Geçmişi bin yıllar öncesine dayanan Ouija (Eski Mısır’da “şans” anlamına geliyor), ruhlarla iletişime geçmek için kullanılan özel bir tahtanın adıdır. Ouija’nın popülerleşmesi ise 1800’li yılların sonunda Amerika Birleşik Devletleri’nde gerçekleşir. 19. yüzyılda ruh çağırma seanslarının, bütün o gizeminden sıyrılarak popüler ürünler halinde kutulanması, sanayi devriminin tüm dünyaya yayılması sonucu kendisini hissettiren vahşi kapitalizme ve işçi hareketlerine karşı mistisizmin bir cevabı olarak okunabilir.

Kaldı ki bu mistisizmi paketleyerek satma hakkının 1991’de Hasbro’nun eline geçmesi, birazdan bahsedeceğimiz filmin de temelini oluşturuyor. Yönetmenliğini; Interview With The Vampire, The Sixth Sense gibi filmlerde prodüksiyon asistanlığı; Boogeyman, Knowing ve The Possession gibi orta karar korku filmlerinde ise senaristlik yapan Stiles White’ın üstlendiği Ölüm Alfabesi (Ouija)’nin, aslında Hasbro’nun oyunundan uyarlandığı söylenebilir. 2009 yılında bir film yapım şirketi kuran Hasbro’nun filmin arkasındaki isimlerden biri olması da bu fikri doğruluyor. Kaldı ki filmin Amerika’da tam da Cadılar Bayramı’nda gösterime girmesi, karşımızdaki yapımın ticari hedeflerini ortaya koyar nitelikte.

Film iki arkadaş olan Debbie ve Laine’in bir ouija tahtası ile ruh çağırma seansı düzenlemeleri ile başlıyor. Bu sahneyle seans esnasında neler yapılıp neler yapılmaması gerektiğini anlıyoruz. Sonraki sahnede günümüze geldiğimizde Debbie’nin ouija ile derin bir ilişki kurduğunu ve esrarengiz bir biçimde öldüğüne tanık oluyoruz. Laine ise Debbie’nin ölümünü ouija tahtası üzerinden araştırdıkça hem kendisini hem de yakınlarını daha büyük bir tehlikeye attığını fark ediyor.

Ölüm Alfabesi’nin korku film türünün tanıdık klişelerini kullandığını söylememiz elbette kimseyi şaşırtmayacaktır. Esrarengiz ölümler, ses efektleri ile seyirciyi korkutma çabası, aynalardaki karaltılar, gölgeler, akıl hastanesi vb. gibi birçok korku filminde görmeye alışkın olduğumuz unsurlar bu filmde de yerli yerinde duruyorlar. Fakat sonuçta izlediğimizin bir korku filmi olduğunu ve hiç de devrimci bir çabasının bulunmadığını düşündüğümüzde bu klişeleri “ne kadar başarıyla” kullandığını gözlemlemek daha önemli bir hal alıyor.

Aslında ilk 10 dakikalık bölümde filmin hiç de kötü bir iş çıkarmadığını söylemek lazım. Biraz 2004 tarihli The Grudge’ın açılış sahnesini andırsa da izleyicinin merakını körükleyen bu açılışın ardından karakterlerin dünyasına girmemiz ile sorunlar baş gösteriyor. Debbie’nin ölümünün ardından ne arkadaşlarının ne de ailesinin tepkileri inandırıcı değil. White tarafından yazılan senaryo, sabırsızca ouija tahtasını merkeze oturtmak istiyor ve önce Debbie’nin ardında ise Laine’in ailesini saçma nedenlerle bertaraf ediyor. Birkaç gün önce tuhaf biçimde ölmüş olan bir arkadaşınızın evine gidip ruh çağırmaya çalışmak ne kadar mantıklı bir karar, gerisini siz düşünün. Kaldı ki film, karakterlerine yapmamaları gereken her şeyi yaptırarak izleyici ile aralarındaki duygusal bağları da koparıyor. Bir noktada pek mantıklı davranmayan karakterlerin başına neler geleceğini beklemek sizi germekten çok makyaj kullanımına ve ses bombardımanına dayalı hissizlik yaratıyor.

Ölüm Alfabesi, The Conjuring’i hatırlatır şekilde geçmişin hayaletlerine ve perili ev hikayesine bel bağlayıp anlatıyı zenginleştirmeye çalışsa da tahtanın ortaya çıkışından karakterlerin motivasyonlarına kadar birçok nokta es geçilmiş. Hatta bir tarafta şekil değiştirmiş ve tanınmaz hale gelmiş, diğer taraftaysa makyajı bile bozulmamış ruhlarla karşılaşmak farkında olmadan filmi komedi boyutuna taşımış. Gönül isterdi ki senaryo, okültizm üzerine yapılmış okumalarla zenginleştirilseymiş.

Bir diğer eksi nokta ise oyuncu performansları. Genç oyuncular, birinin “sevgili”si, diğerinin “yakın arkadaşı”, kızın “yaramaz kardeşi” tanımlamalarından öteye gitmeyen karakterlerin içini doğal olarak dolduramıyorlar. Olivia Cooke’un Laine rolündeki görece iyi performansı, beş kişilik ana oyuncu grubunu kurtaramıyor.

Özellikle 1970’li yıllardan sonra ortaya çıkan (Star Wars bu konuda başı çekti diyebiliriz); üretilmiş bir eserin, her türlü biçim ve içeriğe dönüştürülerek (oyuncaklar, romanlar, filmler vb) tekrar tekrar yeniden üretildiği bir dünyada Ölüm Alfabesi de, ouija üzerinden bu furyanın peşinden giden ürünlerden biri. Fakat bu film çabasının, ürünün kötü bir reklam filmi olmaktan öteye gidemediğini söyleyebilirim. Hatta ürünün, satın alanı öldürdüğünü iddia eden bir tanıtımının yapılmasına 21. yüzyılda elbette şaşırmıyoruz. Reklamın iyisi kötüsü olmaz. Ama filmin kötüsü gayet de olur.

Geçmişi bin yıllar öncesine dayanan Ouija (Eski Mısır’da “şans” anlamına geliyor), ruhlarla iletişime geçmek için kullanılan özel bir tahtanın adıdır. Ouija’nın popülerleşmesi ise 1800’li yılların sonunda Amerika Birleşik Devletleri’nde gerçekleşir. 19. yüzyılda ruh çağırma seanslarının, bütün o gizeminden sıyrılarak popüler ürünler halinde kutulanması, sanayi devriminin tüm dünyaya yayılması sonucu kendisini hissettiren vahşi kapitalizme ve işçi hareketlerine karşı mistisizmin bir cevabı olarak okunabilir. Kaldı ki bu mistisizmi paketleyerek satma hakkının 1991’de Hasbro’nun eline geçmesi, birazdan bahsedeceğimiz filmin de temelini oluşturuyor. Yönetmenliğini; Interview With The Vampire, The Sixth Sense gibi filmlerde prodüksiyon asistanlığı; Boogeyman, Knowing ve The Possession gibi orta karar korku filmlerinde ise senaristlik yapan Stiles White’ın üstlendiği Ölüm Alfabesi (Ouija)’nin, aslında Hasbro’nun oyunundan uyarlandığı söylenebilir. 2009 yılında bir film yapım şirketi kuran Hasbro’nun filmin arkasındaki isimlerden biri olması da bu fikri doğruluyor. Kaldı ki filmin Amerika’da tam da Cadılar Bayramı’nda gösterime girmesi, karşımızdaki yapımın ticari hedeflerini ortaya koyar nitelikte. Film iki arkadaş olan Debbie ve Laine’in bir ouija tahtası ile ruh çağırma seansı düzenlemeleri ile başlıyor. Bu sahneyle seans esnasında neler yapılıp neler yapılmaması gerektiğini anlıyoruz. Sonraki sahnede günümüze geldiğimizde Debbie’nin ouija ile derin bir ilişki kurduğunu ve esrarengiz bir biçimde öldüğüne tanık oluyoruz. Laine ise Debbie’nin ölümünü ouija tahtası üzerinden araştırdıkça hem kendisini hem de yakınlarını daha büyük bir tehlikeye attığını fark ediyor. Ölüm Alfabesi’nin korku film türünün tanıdık klişelerini kullandığını söylememiz elbette kimseyi şaşırtmayacaktır. Esrarengiz ölümler, ses efektleri ile seyirciyi korkutma çabası, aynalardaki karaltılar, gölgeler, akıl hastanesi vb. gibi birçok korku filminde görmeye alışkın olduğumuz unsurlar bu filmde de yerli yerinde duruyorlar. Fakat sonuçta izlediğimizin bir korku filmi olduğunu ve hiç de devrimci bir çabasının bulunmadığını düşündüğümüzde bu klişeleri “ne kadar başarıyla” kullandığını gözlemlemek daha önemli bir hal alıyor. Aslında ilk 10 dakikalık bölümde filmin hiç de kötü bir iş çıkarmadığını söylemek lazım. Biraz 2004 tarihli The Grudge’ın açılış sahnesini andırsa da izleyicinin merakını körükleyen bu açılışın ardından karakterlerin dünyasına girmemiz ile sorunlar baş gösteriyor. Debbie’nin ölümünün ardından ne arkadaşlarının ne de ailesinin tepkileri inandırıcı değil. White tarafından yazılan senaryo, sabırsızca ouija tahtasını merkeze oturtmak istiyor ve önce Debbie’nin ardında ise Laine’in ailesini saçma nedenlerle bertaraf ediyor. Birkaç gün önce tuhaf biçimde ölmüş olan bir arkadaşınızın evine gidip ruh çağırmaya çalışmak ne kadar mantıklı bir karar, gerisini siz düşünün. Kaldı ki film, karakterlerine yapmamaları gereken her şeyi yaptırarak izleyici ile aralarındaki duygusal bağları da koparıyor. Bir noktada pek mantıklı davranmayan karakterlerin başına neler geleceğini beklemek sizi germekten çok makyaj kullanımına ve ses bombardımanına dayalı hissizlik yaratıyor. Ölüm Alfabesi, The Conjuring’i hatırlatır şekilde geçmişin hayaletlerine ve perili ev hikayesine bel bağlayıp anlatıyı zenginleştirmeye çalışsa da tahtanın ortaya çıkışından karakterlerin motivasyonlarına kadar birçok nokta es geçilmiş. Hatta bir tarafta şekil değiştirmiş ve tanınmaz hale gelmiş, diğer taraftaysa makyajı bile bozulmamış ruhlarla karşılaşmak farkında olmadan filmi komedi boyutuna taşımış. Gönül isterdi ki senaryo, okültizm üzerine yapılmış okumalarla zenginleştirilseymiş. Bir diğer eksi nokta ise oyuncu performansları. Genç oyuncular, birinin “sevgili”si, diğerinin “yakın arkadaşı”, kızın “yaramaz kardeşi” tanımlamalarından öteye gitmeyen karakterlerin içini doğal olarak dolduramıyorlar. Olivia Cooke’un Laine rolündeki görece iyi performansı, beş…

Yazar Puanı

Puan - 32%

32%

Ölüm Alfabesi'nin, Ouija ürününün kötü bir reklam filmi olmaktan öteye gidemediğini söyleyebilirim.

Kullanıcı Puanları: 4.9 ( 1 votes)
32
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi