Özgün senaryosunu James McFarland’ın yazdığı ve yönetmen koltuğunda Kriv Stenders’in oturduğu Öldürmenin Üç Yolu – Kill Me Three Times; kamera açıları, müzik kullanımı vb. unsurlarıyla teknik açıdan Tarantino izleri taşıyan, genel çerçevede Coen Kardeşler tarzı absürt bir kara komedi örneği teşkil ediyor. Peki hakkını verebiliyor mu?

Film; çekici bir enstrümantal rock müziğiyle, doğrusal olmayan hikâyesine hızlı bir giriş yapıyor. Kiralık bir katil olan Charlie Wolfe (Simon Pegg) ile iş üzerindeyken tanışıyoruz. O esnada çalan bir telefonla tanışma faslı bitiyor ve üç ayrı perspektiften ele alınacak bir suç öyküsüyle baş başa kalıyoruz. Filmin samimiyetini ölçmek zor olmuyor. Atlamalı kurgu tekniğiyle anlatılan hikâye, yavaş yavaş odak noktası haline gelen karakterlerle birlikte Murhpy Kanunu çerçevesinde “uğursuz işler” komedyasına dönüşüyor.

Alice (Alice Braga), bar sahibi zengin kocası Jack’le (Callan Mulvey) kötü giden bir evliliğin baş kahramanıdır. Karısı tarafından aldatıldığını öğrenen Jack, onu öldürmesi için Charlie Wolfe’u kiralar. Wolfe, suikast düzenlemek için takip ederken Alice’i öldürmek isteyenin yalnızca kendisi olmadığını görecektir. Alice, garaj operatörü sevgilisi Dylan’la (Luke Hemsworth) kaçmadan önce kocasının paralarını çalmıştır. Ve bu paranın peşinde, tehlikeli oyunlar oynayacak kadar gözü kararmış, borç batağında bir çift ve onları tehdit eden, paradan pay sahibi olmak isteyen bir polis vardır.

Coen Kardeşler’i çağrıştıran olay örgüsü; Charlie Wolfe’un röntgenci kimliğiyle birlikte sunularak, maalesef ki yapay karakterlerle şekillenen ve komik olmayan bir diyaloglar zincirine dönüşüyor. Stenders; borçlarını kapatmaya çalışan kumar bağımlısı Nathan (Sullivan Stapleton), kasabanın Leydi Macbeth’i Lucy (Teresa Palmer) ve rüşvetçi polis Bruce (Bryan Brown)’un varlığıyla olay örgüsünü hiçbir şekilde yenilikçi ve gerçekçi olmayan yan karakterler ve gerilim unsurlarıyla süslüyor. Alice ve Dylan arasındaki bağın, seyircinin ilgisini çekmeyecek kadar tutkudan uzak olması ve ilişkide yalnızca “merak etme” duygusunun ağır basması gerçekçiliği zedeliyor. Filmin yenilikçi olmayan yanı ise en çok hikâyenin düğüm noktasında kendini belli ediyor.

Halihazırda dramatik alt yapısı ve söylemleri değerlendirildiğinde sinema tarihinde çok daha iyi örneklerini izlediğimiz filmin izlenmeye değer yanları da var elbette. Avustralya’nın kıyı kesiminde çekimleri tamamlanan filmin en büyük kozu; unutulmaz manzaraları ve dinamik bir atmosfer sağlayan müzikleri aslında. Zengin filmografisindeki birbirinden başarılı performansıyla anılan Simon Pegg de izleyiciyi sinemaya çekmek için yeterli bir sebep olarak kabul edilebilir. Son olarak; finali açık bir kapı bırakarak kurguladığı düşünülürse, Stenders’in Charlie Wolfe karakteri üzerine kurulu bir hikayeyle Öldürmenin Üç Yolu için bir devam filmi çekme ihtimali söz konusu diyelim.

Özgün senaryosunu James McFarland’ın yazdığı ve yönetmen koltuğunda Kriv Stenders’in oturduğu Öldürmenin Üç Yolu - Kill Me Three Times; kamera açıları, müzik kullanımı vb. unsurlarıyla teknik açıdan Tarantino izleri taşıyan, genel çerçevede Coen Kardeşler tarzı absürt bir kara komedi örneği teşkil ediyor. Peki hakkını verebiliyor mu? Film; çekici bir enstrümantal rock müziğiyle, doğrusal olmayan hikâyesine hızlı bir giriş yapıyor. Kiralık bir katil olan Charlie Wolfe (Simon Pegg) ile iş üzerindeyken tanışıyoruz. O esnada çalan bir telefonla tanışma faslı bitiyor ve üç ayrı perspektiften ele alınacak bir suç öyküsüyle baş başa kalıyoruz. Filmin samimiyetini ölçmek zor olmuyor. Atlamalı kurgu tekniğiyle anlatılan hikâye, yavaş yavaş odak noktası haline gelen karakterlerle birlikte Murhpy Kanunu çerçevesinde “uğursuz işler” komedyasına dönüşüyor. Alice (Alice Braga), bar sahibi zengin kocası Jack’le (Callan Mulvey) kötü giden bir evliliğin baş kahramanıdır. Karısı tarafından aldatıldığını öğrenen Jack, onu öldürmesi için Charlie Wolfe’u kiralar. Wolfe, suikast düzenlemek için takip ederken Alice'i öldürmek isteyenin yalnızca kendisi olmadığını görecektir. Alice, garaj operatörü sevgilisi Dylan’la (Luke Hemsworth) kaçmadan önce kocasının paralarını çalmıştır. Ve bu paranın peşinde, tehlikeli oyunlar oynayacak kadar gözü kararmış, borç batağında bir çift ve onları tehdit eden, paradan pay sahibi olmak isteyen bir polis vardır. Coen Kardeşler'i çağrıştıran olay örgüsü; Charlie Wolfe’un röntgenci kimliğiyle birlikte sunularak, maalesef ki yapay karakterlerle şekillenen ve komik olmayan bir diyaloglar zincirine dönüşüyor. Stenders; borçlarını kapatmaya çalışan kumar bağımlısı Nathan (Sullivan Stapleton), kasabanın Leydi Macbeth’i Lucy (Teresa Palmer) ve rüşvetçi polis Bruce (Bryan Brown)’un varlığıyla olay örgüsünü hiçbir şekilde yenilikçi ve gerçekçi olmayan yan karakterler ve gerilim unsurlarıyla süslüyor. Alice ve Dylan arasındaki bağın, seyircinin ilgisini çekmeyecek kadar tutkudan uzak olması ve ilişkide yalnızca “merak etme” duygusunun ağır basması gerçekçiliği zedeliyor. Filmin yenilikçi olmayan yanı ise en çok hikâyenin düğüm noktasında kendini belli ediyor. Halihazırda dramatik alt yapısı ve söylemleri değerlendirildiğinde sinema tarihinde çok daha iyi örneklerini izlediğimiz filmin izlenmeye değer yanları da var elbette. Avustralya’nın kıyı kesiminde çekimleri tamamlanan filmin en büyük kozu; unutulmaz manzaraları ve dinamik bir atmosfer sağlayan müzikleri aslında. Zengin filmografisindeki birbirinden başarılı performansıyla anılan Simon Pegg de izleyiciyi sinemaya çekmek için yeterli bir sebep olarak kabul edilebilir. Son olarak; finali açık bir kapı bırakarak kurguladığı düşünülürse, Stenders’in Charlie Wolfe karakteri üzerine kurulu bir hikayeyle Öldürmenin Üç Yolu için bir devam filmi çekme ihtimali söz konusu diyelim.

Yazar Puanı

Puan - 44%

44%

44

Avustralya’nın kıyı kesiminde çekimleri tamamlanan filmin en büyük kozu; unutulmaz manzaraları ve dinamik bir atmosfer sağlayan müzikleri...

Kullanıcı Puanları: 3.2 ( 2 votes)
44
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi