“Doğada tek başına” temalı filmlerin bir diğer örneği olarak karşımıza çıkan Backcountry, Toronto’da yaşayan bir çiftin çıktıkları kamp tatilinde yaşadıklarını beyazperdeye taşıyor. Gerçek bir hikayeden uyarlama olan film, kimi noktalarda “yaşanmışlık” hissiyatı dolayısıyla nefes kesiyor olsa da, bir sinema yapımı için oldukça yetersiz ögeler bütününden oluşuyor.

Gerçek yaşamdan uyarlama doğa filmleri, beyazperdenin vazgeçilmez unsurlarından birini teşkil ediyor. Çıkılan yolculuklar doğanın güzelliğine yönelik bir seyir sunarken, hayatta kalma mücadelesi ise nefes kesici maceraları gözler önüne getirebiliyor. Backcountry de, hikayesini gerçek hayattan alan yapımlardan biri olarak karşımıza çıkıyor ve bu kez doğaya adımlarını atarken gördüğümüz kişiler ise, Alex ile Jenn çifti oluyor. İkili, uzun süreli bir yolculuktan ziyade kısa bir nostaljik tatil olarak planladıkları bu seyahatte, doğanın gücü karşısında yenilgiye uğruyor.

Küçüklüğünde sıkça vakit geçirdiği bir yer olması sebebiyle orman hakkında oldukça nostaljik duygulara sahip olan Alex, bu duygularını Jenn ile paylaşmak istemekte ve ona, ormanın içinde bulunan bir şelaleyi göstermeyi amaçlamaktadır. Jenn’e burada evlenme teklifi etmeyi de planlayan Alex, kendisi için bu denli önem kazanmış olan ormanı yeterince tanıdığı düşünür ve yola çıkmadan önce teklif edilen haritayı dahi geri çevirir. Alex, çocukluğunun anılarına doğru yapacağı yolculuğuna Jenn’i de dahil etmek isterken, hatıralarına giden bu yolun kendi zihninde tıkanmış olduğunun ise farkında değildir. Gerilim ögeleri, öncelikli olarak kamp alanlarına yaklaşan bir yabancı ile başlar. Aralarında tartışmalara da neden olan bu yabancının ayrılmasının ardından ise yola devam edilir; ancak yanlış yönde. Yeterli suyu dahi bulunmayan ikili, ormanın ortasında korunmasız bir şekilde yalnız kalır. Ellerindeki tek silah; Jenn’in tedbir için yanına aldığı ayı düdüğüdür.

Backcountry, çıkılan bu yolda vahşi doğanın insanların önüne çektiği setleri bir bir gözler önüne seriyor. Ayı düdüğü, ikiliyi bu basit “silahın” kullanımının zorunlu olduğu bir noktada nispeten kurtarabilse de, verilen yaşam mücadelesi ve oluşan psikolojik şok ile tansiyonların yükseldiği bu nokta filmin ana merkezini oluşturuyor.

Film boyunca Alex’in aldığı yanlış kararlara tanıklık eden izleyici için ise, empati kurma yetisinin oluşması neredeyse imkansız. Zira doğa mücadelesinde yanlış alınan kararlar yalnızca Backcountry’de bulunmuyor; ancak Into The Wild’da Chris’in, Wild’da ise Cheryl’nin yaptığı seçimlerin her ne kadar yanlış olduğunu görebilsek de, karakteriyle örtüştüğüne tanıklık ettiğimiz süreç, burada yerini bir hiçliğe bırakıyor. Alex, izleyicinin tanımadığı biri olarak kalıyor ve bu da; her ne kadar hayattan alınmış bir hikaye olsa da, senaryolaştırma aşamasında yapılan yetersiz çalışmanın bir sonucu olarak karşımıza çıkıyor.

Senaryonun yetersizliği, bununla da bitmiyor. Film, bir korku-gerilim türü için öylesine yavaş ilerliyor ki, olay örgüsündeki dikkat çekici noktalara gelene kadar yalnızca keskin kamera hareketleriyle gerilim oluşturulmaya çalışılıyor. Zira kamera hareketleri, yan etmen olarak kullanılmaktan ziyade uzunca bir süre ana temada yer işgal ederek, hayal kırıklığını yaratan sebeplerin başında geliyor. Backcountry için, fragmanının filminden çok daha başarılı olduğunu söyleyebiliriz.

Sözün kısası, Adam MacDonald’ın yönetmenliğini üstlendiği Backcountry, bir doğa yolculuğu sırasında yaşananları sunarken, elindeki ana verileri kullanan; ancak bunları destekleyecek bir materyal sunamaması dolayısıyla türünün örnekleri arasında hayal kırıklığı yaratan bir yapım olarak karşımıza çıkıyor.

“Doğada tek başına” temalı filmlerin bir diğer örneği olarak karşımıza çıkan Backcountry, Toronto’da yaşayan bir çiftin çıktıkları kamp tatilinde yaşadıklarını beyazperdeye taşıyor. Gerçek bir hikayeden uyarlama olan film, kimi noktalarda “yaşanmışlık” hissiyatı dolayısıyla nefes kesiyor olsa da, bir sinema yapımı için oldukça yetersiz ögeler bütününden oluşuyor. Gerçek yaşamdan uyarlama doğa filmleri, beyazperdenin vazgeçilmez unsurlarından birini teşkil ediyor. Çıkılan yolculuklar doğanın güzelliğine yönelik bir seyir sunarken, hayatta kalma mücadelesi ise nefes kesici maceraları gözler önüne getirebiliyor. Backcountry de, hikayesini gerçek hayattan alan yapımlardan biri olarak karşımıza çıkıyor ve bu kez doğaya adımlarını atarken gördüğümüz kişiler ise, Alex ile Jenn çifti oluyor. İkili, uzun süreli bir yolculuktan ziyade kısa bir nostaljik tatil olarak planladıkları bu seyahatte, doğanın gücü karşısında yenilgiye uğruyor. Küçüklüğünde sıkça vakit geçirdiği bir yer olması sebebiyle orman hakkında oldukça nostaljik duygulara sahip olan Alex, bu duygularını Jenn ile paylaşmak istemekte ve ona, ormanın içinde bulunan bir şelaleyi göstermeyi amaçlamaktadır. Jenn’e burada evlenme teklifi etmeyi de planlayan Alex, kendisi için bu denli önem kazanmış olan ormanı yeterince tanıdığı düşünür ve yola çıkmadan önce teklif edilen haritayı dahi geri çevirir. Alex, çocukluğunun anılarına doğru yapacağı yolculuğuna Jenn’i de dahil etmek isterken, hatıralarına giden bu yolun kendi zihninde tıkanmış olduğunun ise farkında değildir. Gerilim ögeleri, öncelikli olarak kamp alanlarına yaklaşan bir yabancı ile başlar. Aralarında tartışmalara da neden olan bu yabancının ayrılmasının ardından ise yola devam edilir; ancak yanlış yönde. Yeterli suyu dahi bulunmayan ikili, ormanın ortasında korunmasız bir şekilde yalnız kalır. Ellerindeki tek silah; Jenn’in tedbir için yanına aldığı ayı düdüğüdür. Backcountry, çıkılan bu yolda vahşi doğanın insanların önüne çektiği setleri bir bir gözler önüne seriyor. Ayı düdüğü, ikiliyi bu basit “silahın” kullanımının zorunlu olduğu bir noktada nispeten kurtarabilse de, verilen yaşam mücadelesi ve oluşan psikolojik şok ile tansiyonların yükseldiği bu nokta filmin ana merkezini oluşturuyor. Film boyunca Alex’in aldığı yanlış kararlara tanıklık eden izleyici için ise, empati kurma yetisinin oluşması neredeyse imkansız. Zira doğa mücadelesinde yanlış alınan kararlar yalnızca Backcountry’de bulunmuyor; ancak Into The Wild’da Chris’in, Wild’da ise Cheryl’nin yaptığı seçimlerin her ne kadar yanlış olduğunu görebilsek de, karakteriyle örtüştüğüne tanıklık ettiğimiz süreç, burada yerini bir hiçliğe bırakıyor. Alex, izleyicinin tanımadığı biri olarak kalıyor ve bu da; her ne kadar hayattan alınmış bir hikaye olsa da, senaryolaştırma aşamasında yapılan yetersiz çalışmanın bir sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Senaryonun yetersizliği, bununla da bitmiyor. Film, bir korku-gerilim türü için öylesine yavaş ilerliyor ki, olay örgüsündeki dikkat çekici noktalara gelene kadar yalnızca keskin kamera hareketleriyle gerilim oluşturulmaya çalışılıyor. Zira kamera hareketleri, yan etmen olarak kullanılmaktan ziyade uzunca bir süre ana temada yer işgal ederek, hayal kırıklığını yaratan sebeplerin başında geliyor. Backcountry için, fragmanının filminden çok daha başarılı olduğunu söyleyebiliriz. Sözün kısası, Adam MacDonald’ın yönetmenliğini üstlendiği Backcountry, bir doğa yolculuğu sırasında yaşananları sunarken, elindeki ana verileri kullanan; ancak bunları destekleyecek bir materyal sunamaması dolayısıyla türünün örnekleri arasında hayal kırıklığı yaratan bir yapım olarak karşımıza çıkıyor.

Yazar Puanı

Puan - 48%

48%

48

Kamera hareketleri, yan etmen olarak kullanılmaktan ziyade uzunca bir süre ana temada yer işgal ederek, hayal kırıklığını yaratan sebeplerin başında geliyor. Backcountry için, fragmanının filminden çok daha başarılı olduğunu söyleyebiliriz.

Kullanıcı Puanları: 4.35 ( 1 votes)
48
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi