Çoğunluğun bir parçası değil de azınlık olmak,  sistem karşısında yer almak tarihin her anında her coğrafyada hor görülmeye sebep olmuştur. İster ırkınız, ister ten renginiz, ister konuştuğunuz dil, ister cinsel yönelimleriniz bakımından genelden farklıysanız dışlanmaya, manevi hatta fiziksel şiddet görmeye kendinizi hazırlamanız gerekmektedir. İnsan haklarının, geçmiş yıllara göre bir nebze daha geliştiği günümüzde bu farklılıklar artık pek çok ülkede biraz daha kabul edilebilir olsa da, herkes gibi olamamak hâlâ zordur. Senaryosu Stephen Bresford tarafından yazılan ve yönetmenliğini Matthew Warchus’un gerçekleştirdiği Pride; bizi 80’ler Britanya’sına götürüyor ve sistem tarafından ezilen madenciler ile genel ahlak yapısı altında var oluş mücadelesi veren eşcinsellerin hikayelerine tanık ediyor.

Yıl 1984. George Orwell’in unutulmaz romanındaki gibi baskıcı bir kuvvet, gücünü karşısındakileri sindirmek için kullanmaktadır. İngiltere başbakanı Margaret Thatcher ülkedeki maden ocaklarının büyük bir kısmını kapatmak istemektedir. Geçimini madencilikten sağlayan pek çok işçi, işsiz kalmak üzeredir. Maden sendikaları greve gitmiş, kararın iptali için mücadele etmektedir. Aynı günlerde İngiltere’de eşcinsellik bir suç olmaktan çıksa da hala toplum tarafından kabullenilmemiştir. Gey ve lezbiyenler ikinci sınıf insan muamelesi görmeye devam etmektedir. Bir grup aktivist genç ‘azınlıkların birbirlerine destek olması gerek’ düşüncesiyle madencilere yardım etmeye karar verir. Sayıları iki elin parmaklarını geçmeyen bu gençler ilk zamanlarda destek olmak istedikleri halde kimliklerinden ötürü madencilerden kabul görmezler. Küçük bir madenci kasabasındaki grev komitesi eşcinsellere olumlu geri dönüşte bulunur ve olaylar gelişir.

Maden işçileri, 1974 yılındaki grev sonucunda muhafazakar hükümeti düşürmeyi başarmalarından ötürü yine umut doluydular. Yorkshire Madenleri’nde başlayan grev kısa sürede İskoçya ve Galler’e kadar uzamıştı. Bu kitlesel hareketin yine zaferle sonuçlanacağı düşünülüyordu. Fakat bu defa hükümet hazırlıklarını iyi yapmıştı. Demir Leydi lakabını da bu grevlerdeki tutumundan sonra alan Thatcher gerek maden stoklayarak, gerekse polisin yetkilerini genişleterek her anlamda elini güçlendirmişti. Yaklaşık bir yıl süren bu grevde işçiler ile polisler arasında ciddi çatışmalar meydana gelmiş, bazı işçiler hayatını kaybetmişti. Hükümetin katı tutumu ve bazı sendikaların davaya ihanet etmeleri grevin başarısızlıkla sonuçlanmasına sebep olmuştu. Mücadele başarısızlıkla sonuçlanmıştı belki ama kazanılan şeyler de vardı. “Eğer kendinden daha büyük, çok daha güçlü bir düşmana karşı bir savaş veriyorsan ve varlığından bihaber olduğun bir arkadaşın sana el uzatıyorsa, işte bu, dünyadaki en güzel duygudur.”

Onur, son dönem Avrupa sinemasında kendine daha sık yer bulan LGBT temalı filmlerin en başarılı örneklerinden biri. Eşcinsellik kavramını bireysel bir bakış açısından değil de toplumsal düzeyde ele almasıyla dikkat çekiyor. Filmin tökezlediği tek nokta zaten eşcinsellik olayını kişiselleştirdiği anlar. Joe karakterinin ailesiyle yaşadığı gerginlikler gösterilmeye gerek olmayan fazlalık bölümlerdi. Bütün süre boyunca farklı kutuplara karşı mesafesini koruması, olayları nedenleriyle açıklaması ve anlatısını mizahi öğelerle süslemesi filmin seyir zevkini bir hayli yükseltiyor. Doğrucu olmaya çalışmadan olanı olduğu gibi anlatma samimiyetini seyirci olarak siz de hissediyorsunuz.

Var olan düzeni değiştirme inancı oldukça yüksek olan Mark’ın çabalarıyla kurulan Lezbiyenler ve Geyler Madencileri Destekliyor oluşumu, pek çok kişi tarafından dikkate alınmıyor. Eşcinseller öteki ve öcü olarak görülmeye devam ediyorlar. Dönemin İngiltere’sinde eşcinselliğin ne kadar korkutucu bir kavram olduğu, yardımların bile kabul edilmemesiyle anlaşılabilir. Geçtiğimiz senenin çok konuşulan filmlerinden The Imitation Game’de de Alan Turing’in eşcinsel olması yüzünden yargılanmasına tanık olmuştuk. “Örnek ülke” İngiltere’nin geçmişinde yatan hukuksal ve toplumsal karanlık noktaları göstermek adına önemli bir misyona sahip olduğunu söyleyebiliriz iki filmin de.

Küçük bir maden örgütünün bu gençlerin desteklerini kabul etmesiyle başlayan süreç ve ardından yaşananlar filmin üzerinde durulması gereken en önemli nokta. Kasabadaki grev komitesi tarafından hoşgörüyle karşılansalar bile işçilerin ve kasabadaki halkın kendilerini kabul etmesi pek kolay olmuyor. Onur, bu noktada belli başlı karakterler üzerinde çeşitli derinleşmelere giderek özdeşleşme seviyesini arttırıyor. Kapalı bir toplumun kalıplarını kırması, kabuğundan çıkması hiç bir zaman kolay olmamıştır. Kasabanın genç erkeklerinin, sadece dans ederek kadınlarla yakınlaşma fırsatı bulan eşcinselleri görmeleri önemli kırılma noktalarından biriydi. Bu gençler teker teker dans etmeyi öğrenmek için eşcinsellerin yanına giderler ve bir kesimde başlayan değişim bütüne de yansır. İletişim kurabilmek, bütün problemlerin çözümü olduğu gibi o küçük kasabada da anlaşmazlıkların önüne geçecektir. Yaşlı teyzelerin lezbiyenlerle sohbetleri, kasabalı küçük kızların uzun saçlı gey erkeklerin saçlarını taramaları, toka takmaları bu gençlerin de aslında ‘öcü’ olmadığını gösterir yerel halka.

Şehir merkezinde madenciler yararına düzenlenen konsere katılan komite üyelerinin farklı gey ve lezbiyenler ile karşılaşmaları ve iletişimleri ise filmin en sıcak bölümü. Pek çoğu 60 yaşın üzerinde olan kadınlar ömürlerinde hiç görmedikleri kıyafetler içinde insanlarla karşılaşır, farklı ortamlar tecrübe eder ve çılgınlar gibi eğlenirler. Yaşı diğer kadınlara göre daha genç olan bir madenci karısının alkolden cesaret alarak lezbiyenlerden birini öpmesi küçük ama önemli bir sahneydi. Pek çok insanın bilmediği şeyi kötüleyip karalarken içten içe ona bir merak de beslemesinin güzel bir göstergesiydi. Harry Potter filmlerinin Lord Voldemort’tan bile daha sevimsiz karakteri Dolores Umbridge ile buzları eritmek için de güzel bir fırsat Onur. Öyle ki Umbridge karakterine hayat veren Imelda Staunton bu filmde ön yargıları kırmak için mücadele eden, eşcinselleri bağrına basan kasabalı bir melek olarak resmedilmiş.

Onur filmini izledikten sonra ister istemez kendi toplumumuzla ilgili bazı noktalar akıllara geliyor. Film bizim ülkemizdeki Onur Yürüyüşleri’nden ziyade genel olarak Gezi Parkı sürecini anımsattı bana. Birbirlerine çok uzak olan insanların ortak bir mücadele için nasıl kenetlenebileceğini akıllara getirdi. Filmin sonunda grev başarısızlıkla sonuçlanıyor ama bir sonraki yıl gerçekleştirilen Onur Yürüyüşü’ne onlarca otobüs ile madenciler de katılıyor. Bir algı, bir tabu yıkılıyor ve manevi anlamda bir kazanım elde ediliyor. Bizim toplumumuzda ise ne yazık ki bugün için bunu görmek pek mümkün değil. Çok yakın geçmişte Soma gibi bir facia yaşadık. Protesto eylemlerinde her kesimden olduğu gibi eşcinsellerden de katılanlar oldu. Azınlıklar desteğe ihtiyaç duyan bir kesimin yanında yer aldı. Fakat çok yüksek ihtimal bu seneki Onur Yürüyüşü’ne madencilerden ya da diğer işçi örgütlerinden kitlesel bir katılım gerçekleşmeyecek. Belki bir gün bizim toplumumuzda da farklılıklar hoş görülmeye başlanır ve ortak düşmanlarla, ön yargılarla, zihinlerdeki duvarlarla omuz omuza mücadele edilebilir.

Gülümseten, hüzünlendiren ama genel olarak insanın içine umut filizleri eken bir film Pride-Onur. Cannes Film Festivali’nde Queer Palm ödülü de kazanan yapım anlattığı dönemi hem görsel hem de yapısal olarak oldukça başarılı şekilde aktarmayı bilmiş. Genç oyuncuların göz dolduran performansları yanında eski kurtların mevcudiyeti de filmin başarısını arttırmış. Gerçek olaylardan uyarlanan film tarafsızlığı ve samimiyeti ile seyirciye kendisini iyi hissettirmeyi başarıyor.

Çoğunluğun bir parçası değil de azınlık olmak,  sistem karşısında yer almak tarihin her anında her coğrafyada hor görülmeye sebep olmuştur. İster ırkınız, ister ten renginiz, ister konuştuğunuz dil, ister cinsel yönelimleriniz bakımından genelden farklıysanız dışlanmaya, manevi hatta fiziksel şiddet görmeye kendinizi hazırlamanız gerekmektedir. İnsan haklarının, geçmiş yıllara göre bir nebze daha geliştiği günümüzde bu farklılıklar artık pek çok ülkede biraz daha kabul edilebilir olsa da, herkes gibi olamamak hâlâ zordur. Senaryosu Stephen Bresford tarafından yazılan ve yönetmenliğini Matthew Warchus’un gerçekleştirdiği Pride; bizi 80’ler Britanya’sına götürüyor ve sistem tarafından ezilen madenciler ile genel ahlak yapısı altında var oluş mücadelesi veren eşcinsellerin hikayelerine tanık ediyor. Yıl 1984. George Orwell’in unutulmaz romanındaki gibi baskıcı bir kuvvet, gücünü karşısındakileri sindirmek için kullanmaktadır. İngiltere başbakanı Margaret Thatcher ülkedeki maden ocaklarının büyük bir kısmını kapatmak istemektedir. Geçimini madencilikten sağlayan pek çok işçi, işsiz kalmak üzeredir. Maden sendikaları greve gitmiş, kararın iptali için mücadele etmektedir. Aynı günlerde İngiltere’de eşcinsellik bir suç olmaktan çıksa da hala toplum tarafından kabullenilmemiştir. Gey ve lezbiyenler ikinci sınıf insan muamelesi görmeye devam etmektedir. Bir grup aktivist genç ‘azınlıkların birbirlerine destek olması gerek’ düşüncesiyle madencilere yardım etmeye karar verir. Sayıları iki elin parmaklarını geçmeyen bu gençler ilk zamanlarda destek olmak istedikleri halde kimliklerinden ötürü madencilerden kabul görmezler. Küçük bir madenci kasabasındaki grev komitesi eşcinsellere olumlu geri dönüşte bulunur ve olaylar gelişir. Maden işçileri, 1974 yılındaki grev sonucunda muhafazakar hükümeti düşürmeyi başarmalarından ötürü yine umut doluydular. Yorkshire Madenleri’nde başlayan grev kısa sürede İskoçya ve Galler’e kadar uzamıştı. Bu kitlesel hareketin yine zaferle sonuçlanacağı düşünülüyordu. Fakat bu defa hükümet hazırlıklarını iyi yapmıştı. Demir Leydi lakabını da bu grevlerdeki tutumundan sonra alan Thatcher gerek maden stoklayarak, gerekse polisin yetkilerini genişleterek her anlamda elini güçlendirmişti. Yaklaşık bir yıl süren bu grevde işçiler ile polisler arasında ciddi çatışmalar meydana gelmiş, bazı işçiler hayatını kaybetmişti. Hükümetin katı tutumu ve bazı sendikaların davaya ihanet etmeleri grevin başarısızlıkla sonuçlanmasına sebep olmuştu. Mücadele başarısızlıkla sonuçlanmıştı belki ama kazanılan şeyler de vardı. “Eğer kendinden daha büyük, çok daha güçlü bir düşmana karşı bir savaş veriyorsan ve varlığından bihaber olduğun bir arkadaşın sana el uzatıyorsa, işte bu, dünyadaki en güzel duygudur.” Onur, son dönem Avrupa sinemasında kendine daha sık yer bulan LGBT temalı filmlerin en başarılı örneklerinden biri. Eşcinsellik kavramını bireysel bir bakış açısından değil de toplumsal düzeyde ele almasıyla dikkat çekiyor. Filmin tökezlediği tek nokta zaten eşcinsellik olayını kişiselleştirdiği anlar. Joe karakterinin ailesiyle yaşadığı gerginlikler gösterilmeye gerek olmayan fazlalık bölümlerdi. Bütün süre boyunca farklı kutuplara karşı mesafesini koruması, olayları nedenleriyle açıklaması ve anlatısını mizahi öğelerle süslemesi filmin seyir zevkini bir hayli yükseltiyor. Doğrucu olmaya çalışmadan olanı olduğu gibi anlatma samimiyetini seyirci olarak siz de hissediyorsunuz. Var olan düzeni değiştirme inancı oldukça yüksek olan Mark’ın çabalarıyla kurulan Lezbiyenler ve Geyler Madencileri Destekliyor oluşumu, pek çok kişi tarafından dikkate alınmıyor. Eşcinseller öteki ve öcü olarak görülmeye devam ediyorlar. Dönemin İngiltere’sinde eşcinselliğin ne kadar korkutucu bir kavram olduğu, yardımların bile kabul edilmemesiyle anlaşılabilir. Geçtiğimiz senenin çok konuşulan filmlerinden The Imitation Game’de de Alan Turing’in eşcinsel olması yüzünden yargılanmasına tanık olmuştuk. “Örnek ülke” İngiltere’nin geçmişinde yatan hukuksal…

Yazar Puanı

Puan - 78%

78%

Gerçek olaylardan uyarlanan film, tarafsızlığı ve samimiyeti ile seyirciye kendisini iyi hissettirmeyi başarıyor.

Kullanıcı Puanları: 4.3 ( 4 votes)
78
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi