Önceki Sayfa1 / 3Sonraki Sayfa

Nasıl ki edebiyatta bir hissi ya da olayları anlatmanın birçok yolu ve bu anlatımlar için kullanılan bir dolu teknik varsa; sinemada da film dili dediğimiz anlam yaratma süreci vardır. Sinemada göstergelerle anlam yaratma biçimi olan film dili filmlerin seyircilerine anlam iletmekte kullandıkları yöntemleri ortaya koyar. Anlatılan hikayelerden kullanılan göstergelere, kamera hareketlerinden kompozisyon tekniklerine, ses kullanımından çeşitli kurgu biçimlerine, çekim açılarından kameranın konumuna dek tüm bileşenler ve estetik ögeler filmlerin bizlerle nasıl iletişim kurduğunu anlamamızın anahtarlarıdır. Kimi yönetmenler mizansen yani oyunculuk, kostüm, makyaj, dekor, ışık gibi ögelerle kimileri ise kadraj, çekim ölçekleri, çekim hızı, çekim açısı ve kamera hareketleri gibi sinematografi inşasıyla film dili oluşturarak bir sahnenin kurulumundan çıkaracağımız muazzam anlamlar yaratırlar.

Bazen de renkler film diline öyle bir anlam atfeder ki tüm bir filmi bu renklerin değişkenliği üzerinden anlamlandırmak mümkün olur. Örneğin Wes Anderson’un tüm o pastel tonlu renk tercihleri filmlerinin gizil anlamlarını içinde barındırır. Aynı şekilde farklı ses ve görüntü kurgusu tercihleriyle zaman ve mekanı iç içe geçiren ya da zaman ve mekan algılarımızda çok büyük sıçramalar yaratan filmlerin yarattığı mucizevi anlamları aklımıza getirecek olursak; Stanley Kubrick’in başyapıtlarından biri olan 1968 yapımı 2001: A Space Odyssey’de havaya atılan kemiğin uzay gemisine dönüşerek zamanda ve mekanda yarattığı sıçramanın anlamı daha iyi anlaşılır. İşte tüm bu detaylar ve yönetmenlerin film dili yaratmadaki tercihleri filmlerin anlamlarını çözmemiz için son derece önemlidir ve ileride film çekmek isteyen yönetmen adayları için de öğretici niteliktedir.

Tüm bu bilgiler ışığında konuyu daha iyi anlayabilmemiz için örnek teşkil edecek bazı filmlerin sinemada anlam yaratmak için kullandıkları film dillerine bakmaya başlayabiliriz.

Not: Bu noktada özellikle film yapmak isteyen arkadaşlara, naçizane olarak, film diliyle anlam yaratmanın temellerini ortaya koyan yapıları ve hem yol gösterici hem de başucu nitelikleriyle Gustavo Mercado imzalı Sinemacının Gözü: Sinemada Kompozisyon Kurallarını Kullanmayı (ve Yıkmayı) Öğrenmek ve John Marland imzalı Film Dili kitaplarını önerebilirim.

The Searchers (1956) – John Wayne

Hollywood özellikle western türünü bir ulusun – ABD ulusunun- kuruluşunun miti olarak inşa eder. Western deyince hemen herkesin aklına gelebilecek bir film olan John Wayne imzalı The Searchers işte tam da bu ulus inşa etme mitinin en saf işlerinden biridir. Uzun süre belirli bir yerde kalamayan ve özgürlüğüne oldukça düşkün biri olan Ethan Edwards (John Wayne) karakteri Kızılderililere karşı büyük bir nefret beslemektedir ve yıllarca Amerikan İç Savaşı’nda askerlik yapmıştır. Ethan bir ara Texas Muhafızları’nın oluşturduğu geçici bir birliğe katılarak Komançilerin peşine düşer. Döndüğünde ise Kızılderililerin eve baskın yapıp kardeşini ve karısını öldürerek yeğenini kaçırmış olduklarını görür. Kızılderililerin kaçırdığı yeğenini aramak için yollara düşen Ethan’ın yıllar süren bu arayışı onu harekete geçiren amacı gittikçe daha tartışmalı bir hale getirmeye başlar. Çünkü Ethan’ın kalbi Kızılderili nefreti ile doludur ve uzun bir süre Kızılderililerin arasında kalmış bir beyazın saflığını muhafaza edemeyeceği için artık onun da bir Kızılderili sayılması gerektiğini düşünür.

Bu noktada aşağıda göreceğiniz filmin son sahnesi Ethan karakterinin analizi için büyük önem arz eden bir film diliyle inşa edilir. Ethan sonunda yeğenini bulur ve kurtarır; ama yeğenini Teksas’taki evlerine getirdiğinde evin kapısından içeri adım atmaz. Bu noktada Wayne iç ve dış mekanı karakterin analizi için bir tür özgürlük sembolü olarak kurar. İç mekan karanlıkta kalırken kadraj içi kadrajlar içinde ve aydınlık dış mekanda gördüğümüz Ethan ışıklar içinde yoluna devam eder. Bu çerçeve içi kompozisyonlardan ve aydınlık-karanlık, iç-dış ayrımından yola çıkarak çerçevenin içinde ve dışında resmedilen dünyaların birbirlerinden farklılık gösterdiğini ve Wayne’nin anlatım diliyle Ethan’ın özgür dünyayı seçtiğini söyleyebiliriz.

Raging Bull (1980) – Martin Scorsese

Bir Martin Scorsese harikası olan Raging Bull – Kızgın Boğa; orta siklet bir boksör olan Jake La Motta’nın dizginlenemez kariyer hırsının kendi hayatına olan etkilerine odaklanır. Her zaman, her yerde en iyi olmak için korkutucu ve kaygılandırıcı aşırı bir hırs barındıran La Motta’nın agresif karakteri sadece ringlerde değil; ring dışındaki özel hayatında da oldukça baskındır. Bu sebeple önce kariyerini yok etmeye başlayan La Motta diğer taraftan da tüm yakın çevresini bir bir kaybetmektedir. Bir yükseliş ve düşüş hikayesi olan Raging Bull, siyah beyaz anlatı yapısıyla ve hem Martin Scorsese’nin muazzam yönetmenliği hem de Robert De Niro’nun sinema tarihine geçen performansıyla hafızalarımıza kazınan bir başyapıt haline gelir.

Scorsese, henüz açılış sahnesinde (hatta jenerikte) karakterimizi bizlere öyle bir film diliyle tanıtır ki, bu sahne yönetmen olma hayali kuran herkese ders verici niteliktedir. Klasik müzik ve slow motion anlatım tercih ederek epik bir giriş yapan Scorsese kamerasını ringin dışında konumlandırarak, karakterini hem ringin içine hem de hapishane parmaklıklarını çağrıştıran ring iplerinin yarattığı atmosferle bu eğlence dünyasının içine hapseder. Arka plandaki özne, yani boşluğa yumruklar savuran boksör imajı; esas kavgası kendiyle olan bir karakteri betimlemek için sinemanın görüntülerle anlam yaratma mucizesinin en büyük kanıtlarından biri olur.


Önceki Sayfa1 / 3Sonraki Sayfa
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi