Yayınlandığı dönem oldukça tartışma yaratan Midnight Express ve Brian de Palma’nın meşhur filmi Scarface’in senaristleri arasında olan ve Platoon, Wall Street, JFK gibi kültleşmiş filmlerin yönetmeni Oliver Stone; hiç kuşkusuz sineması kadar politik duruşuyla da sık sık gündeme gelen bir isim. Çünkü o her zaman çektiği filmlerin politik tavrı kadar, kişisel söylemleriyle de kendi tarafını net bir şekilde ortaya koymasını bilen biridir. Bu açıdan Stone’un, Amerika’nın mevcut iktidarlarına karşı genel olarak muhalif bir tavır sergilemesi hemen herkesin bildiği bir gerçek. Ama buna karşın Stone’un muhalefet şekli ve savunduğu düşüncelere bakıldığında aslında politik tutumunun pek de tutarlı olmadığı görülür.

Öncelikle meseleye tam da popüler haliyle bir bakalım: Stone Platoon’da, Vietnam cehenneminde akıllarını yitiren genç askerlerin dramını anlatarak doğrudan politik bir tavır takınır. Savaş karşıtı düşüncesi, en temelde bu savaşa sebep olanlara dönüktür. Wall Street’te Amerika’nın ekonomisine hakim olan hırs ve yıkıcı davranışların, nasıl da iktidar tarafından işgüzarlıkla sömürüldüğünü gözler önüne serer ve JFK, hiç kuşkusuz Amerikan tarihinin en çarpıcı olaylardan birine odaklanıp; suikast şüphesini ortaya koyarak siyasi geleneğe dönük sert bir eleştiri getirir. Bu açıdan bakıldığında Stone’un gerçekten de, her defasında iktidara dönük eleştiriler geliştirmekten geri durmadığını görebiliriz. Hatta yakın tarihten bir örnek verecek olursak; gizli belgeleri yayınlayan Snowden’ı kahraman ilan etmiş, ona sahip çıkan Putin’e de bu tavrından dolayı teşekkür etmişti.

İşte şimdi burada mesele biraz ilginçleşmeye başlar. Çünkü tüm bu bahsettiğimiz muhalif yaklaşım meselelerinin, en temelde aslında bir tür Amerikan muhafazakarlığı düşüncesinden doğduğunu görebiliriz. Platoon’da akıllarını yitiren genç askerlerin uzun uzun dramı anlatılırken ölen binlerce Vietnamlı, yönetmenin hiç de umurunda değildir. Wall Street’te siyasi geleneğe dönük eleştirisi, en temelde Amerikan ruhunun yitirilmesiyle ilgilidir. Bu açıdan bakıldığında Stone; muhalif bir yaklaşımdan ziyade, iktidar olamamış bir Amerikan muhafazakarlığı portresi çizer. En nihayetinde Midnight Express’te ortaya konan oryantalist bakış açısı da bunun bir ürünüdür.

Ama yine de olay tam olarak burada da bitmez. Çünkü sonunda Stone bu tutucu tavrı terk ederek, gerçekten de muhalif bir tutum sergilemeye başlıyormuş gibi görünür. Bu noktada örneğin; Geceyarısı Ekspresi’nde yaptığı şeyin hatalı olduğunu itiraf etmiş ve yukarıda bahsettiğimiz Snowden meselesinde, Putin’in Amerikan karşıtı tavrına özellikle katılmıştır. Ayrıca Bush hükumetine karşı olarak da, 11 Eylül saldırıları üzerinden bir eleştiri getirmiş ve bir anlamda yaşananlara hümanist bir şekilde yaklaşmıştır.

Bu açıdan bakıldığında yönetmenin önceki politik filmleri, Amerikan muhafazakarlığını savunmakla hataya düşse de sonunda hümanist, evrensel bir söyleme evrilmiş gibidir. Ama bu noktada, özellikle Wall Street ve 11 Eylül olaylarına dönük olarak eleştirileriyle öne çıkan Baudrillard’nın söylemleri Stone’u yeniden alaşağı eder. Çünkü Baudrillard; Stone’un son dönemlerde yöneldiği evrensel hümanizmin ahlaki köklerine dönük bir temelsizlik vurgusu yapar. Burada kast edilen şudur; Stone, Snowden’ın yaptığı şeyin bir vatan hainliği değil insanlığa dönük vicdani bir çaba olduğunu söylerken en temelde tüm yaşananlara dönük muhalif tutumunu ahlaki bir olgu üzerinde kurar, yani vicdan. Benzer şekilde eski filmlerindeki Amerikan muhafazakarlığı faşizmine dönük olarak hatalarını kabul etmesi de en temelde vicdani bir temele dayanır. Çünkü muhalif olduğu sisteme karşı kendi alternatif sistemini kurmaktadır Stone. Wall Street’in tüm o hırslı ve dolandırıcı dünyası için vicdani bir sistem önerir. İşte Baudrillard’nın en sert şekilde eleştirdiği tutum da budur. Şayet muhalif bir şekilde, sisteme karşı kendi sisteminizi üretmeniz gerekiyorsa bu ahlaki ya da etik değerler olamaz. Çünkü siz, temeli ne olursa olsun bir sistem yaratırsanız, son kertede muhalifi olduğunuz sisteme dönüşmekten kendinizi kurtaramazsınız. Bu yüzden Baudrillard, muhalif tavır olarak sistem karşıtı bir sistem düşüncesinin özellikle terk edilmesi gerekliliğini vurgular.

O halde tüm bahsettiklerimiz açısından bakarsak; muhalif kimliğiyle sürekli olarak ön plana çıkan Stone’un aslında hiç de öyle olmadığını görebiliriz. Onun sistemden tek farkı, kendi sistemini kuramayışından kaynaklanan bir azınlık halidir ki bu tam da Baudrillard’nın vurguladığı “muhalefetin karşı konulmaz hatası”dır.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi