Geçtiğimiz günlerde uzun zamandır merakla beklenen The Water Diviner, ülkemizdeki vizyon ismiyle Son Umut’un önce basın gösterimi ardından da basın toplantısı düzenlendi. Bizim pek alışık olmadığımız bir biçimde üzerine uzun süre düşünülmüş oldukça profesyonel bir davet organize edilmiş. Basın mensuplarının her konuda oldukça rahat edebileceği bir salonda yapılan toplantı, özellikle şahsım adına Russell Crowe gibi filmlerini seyrederek büyüdüğümüz bir aktöre soru sorabilme şansına  erişebilmem adına büyük önem taşıyordu. Keza; senelerini bu işe veren duayenlerin dahi Russell Crowe ile bu şekilde sohbet edebilme şansına erişebilmeleri, ülke olarak çok sık karşılaştığımız bir durum değil. Bu konuda; bu deneyimi yaşayabilmenin büyük bir şans olduğunu bir kez daha tekrar ederek yazımın konusuna, yani söyleşinin değerinin neden bilinmediğini kısaca açıklamak istiyorum.

Hatırnaz festival seyircilerinin de çok iyi bileceği üzere, sanırsam toplum olarak takdir ettiğimiz kişilere soru sormayı ya beceremiyoruz ya da bir filmi seyrettikten sonra sormak istediklerimiz oldukça sığ kalıyor. Nitekim kimi zaman takılsam da festivallerde de sorulan sorular “profesyonel” olmadığı için, bu çok da üzerinde durulması gereken bir konu değil. Lakin, böylesine profesyonel bir basın toplantısına magazinci arkadaşların damga vurması bence yapılan işe, verilen emeğe saygısızlık oluyor. Bu konu hakkında empati yapınca işi gereği bu tarz sorular sorması gereken basın mensuplarını anlayabiliyorum. Zira; sinema sektörünün pazar payı, yıllar önce Lumiere kardeşlerin hayal dahi edemeyeceği kadar büyüdü ve bu büyüme ne yazık ki sanatın gösteriş kısmını daha önemli hale getirdi. Ama yine de Türkiye’de çekilmiş olmasının yanı sıra bugüne kadar birçok usta yönetmenin filminde rol almış, onlardan gördüklerinden esinlenmiş Russell Crowe’un ilk yönetmenlik deneyimi, ülkenin en önemli sinemacılarından, hem oyunculuklarıyla hem de yönetmenlik deneyimleriyle – beğensek de beğenmesek de – önemli bir yerde bulunan Cem Yılmaz ve Yılmaz Erdoğan’a sorulacak soruların “Sette ortam nasıldı?” dan öteye gidememesi oldukça düşündürücü. Aslında şu an haksızlık ettiğimi söylemem gerekiyor zira; bu sorudan öteye gidildi;  “Merhaba Olga, filmde Türk kahvesi içiyordunuz hala içiyor musunuz?”

2

Sinema sanatının bu şekilde tamamen bir magazin aracı olarak görülmesi açıkçası icimi acıttı. Ne yazık ki televizyon ekranlarında seyrettiğimde veya gazete sayfalarında okuduğumda gülüp geçtiğim, en basit tabirle umursamadığım bu söylemlerle birebir karşılaşmış olmak kendi adıma acı bir deneyim oldu. İnsanoğlunun kendi elleriyle kurduğu bu düzen, her geçen gün bulaştığı birçok alanı çirkinleştirmeye devam ederken, sanatı bunun dışında tutmaya, en azından bunun için çalışmaya devam etmeliyiz.

Son olarak, Pazar günleri televizyon başına geçtiğimizde belirli programlara ulaşabilmek adına yaptığımız kanallar arası yolculukta minimum dört ya da beş magazin programına rastlamak mümkün. Bu sebeple bugün veya önümüzdeki pazar bu magazin programlarında şimdiden “Olga Türk kahvesi içmeyi kimden öğrendi? AZ SONRA” veya “Russell Crowe neden at gibi kişnedi? AZ SONRA” anonslarıyla karşılaşacağınız üzere bahse girebilirim. 

Film mi nasıldı? Fena değil işte Olga Kurylenko kahve içiyor, Russel Crowe “Merhaba” diyor.

*Fotoğraflar için Sinematopya yazarı Güney Birtek‘e sonsuz teşekkürler…
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi