış. Film boyunca Saul’u takip eden kamera hem inanılmaz bir tempo sağlamış hem de bizleri karanlık mekânlara, gaz odalarına, dar koridorlara sokup yaşanan gerçekliğin tam ortasına sokabilmeyi başarmış. Ne savaşın kendisinde ne de savaşın ortasında kalmış insanlarda mantık aramak mümkün değil. Saul’un davranışlarında da mantık aramıyoruz zaten. Hatta onunla duygusal bağ kurmakta bile zorlanıyoruz. Olan bitene tanığız sadece, yönetmen yaptığı teknik hamleler ve seçimlerle bundan ötesini mümkün kılmıyor bize. Bu harika yönetilmiş film hem teknik üstünlüğü hem de tavrı ve duruşuyla bu yılın En İyi Yabancı Dilde Film kategorisinin en güçlü adayı.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi