‘Ölü insanlar görüyorum’ teması özellikle Shyamalan’ın 1999 yapımı Altıncı His filmiyle korkularımızın baş tacı olmuşken, Queen of the Damned (2002), The Rite (2011) gibi korku filmlerinin senaristliğini üstlenen ve Till Human Voices Wakes Us (2002)’ın da yönetmen koltuğunda karşımıza çıkan Michael Petroni’nin yine hem senaristliğini hem de yönetmenliğini yaptığı son filmi Ölüm Treni – Backtrack’in ölüleri tekrardan beyazperdede ağırlaması fikriyle heyecana kapılmamak elde değildi elbette, hele bir de başrolde Adrien Brody olduğu düşünülürse. Fakat ölüm ve ‘ölülerin gizemli dünyasını’, hafızanın derinliklerine yolculuğu, suçluluk duygusunu ve travmatik kayıpları aynı anda merkezine almaya çalışan Ölüm Treni, aslında altından çok incelemeler yapabileceği ve metnini sağlamlaştırabileceği yerde, bu konuları yalnızca gerilim ve merağı arttırmak adına kullandığı gibi görsel vaatlerini de tam anlamıyla yerine getiremeyerek yarattığı heyecanın yerini hayal kırıklığıyla değiştiriyor.

Peter Bower (Adrien Brody), sıkıntıları yüzünden hemen okunan bir psikologdur. Eşi Carol (Jenni Baird) geçen sene kaybettikleri kızları Evie’nin yasından dolayı sürekli ilaç alıp kendini yatağa atarken, Peter saat başı randevularında başkalarının sıkıntılarını dinlemeye devam eder. Gördüğümüz ilk hastası 1987’de yaşadığını sanan bir jazz müzisyenidir ve Peter’ın ona koyduğu teşhis çok nettir: İleriye dönük amnezi. Onlarcası gelip giderken Peter bir yandan hastalarının dertlerini dinler, öte yandan da henüz ismini dahi anmakta güçlük çektiği kızının acısını kendi psikoloğu (Sam Neill) ile çözmeye çalışır. Evie’nin yaşlarında bir genç kız olan Elizabeth’in muayenehanesine gelmesi ise Peter’ı hiç beklemediği bir gizemin içine sürükler ve netliğini kaybetmeye başlar. Kızın kendi hayal ürünü olduğuna inanmak istemeyen Peter, Elizabeth dahil bütün hastalarının, hatta psikoloğunun bile, 1987 yılında ölmüş olduğunu fark etmesiyle büyük bir kırılma noktası yaşar. Kendisinin sebep olduğunu düşündüğü tren kazası yüzünden arafta kalan ruhları azad etmek adına suçunu kabullenmek için babası Felix’in (Bruce Spence) yaşadığı çocukluk kasabasına dönen Peter’ın asıl yolculuğu ise hafızasının derinliklerine doğru olacaktır.

Ölüm Treni: Raydan Çıkan Bir Gerilim

Ölüm Treni, gerilim dolu atmosferiyle, huzursuzluğu, geçmişin tırnaklarını en derinden hissettirir ve izleyicisini orada asılı bırakır sessizliğin gücüyle. Soru işaretleri çok doğru bir ritmde verilen cevaplar ile ortadan kalktıkça yenileri peydahlanır, merak ve korku beraber artarak çoğalır film ilerledikçe. Peter hafızasının derinliklerine inerken bizi de sürükler peşinden ve o keşfettikçe açılan hikaye bağlar seyircisini kendine. Güçlü sinematografi, Adrien Brody’nin başarılı performansı ve müzik ile kurulan ambiyans da Ölüm Treni’nin güçlü yanlarıdır. Fakat bunların filmin çok kısıtlı ve ancak tür içi değerlendirildiğinde iyi sayılabilecek kısımları olduğu fikri çok daha oturur sonlara doğru.

Beyazperdenin hayaletleri sevilir, aksi halde Ölüm Treni de yolcusuz kalırdı zaten. Buna rağmen ölülerin karanlık yüzleri ile karşılaştığımız ilk saniyeden itibaren bir kopuş yaşamamak elde değil. Film bir noktadan sonra gerilimini hayaletlerin ‘korkutuculuğundan’ beslenerek sağlamaya çalışsa da görsel efektlerin ve makyajların daha çok rahatsız ediciliği ile göze çarpması filmin en önemli eksilerinden. Bir süre bu çirkin hayaletleri, Peter’ın suçluluk duygusu ve travmasından kaynaklı halüsinasyonları bağlamında değerlendirip bu paranormal olayları bir şekilde açıklayabiliyorken görmezden gelmek mümkün, fakat bu hayaletler yan unsur olmaktan çıkıp intikam almaya başlayarak katarsisi sağlayan ana karakterler olunca film boyunca uydurulan tüm kılıflar da çöpe gidiyor.

Petroni’nin bana göre asıl sıkıntısı ise, filmin ilk perdesinde kurduğu odak hikayeyi aşamalı olarak gerisinde bırakması. Bu, film boyunca bitmek bilmeyen bir heyecan yaratıp izleyiciyi kendine bağlamakta etkili olsa da, ne yazık ki çözüme gelindiğinde yorgunlukla beraber daha da belirginleşen hikaye boşluklarının fark edilememesini engelleyemiyor. Başta yasının üstüne başka başka insanların dertlerini dinlemekle boğuşan ve belki de eşi gibi kendini yatağa atabilmeyi dileyen acılı bir baba görüyoruz. Sonrasında kızının kaybı ile muhtemel bir kırılma noktası yaşadığını kabul ederek varsanılarına ortak olduğumuzu düşünüyoruz. Ama hikayenin varacağı noktanın aslında bu başlangıçla hiçbir ilgisi kalmıyor neredeyse. Bu da Peter’ın motivasyonlarına dair kurulan tüm temeli sarssa da sonrasında yaratılan hikayede yine de ana karaktere tutunmaya çalışıyoruz. Fakat Peter, bilincin derinliklerine sakladığı travmayı yüzeye çıkararak kendini bir şekilde gerçekleştirse de, aslında nihayetinde gerçek adaleti sağlamaya çalışan hayaletlerin bir piyonu olmaktan öteye geçemez hikaye çatısında bakıldığında. İlerleyişteki değişimleri, Peter’ın bakış açısında durduğumuzu belirterek biraz olsun meşrulaştırabiliriz belki, yine de sorunun çok daha büyük olduğunun altı çizilmeli. Ölüm Treni, Bruegel’in tablosunun hissiyatını ve hafızasının karanlıklarına inmeye çalışan bir adamın yavaşlığını çok başarılı aktarabilmişken, kafamızda temelini sağlam kurarak oturttuğumuz ve dahasını beklediğimiz cevapları son hamlesiyle darmadağın ederek büyük bir hayal kırıklığı yaratıyor. Bazen geçmişin kuru sözle anlatılması ve Peter dışında derinliğini tam kavrayamadığımız karakterler de senaryonun diğer yaralarından.

Sonuç olarak, Ölüm Treni  kurabileceği bütün oturaklı hikayelerden verdiği kırıntılarla her seferinde güçlü bir yapım olabilme ihtimalini verip bunu sürekli elinin tersiyle itmesi, bir yerden sonra tek dayanağı haline getirdiği ilahi adalet fikrinin temelsizliği ve görsel efektlerin yetersizliği ile tüm hatırı sayılır yanlarının da üstüne toprak atarak akılda yer etmeyecek bir filme dönüştürüyor kendini.

‘Ölü insanlar görüyorum’ teması özellikle Shyamalan’ın 1999 yapımı Altıncı His filmiyle korkularımızın baş tacı olmuşken, Queen of the Damned (2002), The Rite (2011) gibi korku filmlerinin senaristliğini üstlenen ve Till Human Voices Wakes Us (2002)’ın da yönetmen koltuğunda karşımıza çıkan Michael Petroni’nin yine hem senaristliğini hem de yönetmenliğini yaptığı son filmi Ölüm Treni - Backtrack’in ölüleri tekrardan beyazperdede ağırlaması fikriyle heyecana kapılmamak elde değildi elbette, hele bir de başrolde Adrien Brody olduğu düşünülürse. Fakat ölüm ve ‘ölülerin gizemli dünyasını’, hafızanın derinliklerine yolculuğu, suçluluk duygusunu ve travmatik kayıpları aynı anda merkezine almaya çalışan Ölüm Treni, aslında altından çok incelemeler yapabileceği ve metnini sağlamlaştırabileceği yerde, bu konuları yalnızca gerilim ve merağı arttırmak adına kullandığı gibi görsel vaatlerini de tam anlamıyla yerine getiremeyerek yarattığı heyecanın yerini hayal kırıklığıyla değiştiriyor. Peter Bower (Adrien Brody), sıkıntıları yüzünden hemen okunan bir psikologdur. Eşi Carol (Jenni Baird) geçen sene kaybettikleri kızları Evie’nin yasından dolayı sürekli ilaç alıp kendini yatağa atarken, Peter saat başı randevularında başkalarının sıkıntılarını dinlemeye devam eder. Gördüğümüz ilk hastası 1987’de yaşadığını sanan bir jazz müzisyenidir ve Peter’ın ona koyduğu teşhis çok nettir: İleriye dönük amnezi. Onlarcası gelip giderken Peter bir yandan hastalarının dertlerini dinler, öte yandan da henüz ismini dahi anmakta güçlük çektiği kızının acısını kendi psikoloğu (Sam Neill) ile çözmeye çalışır. Evie’nin yaşlarında bir genç kız olan Elizabeth’in muayenehanesine gelmesi ise Peter’ı hiç beklemediği bir gizemin içine sürükler ve netliğini kaybetmeye başlar. Kızın kendi hayal ürünü olduğuna inanmak istemeyen Peter, Elizabeth dahil bütün hastalarının, hatta psikoloğunun bile, 1987 yılında ölmüş olduğunu fark etmesiyle büyük bir kırılma noktası yaşar. Kendisinin sebep olduğunu düşündüğü tren kazası yüzünden arafta kalan ruhları azad etmek adına suçunu kabullenmek için babası Felix’in (Bruce Spence) yaşadığı çocukluk kasabasına dönen Peter’ın asıl yolculuğu ise hafızasının derinliklerine doğru olacaktır. Ölüm Treni: Raydan Çıkan Bir Gerilim Ölüm Treni, gerilim dolu atmosferiyle, huzursuzluğu, geçmişin tırnaklarını en derinden hissettirir ve izleyicisini orada asılı bırakır sessizliğin gücüyle. Soru işaretleri çok doğru bir ritmde verilen cevaplar ile ortadan kalktıkça yenileri peydahlanır, merak ve korku beraber artarak çoğalır film ilerledikçe. Peter hafızasının derinliklerine inerken bizi de sürükler peşinden ve o keşfettikçe açılan hikaye bağlar seyircisini kendine. Güçlü sinematografi, Adrien Brody’nin başarılı performansı ve müzik ile kurulan ambiyans da Ölüm Treni’nin güçlü yanlarıdır. Fakat bunların filmin çok kısıtlı ve ancak tür içi değerlendirildiğinde iyi sayılabilecek kısımları olduğu fikri çok daha oturur sonlara doğru. Beyazperdenin hayaletleri sevilir, aksi halde Ölüm Treni de yolcusuz kalırdı zaten. Buna rağmen ölülerin karanlık yüzleri ile karşılaştığımız ilk saniyeden itibaren bir kopuş yaşamamak elde değil. Film bir noktadan sonra gerilimini hayaletlerin ‘korkutuculuğundan’ beslenerek sağlamaya çalışsa da görsel efektlerin ve makyajların daha çok rahatsız ediciliği ile göze çarpması filmin en önemli eksilerinden. Bir süre bu çirkin hayaletleri, Peter’ın suçluluk duygusu ve travmasından kaynaklı halüsinasyonları bağlamında değerlendirip bu paranormal olayları bir şekilde açıklayabiliyorken görmezden gelmek mümkün, fakat bu hayaletler yan unsur olmaktan çıkıp intikam almaya başlayarak katarsisi sağlayan ana karakterler olunca film boyunca uydurulan tüm kılıflar da çöpe gidiyor. Petroni’nin bana göre asıl sıkıntısı ise, filmin ilk perdesinde kurduğu odak hikayeyi aşamalı olarak gerisinde bırakması. Bu, film…

Yazar Puanı

Puan - 49%

49%

49

Ölüm Treni kurabileceği bütün oturaklı hikayelerden verdiği kırıntılarla her seferinde güçlü bir yapım olabilme ihtimalini verip bunu sürekli elinin tersiyle itmesi, bir yerden sonra tek dayanağı haline getirdiği ilahi adalet fikrinin temelsizliği ve görsel efektlerin yetersizliği ile tüm hatırı sayılır yanlarının da üstüne toprak atarak akılda yer etmeyecek bir filme dönüştürüyor kendini.

Kullanıcı Puanları: 4.75 ( 1 votes)
49
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi