“Göçen güzelliğine öyle bir dalmıştı ki kapının açıldığını duymamış, arkasında hizmetçisi konuştuğu zaman yüreğine kadar titremişti.” 

“…Çok ağladınız efendim, gözyaşı deriyi boşaltır. Gözyaşı suya dönüşmüş kandır.”

Guy de Maupassant, Ölümden Acı adlı eserinde zamana karşı koyamayan bir kadının içinde bulunduğu titrek duyguları işte böyle anlatır. Kontese göre zaman ve aşk kavramları birbirlerini tamamlayıcı değildir, güzellikle birlikte yitirildiği düşünülen ilgi, aşkın önüne set çekmeye başlamış ve kadını bir daha hiç çıkamayacağı bir psikolojik döngünün içine sokmuştur.

Ölümsüz Aşk – The Age of Adaline; benzer bir şekilde zaman ile aşk kavramlarının birbirlerinde oluşturduğu bütünlüğü sorgular, ancak bambaşka bir açıdan: Yaşlanma olgusunu ortadan kaldırarak. Zira Adaline (Blake Lively), 28 yaşındayken geçirdiği bir kaza sonucu güzelliğinin ışıltılar saçtığı o gençlik günlerinde kalır ve onun bu pırıltılı duruşu, yaşının verdiği sağlıklı hayatla da desteklenir. Yine de Adaline için zamanın akmaması, hiç de imrenilecek bir durum değildir. Zira şöyle der: “Eğer birlikte yaşlanmayacaksan, aşkın ne önemi var ki?” Üstelik, Adaline’ın zihnini kurcalayan tek problem bu da değildir…

Adaline, gençliğinden faydalanarak kendini eğitir ve kültürel becerilerini tarih ile yabancı dil gibi alanlarda konuşturur. Fiziksel güzellik ile kültürel birikimin birleşimi ise kendisini ilgi çekici kılan en büyük etmendir. Adaline, “normal” bir yaşam sürerken tanıştığı ve evlenip kendisinden bir kız çocuğu dünyaya getirdiği eşi Clarence’i (Peter J. Gray) bir kaza sonucu kaybetmesinin ardından onu hiç unutamaz; ancak yaşamı boyunca hislerine ket vuramayacağı başka kişilerle de tanışır.  Onlarla olan ilişkisini ise, belli bir sınırda tutmaya çalışır. Zira Adaline, bir “deney unsuru” haline gelmemek için tıbbi açıklamasını bulamadığı yaşlanmama sırrını ve dolayısıyla kimliğini gizli tutmakta, bundan dolayı da her on yılda bir yaşadığı yeri değiştirmektedir. Başkaları için işleyen; ancak kendisi için durmuş olan “tik-tak”lar, onu sırrıyla birlikte izole bir yaşama maruz bırakır: Kimliksiz ve kaçak. Adaline’ın bu sürekli kaçışı ise, tabii ki bir yerden sonra hayatıyla ilgili kararlarını sorgulamasına neden olur; bu da Ellis’le (Michiel Huisman) tanışması ve geçmişine yönelik bir çatışma yaşamasıyla gerçekleşecekir.

Ölümsüz Aşk, gerek görsel gerekse yazılı sanatlarda karşılaştığımız bir olguyu ele alış şekli ile aslında ilgi çekici bir konuyu içinde barındırıyor. Adaline’ın geniş yaşam aralığı ve aktif hayatı, onu ayaklı bir tarih kitabı haline getiriyor ve kadının yaşadığı psikolojik süreç ile tarihin bir araya gelişi merak uyandırıcı ögeler oluşturuyor. Ancak problem şu ki film, uyandırdığı bu merakı giderebilecek noktaları sunmakta büyük bir acizlik gösteriyor. Zira Adaline, 1908 yılında doğmuş bir karakter olarak aslında yüzyılın en zorlu koşullarından geçmişken, karakterini biçimlendiren geçmişe baktığımızda ise hiç de iki savaş atlatmış ve Büyük Buhran dönemini yaşamış biri olarak karşımıza çıkmıyor. Filmde tarih, adeta jazz müzikleri ve suare elbiselerinden oluşuyor. Nitekim karakterin güncel hayatına döndüğümüz noktalarda da gördüğümüz, kimi fotoğraflar ve geniş bir gardırobun varlığından öteye geçmiyor.

Filmin odak noktasını oluşturan “kültürlü çift” imajı ise, verilen kimi bilgiler dolayısıyla pozitif bir izlenim bıraksa da, maalesef Trivial Pursuit bilgilerinden öteye gitmiyor. Zira bahsettiğimiz üzere senaryo; 20. yüzyılla köprü kurmuş olan bir karakteri, Hollywood takipçilerini kaçırmamak ve tatmin etmek adına yüzeysel noktalardan ele alıyor ve böylece filmden geriye kalan ise sadece basit bir anlatımla oluşturulmuş masalsı hikaye oluyor. Gerçekliğin, masalsı anlatımın içine harmanlanmamış olması, filmin yalnızca bir “boş vakit değerlenmesi” olarak kılınmasına neden oluyor.

Lee Toland Krieger yönetmenliğindeki Ölümsüz Aşk – The Age of Adaline, dolayısıyla ele aldığı konu itibariyle oldukça başarılı bir film yapım ortaya koyabilecekken; Gossip Girl yıldızının beyazperdede attığı adımlardan biri olarak sinemaya yeni bir duruş getirmeyen; ancak dizinin takipçilerine ya da akşam izlencesini “hafif” filmlerle yapmak isteyenlere  önerilebilecek bir yapım olarak karşımıza çıkarıyor. Adaline’ı tanımanın pek mümkün kılınmadığı film, başarılı kostümleri ile moda-severlerin ilgisini çekmekte ise zorlanmayacak gibi gözüküyor.

“Göçen güzelliğine öyle bir dalmıştı ki kapının açıldığını duymamış, arkasında hizmetçisi konuştuğu zaman yüreğine kadar titremişti.”  “...Çok ağladınız efendim, gözyaşı deriyi boşaltır. Gözyaşı suya dönüşmüş kandır.” Guy de Maupassant, Ölümden Acı adlı eserinde zamana karşı koyamayan bir kadının içinde bulunduğu titrek duyguları işte böyle anlatır. Kontese göre zaman ve aşk kavramları birbirlerini tamamlayıcı değildir, güzellikle birlikte yitirildiği düşünülen ilgi, aşkın önüne set çekmeye başlamış ve kadını bir daha hiç çıkamayacağı bir psikolojik döngünün içine sokmuştur. Ölümsüz Aşk - The Age of Adaline; benzer bir şekilde zaman ile aşk kavramlarının birbirlerinde oluşturduğu bütünlüğü sorgular, ancak bambaşka bir açıdan: Yaşlanma olgusunu ortadan kaldırarak. Zira Adaline (Blake Lively), 28 yaşındayken geçirdiği bir kaza sonucu güzelliğinin ışıltılar saçtığı o gençlik günlerinde kalır ve onun bu pırıltılı duruşu, yaşının verdiği sağlıklı hayatla da desteklenir. Yine de Adaline için zamanın akmaması, hiç de imrenilecek bir durum değildir. Zira şöyle der: “Eğer birlikte yaşlanmayacaksan, aşkın ne önemi var ki?” Üstelik, Adaline’ın zihnini kurcalayan tek problem bu da değildir… Adaline, gençliğinden faydalanarak kendini eğitir ve kültürel becerilerini tarih ile yabancı dil gibi alanlarda konuşturur. Fiziksel güzellik ile kültürel birikimin birleşimi ise kendisini ilgi çekici kılan en büyük etmendir. Adaline, “normal” bir yaşam sürerken tanıştığı ve evlenip kendisinden bir kız çocuğu dünyaya getirdiği eşi Clarence’i (Peter J. Gray) bir kaza sonucu kaybetmesinin ardından onu hiç unutamaz; ancak yaşamı boyunca hislerine ket vuramayacağı başka kişilerle de tanışır.  Onlarla olan ilişkisini ise, belli bir sınırda tutmaya çalışır. Zira Adaline, bir “deney unsuru” haline gelmemek için tıbbi açıklamasını bulamadığı yaşlanmama sırrını ve dolayısıyla kimliğini gizli tutmakta, bundan dolayı da her on yılda bir yaşadığı yeri değiştirmektedir. Başkaları için işleyen; ancak kendisi için durmuş olan “tik-tak”lar, onu sırrıyla birlikte izole bir yaşama maruz bırakır: Kimliksiz ve kaçak. Adaline’ın bu sürekli kaçışı ise, tabii ki bir yerden sonra hayatıyla ilgili kararlarını sorgulamasına neden olur; bu da Ellis’le (Michiel Huisman) tanışması ve geçmişine yönelik bir çatışma yaşamasıyla gerçekleşecekir. Ölümsüz Aşk, gerek görsel gerekse yazılı sanatlarda karşılaştığımız bir olguyu ele alış şekli ile aslında ilgi çekici bir konuyu içinde barındırıyor. Adaline’ın geniş yaşam aralığı ve aktif hayatı, onu ayaklı bir tarih kitabı haline getiriyor ve kadının yaşadığı psikolojik süreç ile tarihin bir araya gelişi merak uyandırıcı ögeler oluşturuyor. Ancak problem şu ki film, uyandırdığı bu merakı giderebilecek noktaları sunmakta büyük bir acizlik gösteriyor. Zira Adaline, 1908 yılında doğmuş bir karakter olarak aslında yüzyılın en zorlu koşullarından geçmişken, karakterini biçimlendiren geçmişe baktığımızda ise hiç de iki savaş atlatmış ve Büyük Buhran dönemini yaşamış biri olarak karşımıza çıkmıyor. Filmde tarih, adeta jazz müzikleri ve suare elbiselerinden oluşuyor. Nitekim karakterin güncel hayatına döndüğümüz noktalarda da gördüğümüz, kimi fotoğraflar ve geniş bir gardırobun varlığından öteye geçmiyor. Filmin odak noktasını oluşturan “kültürlü çift” imajı ise, verilen kimi bilgiler dolayısıyla pozitif bir izlenim bıraksa da, maalesef Trivial Pursuit bilgilerinden öteye gitmiyor. Zira bahsettiğimiz üzere senaryo; 20. yüzyılla köprü kurmuş olan bir karakteri, Hollywood takipçilerini kaçırmamak ve tatmin etmek adına yüzeysel noktalardan ele alıyor ve böylece filmden geriye kalan ise sadece basit bir anlatımla oluşturulmuş masalsı hikaye oluyor. Gerçekliğin, masalsı anlatımın içine harmanlanmamış olması, filmin…

Yazar Puanı

59 - 50%

50%

59

1908 yılında doğmuş bir karakter olarak aslında yüzyılın en zorlu koşullarından geçmişken, karakterini biçimlendiren geçmişe baktığımızda ise hiç de iki savaş atlatmış ve Büyük Buhran dönemini yaşamış biri olarak karşımıza çıkmıyor.

Kullanıcı Puanları: 3.7 ( 1 votes)
50
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi