Bugün Google’a girip “Olli Maki” yazdığınızda, bu Finli boksörün kendisinden çok bu yazıda bahsedeceğim filmiyle ilgili yazılara rastlarsınız. Zaten gerek ringde gerekse kağıt üstünde boksörün muhteşem başarılarından söz etmek mümkün değil. Elbette ki Avrupa hafif sıklet boks şampiyonluğunu kazanmış ve bu alanda Dünya şampiyonu unvan maçına çıkmış bir ismi küçümseyemesek de; konu sinema olduğunda önüne geleni deviren ve kendisini ringde kanıtlamaya çalışan o kadar çok boksör gördük ki, Olli Maki’nin hikayesi ilk bakışta fazlasıyla sıradan gelebilir.

Lakin yönetmen Juho Kuosmanen, bir orta ve dört kısa metraj filmden sonra çektiği bu ilk uzun metrajında direksiyonu ringden gerçek hayata kırıyor. Karşımızda boksu hayatının merkezine koyan, dünya şampiyonu unvanı peşinde kendini paralayan bir karakter yok. “Kokkola Fırıncısı” lakabıyla Avrupa’daki küçük ülkelerin futbolcuları için söylenen “aslen futbolcu değil, marangozdur” gibi iğnelemelere göz kırpacak şekilde sade, sıradan bir vatandaş var karşımızda. Maki (Jarkko Lahti), şampiyonluklar kazanmış olsa da bunu işine olan saygısıyla ve görece sevgisiyle başarmış bir karakter olarak resmediliyor. Ne zamanki kız arkadaşı Raija’ya (Oona Airola) karşı hissettiği duygulardan emin oluyor, bir yol ayrımına geliyor. Bir tarafta yıllarını verdiği boksta en önemli unvan maçına çıkmak var; amatörlükten profesyonelliğe geçiş, sponsorlara ve menajerine hesap verme, reklamların yarattığı illüzyonun bir parçası olarak kendine yabancılaşma ama sonunda emeklerinin karşılığını alma. Diğer tarafta ise tüm bunları reddederek Raija ile mutlu bir yaşam kurmaya çalışma; gelecekte mutlu mesut yaşamalarının bir garantisi olmasa da gerçekten hissedilen bir duygunun peşinden gitme, gerçek acıyı ve sevinci tatma şansı var. Maki öyle bir noktada kalıyor ki iki dünyanın bir araya gelmesinin imkanı yok. Ya müşterilerin attıkları toplarla platform üzerinde duran deniz kızlarını düşürdükleri panayır oyunu gibi sadece sonuç odaklı –ki galibiyetten başka bir sonucun akıldan geçirilmesi bile yasak- ama tatmin yaratan, paranın karşılığını veren bir keyfi yaşayacak ya da o topları, sevdiği insanla birlikte sektirmek için denize fırlattığı taşlara dönüştürecek. Maki’nin tercihi ya da unvan maçında yaptıkları, onun en mutlu günü olması gereken 17 Ağustos 1962 tarihini nasıl unutulmaz kılacak?

Olli Maki’nin En Mutlu Günü: Zaferin Getireceği Mağlubiyet mi, yoksa Mağlubiyetin Getireceği Zafer mi?

Kuosmanen bu sorunun cevabını ararken hem boks filmi klişelerini hem de dönem filmi yaratmanın zorluklarını başarıyla aşıyor. Bunu sağlayan en önemli tercih, karakterlere yoğunlaşmak oluyor. Filmde karşımıza sıklıkla çıkan hepi topu üç karakterden söz edebiliyoruz ki Olli Maki’nin olmadığı kareler bir elin parmaklarını geçmiyor. Alışık olduğumuz gibi dibe vuran ve zirveye çıkmaya çalışan bir boksör anlatısı yerine sınırlarını bilen ve realist bir bireyle karşı karşıya kalıyoruz. Önceki sinema anlatılarından miras kalan güçlü karakter ile özdeşleşme içgüdüsü, zamanla yerini karakterden yola çıkarak kendimizi bulma içgüdüsüne dönüşüyor. Minimalist yaklaşımın hakim olduğu bir filmde bunun azımsanmayacak bir başarı olduğunu düşünmek mümkün.

16 mm kamerayla siyah beyaz çekilen filmin, özellikle Tri-x film kullanımıyla gölge detaylarına verdiği önem dikkat çekiyor. Klasik gren yapısına sahip bu film, dış çekimlerde ve yağmurlu havanın yer aldığı sahnelerde büyüleyici kareler sunuyor. 60’lı yılların atmosferi izleyicinin çok da gözüne sokulmadan ya da yüksek bütçeli setler kurulmadan yansıtılıyor, böylece hedeflenen sadelik de başarıyla sağlanmış oluyor. Yine de bir ilk film olarak “Olli Maki’nin En Mutlu Günü”nün, hedefine fazlasıyla kilitlenmiş ve kendine karakteri gibi net sınırlar çizen bir yapım olduğunu söylemek lazım. İzleyiciyi karakterin vardığı yol ayrımına kadar ustaca taşıyan anlatının, bir noktadan sonra onu kaybetmemek pahasına fazlasıyla indirgemeci bir yaklaşıma yöneldiği dikkatlerden kaçmıyor. Bu açıdan ister istemez izleyicide beklenti yaratan ve kırılma noktası olarak görülebilecek şampiyonluk maçının hakkının pek verilemediği söylenebilir; sonuçtan ziyade, film içerisinde kapladığı yer açısından. Fakat bütün olarak baktığımızda “Olli Maki’nin En Mutlu Günü”; derli toplu, Kuzey Avrupa sinemasının kendine has kış güneşi sıcaklığını barındıran ve sinemadan mutlu ayrılmanızı sağlayacak bir yapım olarak dikkat çekiyor.

Bugün Google’a girip “Olli Maki” yazdığınızda, bu Finli boksörün kendisinden çok bu yazıda bahsedeceğim filmiyle ilgili yazılara rastlarsınız. Zaten gerek ringde gerekse kağıt üstünde boksörün muhteşem başarılarından söz etmek mümkün değil. Elbette ki Avrupa hafif sıklet boks şampiyonluğunu kazanmış ve bu alanda Dünya şampiyonu unvan maçına çıkmış bir ismi küçümseyemesek de; konu sinema olduğunda önüne geleni deviren ve kendisini ringde kanıtlamaya çalışan o kadar çok boksör gördük ki, Olli Maki’nin hikayesi ilk bakışta fazlasıyla sıradan gelebilir. Lakin yönetmen Juho Kuosmanen, bir orta ve dört kısa metraj filmden sonra çektiği bu ilk uzun metrajında direksiyonu ringden gerçek hayata kırıyor. Karşımızda boksu hayatının merkezine koyan, dünya şampiyonu unvanı peşinde kendini paralayan bir karakter yok. “Kokkola Fırıncısı” lakabıyla Avrupa’daki küçük ülkelerin futbolcuları için söylenen “aslen futbolcu değil, marangozdur” gibi iğnelemelere göz kırpacak şekilde sade, sıradan bir vatandaş var karşımızda. Maki (Jarkko Lahti), şampiyonluklar kazanmış olsa da bunu işine olan saygısıyla ve görece sevgisiyle başarmış bir karakter olarak resmediliyor. Ne zamanki kız arkadaşı Raija’ya (Oona Airola) karşı hissettiği duygulardan emin oluyor, bir yol ayrımına geliyor. Bir tarafta yıllarını verdiği boksta en önemli unvan maçına çıkmak var; amatörlükten profesyonelliğe geçiş, sponsorlara ve menajerine hesap verme, reklamların yarattığı illüzyonun bir parçası olarak kendine yabancılaşma ama sonunda emeklerinin karşılığını alma. Diğer tarafta ise tüm bunları reddederek Raija ile mutlu bir yaşam kurmaya çalışma; gelecekte mutlu mesut yaşamalarının bir garantisi olmasa da gerçekten hissedilen bir duygunun peşinden gitme, gerçek acıyı ve sevinci tatma şansı var. Maki öyle bir noktada kalıyor ki iki dünyanın bir araya gelmesinin imkanı yok. Ya müşterilerin attıkları toplarla platform üzerinde duran deniz kızlarını düşürdükleri panayır oyunu gibi sadece sonuç odaklı –ki galibiyetten başka bir sonucun akıldan geçirilmesi bile yasak- ama tatmin yaratan, paranın karşılığını veren bir keyfi yaşayacak ya da o topları, sevdiği insanla birlikte sektirmek için denize fırlattığı taşlara dönüştürecek. Maki’nin tercihi ya da unvan maçında yaptıkları, onun en mutlu günü olması gereken 17 Ağustos 1962 tarihini nasıl unutulmaz kılacak? Olli Maki'nin En Mutlu Günü: Zaferin Getireceği Mağlubiyet mi, yoksa Mağlubiyetin Getireceği Zafer mi? Kuosmanen bu sorunun cevabını ararken hem boks filmi klişelerini hem de dönem filmi yaratmanın zorluklarını başarıyla aşıyor. Bunu sağlayan en önemli tercih, karakterlere yoğunlaşmak oluyor. Filmde karşımıza sıklıkla çıkan hepi topu üç karakterden söz edebiliyoruz ki Olli Maki’nin olmadığı kareler bir elin parmaklarını geçmiyor. Alışık olduğumuz gibi dibe vuran ve zirveye çıkmaya çalışan bir boksör anlatısı yerine sınırlarını bilen ve realist bir bireyle karşı karşıya kalıyoruz. Önceki sinema anlatılarından miras kalan güçlü karakter ile özdeşleşme içgüdüsü, zamanla yerini karakterden yola çıkarak kendimizi bulma içgüdüsüne dönüşüyor. Minimalist yaklaşımın hakim olduğu bir filmde bunun azımsanmayacak bir başarı olduğunu düşünmek mümkün. 16 mm kamerayla siyah beyaz çekilen filmin, özellikle Tri-x film kullanımıyla gölge detaylarına verdiği önem dikkat çekiyor. Klasik gren yapısına sahip bu film, dış çekimlerde ve yağmurlu havanın yer aldığı sahnelerde büyüleyici kareler sunuyor. 60’lı yılların atmosferi izleyicinin çok da gözüne sokulmadan ya da yüksek bütçeli setler kurulmadan yansıtılıyor, böylece hedeflenen sadelik de başarıyla sağlanmış oluyor. Yine de bir ilk film olarak “Olli Maki'nin En Mutlu Günü”nün, hedefine fazlasıyla kilitlenmiş ve kendine karakteri gibi…

Yazar Puanı

Puan - 70%

70%

70

“Olli Maki'nin En Mutlu Günü”; derli toplu, Kuzey Avrupa sinemasının kendine has kış güneşi sıcaklığını barındıran ve sinemadan mutlu ayrılmanızı sağlayacak bir yapım.

Kullanıcı Puanları: İlk sen puanla!
70
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi