İrlandalı yönetmen Ivan Kavanagh, ülkesinde oldukça sevilen ve filmlerine fazla zorlanmadan fon bulabilen bir isim. Bu güne kadar çektiği ve festivallerde gösterilip çeşitli ödüller kazanan 10 kısa film ve 5 uzun metraj için genellikle kendi insanlarını konu edinip mekan olarak da kendi bildiği yerleri tercih eden Kavanagh, Irish Film Board’dan düzenli bir yapım desteği almakta. Ölüm Fısıltısı – The Canal, yönetmenin uluslararası sulara saldığı ilk ve filmografisi içinde diğer filmlerinden biraz daha ayrı bir konumda duran özel bir film. 92 dakikalık bir korku denemesi olan film, bütünde bir tatminsizlik verse de özeldeki bazı anlar ve detaylar ile tür içinde benzerleriyle karşılaştırıldığında bir nebze daha izlenebilir kılınıyor.

David, karısı Alice ve oğlu ile problemsiz bir hayat yaşayan kendi halinde bir film arşivcisidir. Güzel karısının kendisinden uzaklaşmaya başladığını hisseden David, aldatılma şüpheleri yaşamaya başladığı bir dönemde, emniyet müdürlüğünden iş yerine gelen geçmişe ait arşiv videolarıyla büyük bir şok yaşar. Şu anda oturdukları evde, yaklaşık 100 sene kadar önce vahşi bir cinayet işlenmiştir. Arşiv görüntüleri ve David’in karısıyla yaşadıkları arasında kurulmaması gereken bağlar kurulur ve olaylar gelişir.

Korku sineması, her sene onlarca üretimin ortaya konulduğu fakat bunlardan pek çoğunun ‘one night stand’ seviyesinde kaldığı bir tür. Üzerine gerçekten düşündüren, konuşturan, demlendikçe yeni anlamlar çıkartabileceğiniz korku filmlerinin sayısı gerçekten oldukça az. The Canal’da Ivan Kavanagh, özellikle mekan tercihini yine İrlanda’dan yana kullanarak Hollywood yapısını bir nebze gizlemeyi başarmış. Filmi oluşturan formüller zaten hepimizin aşina olduğu Hollywood formülleri fakat mekanlardaki farklılıklar, konuşma aksanlarındaki yabancılık ve özellikle teknik bazı noktalardaki küçük farklılıklar, filmi salt bir seyirlik olarak ele alıp izlediğimizde kendisini bitirmemize imkan veriyor.

Hikaye düzeyinde iyi yönlere kırılabilme potansiyeli taşıyan film, senaryonun kötülüğünden ötürü özellikle ikinci yarısında seyircinin çeşitli kopukluklar yaşamasına neden oluyor. Karakterler ve onların bir şeylere, birilerine karşı tepkileri üzerinden yürüyen korku filmlerinde karakter dönüşümleri kişisel anlamda benim en dikkat ettiğim özelliklerden biridir. Bir karakterin filmin başındaki yapısı, yaşadığı onca şeye rağmen hiç değişmiyorsa o karakter dönüşememiş, gerçeklikten kopmuş, suni kalmıştır. The Canal’da ana karakterlerin bu durumu biraz yaşadığını söyleyebiliriz. Rupert Evans’ın canlandırdığı David karakteri, suratındaki ağlak ifadeyi bütün film boyunca taşıyan, saçma koşuşlar dışında pek bir olayını göremediğimiz bir karakter. David’in oğlu Billy’nin de bir fetiş nesnesi olarak filme eklemlendiğini, samimiyetsiz, ‘balon bir karakterim’ ben diye bas bas bağıran bu tipin filme hiç bir artısı olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Fakat bu noktada ana karakterlerinin gösteremediği derinlikli ve dönüşümlü performansı bir yan karakterden alıyoruz. Antonia Campbell-Hughes’un canlandırdığı David’in iş arkadaşı Claire, yaşanan olaylar karşısında en gerçekçi tepkileri veren, yaşadığı hissel değişimlerin tamamını davranışlarına yansıtabilen, olmuş bir karakter. Başroldeki oyuncularından fazla bir performans alamayan filmde, bir yan karakterin bu şekilde başarılı oluşturulmuş olmasının tek sebebi oyuncunun kendisidir diye düşünüyorum. Ivan Kavanagh muhtemelen oyuncularının tamamına ‘siz ne yapmanız gerektiğini bilirsiniz’ cümlesiyle yaklaşmış fakat içlerinde sadece Antonia Campbell-Hughes bilmiş ne yapması gerektiğini. 1982 doğumlu bu Kuzey İrlandalı kadına saygılarımı gönderiyorum.

Teknik anlamda küçük farklılıklar yaratmaya çalıştığını belirtmiştim The Canal’ın. Özellikle korku filmlerinde alışık olduğumuz o beyaz ve mavi ışığın yoğun kullanımına bu filmde rastlamıyoruz. Hatta özellikle parlak ve renkli ışıkların odağında bir gerilim yaratılarak farklılıklar denenmiş. Yüz yıl önce polislerin elinde, soruşturmalarında kullanmak üzere kamera var mıydı bilinmez fakat filmin özellikle ilk bölümünde hızlı kurgu tekniği ile yapılan zihinlere saldırı başarılıydı. Arşiv görüntüleri ve günümüzde yaşananlar arasında bağlantı kurmaya yarayan bu detaylar, ses kullanımıyla da desteklenerek filmin gerilim seviyesinin en yükseldiği anları oluşturuyor.

Filmlerde genel olarak etkili şekilde gösterilemeyecekse, korku figürlerinin doğrudan gösterilmesine gerek yok diye düşünürüm ben. Yönetmen olarak bir şekilde yarattığı atmosfer ile bizleri bir duygu içine almış kişilerin, o duyguyu daha da yoğunlaştırmaları gerekir. Filmin zirve noktalarında gösterdikleri şeyi gösteriş biçimleri, istenildiği gibi olmadığı zaman bütün bir film heba olabiliyor. Sürprizbozan vermek istemiyorum ama The Canal da finalde bir şeyleri göstermeden hissettirmeye devam edebilseydi daha iyi hatırlanabilirdi.

2015 yılı vizyon takvimine baktığımızda, iddiasız korku filmleri içinde çok küçük bir tık ile önde olan bir film The Canal. Korku filmi izlemeyi düşünenlerin eğer büyük beklentileri yok ise bu filmden tatmin olmaları muhtemel. Çok daha iyi olabilecek bir senaryo, çok daha iyi yönlendirilebilecek oyuncular, çok daha özellikli kullanabilecek mekan tasarımlarıyla film eksik bir konumda. Ivan Kavanagh uluslararası sulara adım attığı bu filmden sonra kariyerini nasıl devam ettirecek, kendi topraklarında kendi isteği doğrultusunda filmler yapmaya devam mı edecek, yoksa Hollywood topraklarında stüdyo sistemi içindeki sıradan yönetmenlerden mi olacak bunu hepimiz zaman içinde öğreneceğiz.

İrlandalı yönetmen Ivan Kavanagh, ülkesinde oldukça sevilen ve filmlerine fazla zorlanmadan fon bulabilen bir isim. Bu güne kadar çektiği ve festivallerde gösterilip çeşitli ödüller kazanan 10 kısa film ve 5 uzun metraj için genellikle kendi insanlarını konu edinip mekan olarak da kendi bildiği yerleri tercih eden Kavanagh, Irish Film Board’dan düzenli bir yapım desteği almakta. Ölüm Fısıltısı - The Canal, yönetmenin uluslararası sulara saldığı ilk ve filmografisi içinde diğer filmlerinden biraz daha ayrı bir konumda duran özel bir film. 92 dakikalık bir korku denemesi olan film, bütünde bir tatminsizlik verse de özeldeki bazı anlar ve detaylar ile tür içinde benzerleriyle karşılaştırıldığında bir nebze daha izlenebilir kılınıyor. David, karısı Alice ve oğlu ile problemsiz bir hayat yaşayan kendi halinde bir film arşivcisidir. Güzel karısının kendisinden uzaklaşmaya başladığını hisseden David, aldatılma şüpheleri yaşamaya başladığı bir dönemde, emniyet müdürlüğünden iş yerine gelen geçmişe ait arşiv videolarıyla büyük bir şok yaşar. Şu anda oturdukları evde, yaklaşık 100 sene kadar önce vahşi bir cinayet işlenmiştir. Arşiv görüntüleri ve David’in karısıyla yaşadıkları arasında kurulmaması gereken bağlar kurulur ve olaylar gelişir. Korku sineması, her sene onlarca üretimin ortaya konulduğu fakat bunlardan pek çoğunun ‘one night stand’ seviyesinde kaldığı bir tür. Üzerine gerçekten düşündüren, konuşturan, demlendikçe yeni anlamlar çıkartabileceğiniz korku filmlerinin sayısı gerçekten oldukça az. The Canal’da Ivan Kavanagh, özellikle mekan tercihini yine İrlanda’dan yana kullanarak Hollywood yapısını bir nebze gizlemeyi başarmış. Filmi oluşturan formüller zaten hepimizin aşina olduğu Hollywood formülleri fakat mekanlardaki farklılıklar, konuşma aksanlarındaki yabancılık ve özellikle teknik bazı noktalardaki küçük farklılıklar, filmi salt bir seyirlik olarak ele alıp izlediğimizde kendisini bitirmemize imkan veriyor. Hikaye düzeyinde iyi yönlere kırılabilme potansiyeli taşıyan film, senaryonun kötülüğünden ötürü özellikle ikinci yarısında seyircinin çeşitli kopukluklar yaşamasına neden oluyor. Karakterler ve onların bir şeylere, birilerine karşı tepkileri üzerinden yürüyen korku filmlerinde karakter dönüşümleri kişisel anlamda benim en dikkat ettiğim özelliklerden biridir. Bir karakterin filmin başındaki yapısı, yaşadığı onca şeye rağmen hiç değişmiyorsa o karakter dönüşememiş, gerçeklikten kopmuş, suni kalmıştır. The Canal’da ana karakterlerin bu durumu biraz yaşadığını söyleyebiliriz. Rupert Evans’ın canlandırdığı David karakteri, suratındaki ağlak ifadeyi bütün film boyunca taşıyan, saçma koşuşlar dışında pek bir olayını göremediğimiz bir karakter. David’in oğlu Billy’nin de bir fetiş nesnesi olarak filme eklemlendiğini, samimiyetsiz, ‘balon bir karakterim’ ben diye bas bas bağıran bu tipin filme hiç bir artısı olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Fakat bu noktada ana karakterlerinin gösteremediği derinlikli ve dönüşümlü performansı bir yan karakterden alıyoruz. Antonia Campbell-Hughes’un canlandırdığı David’in iş arkadaşı Claire, yaşanan olaylar karşısında en gerçekçi tepkileri veren, yaşadığı hissel değişimlerin tamamını davranışlarına yansıtabilen, olmuş bir karakter. Başroldeki oyuncularından fazla bir performans alamayan filmde, bir yan karakterin bu şekilde başarılı oluşturulmuş olmasının tek sebebi oyuncunun kendisidir diye düşünüyorum. Ivan Kavanagh muhtemelen oyuncularının tamamına ‘siz ne yapmanız gerektiğini bilirsiniz’ cümlesiyle yaklaşmış fakat içlerinde sadece Antonia Campbell-Hughes bilmiş ne yapması gerektiğini. 1982 doğumlu bu Kuzey İrlandalı kadına saygılarımı gönderiyorum. Teknik anlamda küçük farklılıklar yaratmaya çalıştığını belirtmiştim The Canal’ın. Özellikle korku filmlerinde alışık olduğumuz o beyaz ve mavi ışığın yoğun kullanımına bu filmde rastlamıyoruz. Hatta özellikle parlak ve renkli ışıkların odağında bir gerilim yaratılarak farklılıklar denenmiş. Yüz yıl…

Yazar Puanı

Puan - 58%

58%

58

2015 yılı vizyon takvimine baktığımızda, iddiasız korku filmleri içinde çok küçük bir tık ile önde olan bir film The Canal.

Kullanıcı Puanları: İlk sen puanla!
58
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi