Belgesel dalının Oscar’ın en tartışmalı kategorilerinden biri olduğunu söylemek yanlış olmaz sanırım, çünkü hem belgeselin kurgusal olmayan doğasının da getirdiği form özgürlüğü, hem de içerik-stil ikileminin yarattığı belirsizlik, filmler arası tahmin imkanını zorlaştırdığı gibi ödül sonrası eleştirileri de beraberinde getiriyor. Bu senenin adaylarında da farklı bakış açıları ile ele aldıkları farklı konuları nedeniyle beş film arasında genel olarak bir tahmin yürütme ve eğilim geliştirmemde bir belirsizlik olsa da, topladıkları ödüllerle Amy ve The Look of Silence’ın kategorinin en göze çarpan yapımları olduğu söylenebilir.

Oscar 2016: En İyi Uzun Metrajlı Belgesel

Kendi dönemlerinde, The Thin Blue Line (1988), Roger & Me (1989), Hoop Dreams (1994) ve Life Itself (2014) gibi etkileyici filmlerin Akademi tarafından adaylığa layık görülmemesi belgesel dalındaki tartışmaların temellerinden birini oluşturur oluşturur. Bu sorunsala ister istemez her sene girilse de, bu yıl da Listen to Me Marlon (Stevan Riley), Heart of a Dog (Laurie Anderson) ve Going Clear: Scientology and Prison (Alex Gibney)’ın beşlide yer bulamaması da şaşırtıcı olduğu bilhassa eklenebilir. Fakat neticede sadece beş koltuk boşken ve hepsini güçlü adaylar doldurmuşken bunun yaşanması da kaçınılmaz olsa gerek. Ama aslen Akademi’nin eleştiri oklarını üstüne çekmesinin sebebi uzun yıllar sürdürdüğü ve kısır bir döngü yaratan seçim komitesi sorunları olarak görülmüş, 2013’ten beri sadece belgesel komitesinin değil tüm Akademi üyelerinin  birinciyi belirlemesinin ise problemleri aşmaya bir adım daha yaklaştırdığı düşünülmüştür. Akademi’nin seçtiği belgesellerde, yapıma tüm hatlarıyla odaklanmaktansa mevzusunun – göreceli  –önemini ve doğruluğunu ön plana çıkarttığı görülebilir ama yine de bunun bizi çok daha genel tartışmalara sürüklememesi de imkansızdır: görselin gücü mü, subjenin önemi veya derinliği mi, yoksa hepsinden öte belgesel formu üzerindeki en büyük tartışmalardan doğan belgesel etiği anlayışının yarattığı farklı yaklaşımlar mıdır değerlendirmede ağırlık verilmesi gereken?  Belgesel politik olmalı mıdır; işlenişi sinema sanatına katkı sağlıyorsa derdi de illa herkesin ilgi alanına girmek zorunda mıdır; kurgusal filmlerde bilhassa tutulduğumuz ‘görsel haz’ gerekli midir; tüm bu sorular ve daha fazlası hep aklın bir köşesinde duracakken bu senenin hem stili hem de ele aldıkları özneler ve yaklaşımları ile birbirinden ayrılan güçlü beş adaya bakalım.

Amy-2015-filmloverss

Amy

Bir anda eşsiz sesiyle hayatımıza giren ve aynı şekilde kaybettiğimiz Amy Winehouse’un yaşamını, ve bunun biricik kaynağı olarak müziğini konu alan Amy, hem halka açık kayıtları hem de sanatçının kişisel videoları kullanıp kafamızda oluşan karakterine ek olarak onun derinine de inebilmemize olanak sağlıyor. Aldığı onlarca ödül ile dalın favorilerinden olan yapımın bana göre en güçlü yanı, ‘ünlü’ hayatlarının her detayını bilmek için can atan seyirciyi, flaşlar ve makine sesleri patladıkça koltuğunda rahatsız edecek olmasıdır. Müziği yaşamak ve yaratmak için tek yol olarak gören bu genç kadının, bize reklam veya dedikodu çerçevesinde sunulan fotoğraflarının arkasında kim olduğunu dürüst bir şekilde, dedikodu yapmadan, daha çok Amy’nin kendi ağzından anlatır Asif Kapadia. Belki uyuşturucu bağımlılığına – tek nedeninin şöhret olmayacağı ortadayken – kılıf bulamayız ama bulmak da zorunda değilizdir, Amy’yi daha da yakından tanıdıkça onu yargılamadan anlamaya çalışır ve kaybettiğimizde üzülürüz yalnızca. Amy doğrusal anlatımı ile Winehouse’un yürüdüğü yola daha yoğun odaklanabilmemizi sağlerken, bir diğer müzisyen retrospektifi olan Netflix yapımı What Happened Miss Simone? ise kırılma noktasından geri ve ileri giderek Nina Simone’un müzik kariyeri ile paralel ilerleyen karakter değişimine farklı açılardan bakabilmemizi ister. Tıpkı Amy’de olduğu gibi işitsel bir haz deneyimi sunarken dinlediğimiz sesin çıktığı yerdeki duyguya da daha iyi kapılabilmemizi sağlayan yapım, Simone’un klasik müziğe olan yatkınlığı sayesinde kazandırdığı yeni stilden, kendisini ‘yarış atı’na döndüren kariyerine; siyahi hakları ve medeni haklar için aktivizme yönelerek daha geniş bir kitleye – dünyaya – ulaşırken ülkesindeki kariyerini kaybetmesinden duygudurum bozukluğuna odaklanan film, hem Simone’un kendi ağzından – ve günlük notlarından – verir o yaşamın iniş çıkışlarını, hem de onun en yakınlarından. Ama daha önce The Farm: Angola, USA (1988) ile Oscar adaylığı bulunan Liz Gorbus’un yönettiği film, ne içindeki sonsuz öfke ile hayatına yön veren kararlarını yargılamaya iter bizi Simone’un, ne de bundan doğan şiddetini meşrulaştırmaya.

the-look-of-silence-filmloverss

The Look of Silence

Bireye odaklanan bu iki filmden toplumsal şiddeti doğrudan ele alan diğer iki filme geçmeden önce, bunun tam da ortasında yer alarak gücüne güç katan The Look of Silence’a yer vermek isterim. Joshua Oppenheimer’ın The Act of Killing (2012)’i her açıdan uzun sure akıldan çıkamayacak bir belgesel deneyimi yaşatmıştı izleyicisine. Geride bıraktığımız sene içinde Venedik’ten FIPRESCI, Büyük Jüri ve Berlin’den Barış Filmi dahil daha birçok prestijli ödülü evine götüren ve geçen senenin Oscar’ında belirleyici etkisini gördüğümüz (Citizenfour) IDA ödülüne de layık görülen The Look of Silence’ta ise, Oppenheimer’ın Endonezya’da yaşanan komünizm karşıtı soykırıma (1965-66) bu sefer geride kalan, ama intikam değil yüzleşme arayan bir kardeşin gözünden baktığını görürüz. Bir yandan gündelik yaşamında izlediğimiz, bir yandan da Oppenheimer’ın görüntülerinden hiç tanışamadığı abisinin nasıl öldürüldüğünü ‘keyifle’ anlatan katilleri izleyen adam, akrabası dahil, bu ölümde parmağı olanlarla yüzleşir ve tüm yüreğiyle anlamaya, görmeye çalışır vicdanlarını. The Act of Killing’den daha sessiz ama en az onun kadar güçlü bu devam filmi, bir acının akıldan çıkmayan, hatırlanamayan ve yaşanmamış ama en derinde hissedilmiş hallerini gözler önüne sererken toplumsal hafıza ve kimlik ile uydumculuğa yakından bakmaya da tekrar davet eder bizi.

winter-on-fire-filmloverss

Winter On Fire: Ukraine’s Fight for Freedom

Sosyal medyadan veya doğrudan takip ettiğimiz ama bu seyir deneyimiyle tam olarak içine girebildiğimiz, Kiev’den başlayıp saman alevi gibi yayılan Euromaidan’ı konu edinen Winter On Fire: Ukraine’s Fight for Freedom ise izleyiciyi doğrudan şiddetin ortasında bırakan adaylardan ilki. İki sene önce Arap Baharı’nın tüm gerçeklerini gözler önüne seren Al Midan gibi Netflix yapımı filmin yönetimini ise Evgeny Afineevsky üstlenmiştir. Netflix’in belgeseli daha da hayatımızın bir parçası haline getirmesi ve bu sene beşlide iki film ile yer almasının CCO (Chief Content Officer) Ted Sarandos’a IDA’dan Pioneer Ödülü getirdiğinin de altını çizmek gerekir. Hakları için meydanda buluşan öğrencilerin barışçıl protestolarından, tüm vücutta hissedilen şiddete, engel olunamayan haklı bir öfkeye ve en nihayetinde bir devrime evrilen bu savaş, birliğin ve en önemlisi devrim kültürünün güçlü bir temsili olarak, oturarak ve sakince izlemesi belki çok zor ama çok kıymetli bir yapımı da beraberinde getirmiş. Korkusuzca sahaya çıkan son belgesel ise IDA’dan Courage Under Fire Ödülü alan ve ormanın derinlerinde Meksika uyuşturucu kartelleri için çalışan ve onlara karşı ‘halkın polisi’ adıyla yasadışı örgütlenerek huzurlarını geri kazanmak için direnen insanlara odaklanan Cartel Land. Matthew Heineman’ın birçoklarının başaramadığı kadar çoklu bir katmanda inceleme şansı yakaladığı bu kartel dünyası; uyuşturucu ve ticaretinin açtığı yaraları bilerek devam edenleri, kontrolü elinde tutanları, buna karşı savaşırken yolunu kaybedenleri ve tüm bunları içinde barındıran bir devleti, iyi ve kötü arasındaki dengenin güç hırsı ile nasıl şekillendiğini, tüm gerçekliği ile temsil ediyor.

Sonuç olarak, bu beş belgesel filmin de, konu, hikaye anlatım dili ve teknik bağlamda kendi gücünü kurduğu ortadayken ‘En İyi’ sıfatını kim ‘hak eder’ zor bir tartışma konusu. Fakat burada eldeki beş filme bakarak Akademi’nin daha önceki yıllardan gözlemlediğimiz kendi kendini besleyen, şov dünyasının dertlerini daha öne çıkaran eğilimini tekrar düşünecek olursak (2013’te Searching for Sugarman’in toplumsal derdi olan diğer adaylardan sıyrılışı ve Al Midan ile The Act of Killing’in yarıştığı 2014’te de 20 Feet from Stardom’un ödüle uzanması gibi), bu sene de The Look of Silence’ın Amy’nin gerisinde kalması pek şaşırtıcı olmaz sanıyorum.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi