İki yönetmeninden biri olan Okan Ulusoy’la (diğeri; Melih Cevdet Tekşen) ele aldığı konudan çok renkli kültür tasvirine ve görsel tasarımından sinematografisine kadar nitelikli bir belgesel olarak dikkat çeken Zakir üzerine keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

Söyleşi: Özge Yağmur

Kocaeli Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde yolları kesişen Ulusoy ve Tekşen, gerek ticari işlerinde, gerek kısa filmlerinde ve daha birçok projede birlikte çalışmış; bu ortaklığın son meyvesi de 2015 yılında çekimlerine başladıkları Zakir olmuş. Anadolu’da yüzyıllardır Alevi-Bektaşi-Kızılbaş inancına mensupların başlıca ibadeti olan cemlerde “On İki Hizmet” olarak bilinen hizmetlilerden biri olarak müzik icrası görevini yerine getiren zakirler, aynı zamanda âşıklar ve dedelerle birlikte kültürel belleğin en önemli taşıyıcılarından birisi olagelmiş. Son zamanlarda yaygın bir şekilde inşa edilen cemevleriyle birlikte özellikle büyük şehirlerde görünürlüğü giderek artan zakirler, kırsal bölgelerdeki yöresel cemlerde hizmetlerini sürdürmeye devam etmişlerdir.

Günümüzde zakirlik hizmetinin geleneksel olarak sürdürüldüğü 12 şehirde çekilen Zakir belgeseli, birbirinden farklı yörelerde bu hizmeti yerine getiren zakirlerin kendi hikayelerinden yola çıkarak, bu hizmetin sürdürülmesi konusundaki çabalara odaklanır. Bir kişinin zakirliğe ilk adımı atmasından bu hizmeti yerine getirme sürecine, zakirliğin âşıklıkla ilişkisinden yöresel farklılıklara, cem repertuarından günümüzdeki icra biçimlerine, bu hizmetle ilgili pek çok detayı barındıran belgesel; kutsal bir görev olarak sürdürülen zakirlik özelinde Anadolu’daki farklı müzik icralarının boyutlarını açığa çıkarması bakımından da önemli bir işleve sahiptir.

Söyleşi: Okan Ulusoy ile Zakir Belgeseli Üzerine

Soldaki Melih Cevdet Tekşen, sağdaki Okan Ulusoy

Soldaki Melih Cevdet Tekşen, sağdaki Okan Ulusoy

Zakir’in esas görevi eski kuşaktan aldığı deyişleri, düvazları yeni nesile aktarabilmektir.

Özge Yağmur: Biraz kendinizden bahseder misiniz?

Okan Ulusoy: 1989, İzmir doğumluyum ama aslen Nevşehir Hacıbektaşlıyım. 2010 yılında Kocaeli Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf bölümüne başladım. 2015 yılında ise mezun oldum.

Ö.Y.: “Zakir’in esas görevi eski kuşaktan aldığı deyişleri, düvazları yeni nesile aktarabilmektir.” diyor Hüseyin Uğur. Yani unutulmaya yüz tutmuş bir kültür var diyebilir miyiz? Bu bağlamda zakirler eski toprakla yeni kuşak arasında bir köprü görevi görüyor. Peki, Zakir filminin derdi nedir, seyircisine ne anlatıyor?

O.U.: Aslına bakılırsa zakirlik unutulan bir kültür değil. Nesilden nesile, sözlü olarak aktarılan bir bilgi var. Zakirler her zaman geçmişteki büyük ustaları kendilerine rehber edinmiştir. Hüseyin Uğur’un vermiş olduğu röportajdan sonra deyiş söyleyenler arasındaki gençlerin hepsi Hüseyin abinin yetiştirdiği gençler… Hüseyin abi de zamanında Kısaslı Bakir Bolat tarafından yetiştirilmiş. Bakir Polat yıllarca yola hizmet etmiş, yolun hizmetçisi olmayı kendine görev bilmiş ve ilerleyen yaşına rağmen hafızasında 1000’den fazla deyiş var. Zakir filmi Bakir Polat, Hüseyin Uğur gibi âşıkların, zakirlerin hikayesini olduğu gibi, müdahale etme kaygısı gütmeden anlatıyor. Tek derdi, bir şekilde o yola hizmet etmiş olmak istemesi…

Sağdaki Bakir Polat, soldaki Hüseyin Amca (Kısas, Şanlıurfa)

Sağdaki Bakir Polat, soldaki Hüseyin Amca (Kısas, Şanlıurfa)

Zakirliği bir film haline getirmek hep hayalimdi.

Ö.Y.: Projeniz bir bakıma bir sözlü tarih çalışması niteliği de taşıyor. 15 yaşındaki Hüseyin Mert Kayhan’dan 101 yaşındaki Hüseyin amcaya kadar geniş bir kuşakla, bu kültürü yaşanılır kılma mücadelesi veren insanlarla çalıştığınızı söylüyorsunuz. Bu size neler kattı?

O.U.: Alevi Bektaşi kültüründe yaşın çok da bir önemi yoktur aslında. Hüseyin Mert Kayhan ile Hüseyin amca arasında arkadaşlık, dostluk vardır mesela. Yaşı gözardı etmeden, yol aşkıyla kurulan bir dostluk. Bu soruya filmde de kaydını aldığımız Feyzullah Çelebi’nin bir deyişinden cümle ile cevap versek güzel olur; Hakkı gören görür, az yaş içinde. Altmış, yetmiş, seksen, yüzünen değil…

Ö.Y.: Bektaşî kültürüne olan ilginizin kaynağı nedir ve beyazperdeye geçiş sürecinde neler yaşadınız? Dönüm noktalarınız nelerdir?

O.U.: Ben o kültürün içinde büyüyüp yetiştim, bir nevi kültürün içinden geliyorum. Zakirler, âşıklar küçük yaştan beri hep ilgimi çekmiştir. Biz (ortağı Melih Cevdet’i kastediyor) zaten devamlı bu tarz projeler düşünen, üreten insanlarız. Zakirliği bir film haline getirmek hep hayalimdi. Filmi çekmemizdeki en büyük amaç bu güzel insanlar için bir hizmette bulunmak.

zakir-belgeseli-filmloverss

Bizim görevimiz bu kültür deryasını gün yüzüne çıkarmak.

Ö.Y.: Projenizi gerçekleştirebilmek için Anadolu’da birçok şehir gezdiğinizi ve Mezopotamya’nın her köşesinden izler topladığınızı belirtiyorsunuz. Tüm bu yolculuk sizin için ne ifade ediyor?

O.U.: Göbeklitepe’den Çatalhöyük’e; Amasya’nın tarihi kalesinden Harran’a filmin çekim sürecinde Anadolu’nun hemen hemen her köşesini gezdik. Her bir bölgeden çok etkilendik. Çektiğimiz zakirlerin de hep bu bölgelerle yakından ilişkisi var. Zakir aynı zamanda bir yol belgeseli… Filmin elbette genel bir kurgusu, önceden planlanmış bir ilerleyişi vardı zihnimizde ancak bizim için en düşünceli ve en heyecanlı zamanlar köylere gittiğimiz yollarda geçti. Mesela, Adıyaman Savran’a giderken Garip Kamil Baba’nın sesi sanki kulaklarımızdaydı, hikayeleri yolda dinlemeye başlamıştık bile.

Ö.Y.: Film bir bakıma yok olmuş sesleri de bir araya getiriyor. Bir kültürü sürdürülebilir kılmak, bunun bir parçası olmak size ne hissettiriyor?

O.U.: Nesilden nesile aktarılan bir kültür söz konusu. Bizim de görevimiz bu kültür deryasını gün yüzüne çıkarmaktı belki de. Bizi en mutlu eden şeylerden birisi de bu; bu belgesel bugün de yarın da kaynak bir belge olarak kullanılabilir olacak. Kentleşmenin de etkisiyle bir kültürü her anlamıyla yaşıyor olmak artık çok zor, büyük şehirlerde yaşıyor olmamızın da etkisiyle inançtan uzaklaşma durumu söz konusu elbette. Ama biz burada bu durumun bir parçasıyken Antep’te yaşayan 15 yaşındaki Hüseyin Mert’e bakıyorum, inanılmaz derin deyişler yazıyor.

Ö.Y.: Bektaşî kültürünü ele alan çok fazla belgesel yok, sesini duyurmakta zorlanan bir kitle söz konusu gibi… Gerek bu bağlamda, gerek Alevi felsefesine yaklaşımınız doğrultusunda siz projenizi nasıl konumlandırıyorsunuz?

O.U.: Aslında Alevi – Bektaşi kültürü hakkında birçok belgesel var. Gittiğimiz yerlerde bu konuyu araştıran birçok akademisyenle de karşılaştık. Lakin, Zakirliği konu alan bir belgesel daha önce çekilmedi. Konumlandırmaya gelince; Zakir Alevi – Bektaşi geleneğinde birçok insana hitap edecek ve belki de bu belgesel sayesinde yeni zakirler yetişecek. Birçok insana kaynak olacak.

Ö.Y.: Peki, belgesel sinema türünün Türkiye Sineması öznelinde temsilleri hakkında neler düşünüyorsunuz? Bu hususta, yeni sinemacılara karşı bir umut besliyor musunuz?

O.U.: Türkiye’de belgesel niteliği taşıyan çok iyi filmler yapıldı. Biz de belgeselimize başlamadan önce birçok belgesel izleyip, her birinden ilham aldık. Bu belgesellerin çoğunu sağlıklı imkanlar dahilinde izleyemedik. Ne yazık ki Türkiye’de çoğu belgesel sinemalarda gösterilmiyor. Çok nadir de olsa beyaz ekranda yayınlanıyor. Gün yüzüne çıkmamış, büyük umutlarla çekilip yayınlatılacak mecra bulamamış birçok belgesel vardır eminim. Yayınlanacağı mecra hususunda Zakir belgeseli için teklifler alsak da henüz belirsiz bir sürecin tam merkezindeyiz biz de. Umarım ki, içine bizim de dahil olduğumuz genç belgeselciler bugünden sonra daha iyi şartlarda seslerini duyurabilirler.

Ö.Y.: Sonraki projeleriniz belgesel ağırlıklı mı olacak, kurgusal bir hikayenin yönetmen koltuğunda oturma gibi bir hedefiniz var mıdır? Sektörde kendinizi nerede görüyorsunuz?

O.U.: Belgeseli bırakmaya hiç niyetimiz yok. Hele ki, Türkiye gibi kültürel zenginliği çok fazla olan bir ülkede belgesel çekmemek elde değil. Her gittiğimiz yerde bir hikayeyle karşılaşıyoruz. Daha önce yaptığımız kurgusal işlerde de karşılaştığımız insanların hikayelerini anlatmaya çalıştık. Şu an üzerinde çalıştığımız birkaç tane daha senaryomuz var. Yakın zamanda onların da çekimlerine başlamayı planlıyoruz.

Maddi, manevi bütün zorlayıcı unsurlara rağmen devam ettik.

Ö.Y.: Siz, kuşağınızın aksine elini taşın altına koyanlardansınız. Bu belgeseli felsefi altyapısı çok derin bir mevzudan beslenerek çektiniz. Bu bilinç açıklığını nasıl açıklıyorsunuz? Sizin hayata yaklaşımınız nedir?

O.U.: Bizim işimiz hikayeleri bulup, kafamızda kurgulayıp film yapmak zaten. Bu çok da açıklanacak bir duygu değil esasında. Çektiğimiz konular bir şekilde hayatımızın içinde yer edinmiş konular. Bunun için özel bir çaba sarf etmiyoruz. Biz belgeselini çektiğimiz insanlarla aynı havayı soluyoruz bir bakıma. Mesela, Zakir filminin çekimleri yaklaşık bir buçuk sene sürdü. Çektiğimiz insanlarla günlük hayattaki rutin iletişimimiz devam ediyor hâlâ. Devamlı yeni insanlarla karşılaşıyoruz. Hatta sıradaki projelerimizden birisi de Zakir’i çekerken tanıştığımız insanlardan birinin hayat hikayesini ele alacak.

Ö.Y.: Ana akım medyada dahi kendine yer bulamayan bir kitlenin sesini beyazperdede duyurmak istemek bir ilk film için oldukça cesur bir hamle. Bu adımı atarken size cesaret veren nüansı, sizi bu filmi çekmeye iten itici gücü öğrenmek isteriz.

O.U.: O kültürün içinde büyümüş biri olarak hikayelerini dinlediğimiz insanlar karşısında eylemsiz kalmak imkânsız. Filmi çekmemizdeki en büyük etken de buyken, bu adımı atarken kendimize en çok sorduğumuz soru: “Daha önce neden yapmadık?” oldu. Umuyoruz ki, bundan sonrası için bu konuyla ilgili daha çok belgesel çekilir.

Ö.Y.: İnsanların projenize yaklaşımı doğrultusunda sette hayatınızda iz bırakacak bir olay yaşadınız mı? Bu ilk uzun metraj filminiz, bir sinema filmini yönetmek, yönetmiş olmak sizin için ne ifade ediyor?

O.U.: Hayatımızda iz bırakacak bir olaydan öte, hayatımızda iz bırakacak insanlar tanıdık. Çok heyecan verici bir projeydi. Başından sonuna kadar heyecanımızı kaybetmedik. İki kişi uzun metraj bir film çekmek oldukça zor oldu ancak dirayetimizi bir an için bile yitirmedik. Maddi, manevi bütün zorlayıcı unsurlara rağmen devam ettik.

Ö.Y.: Son olarak; gösterim ve dağıtımla ilgili ülkemizde bir filmin finanse edilmesindeki süreç oldukça sancılı. Bu bağlamda ürettiğiniz alternatif bir çözüm yolu var mıdır? Neler söylemek istersiniz?

O.U.: Finansal sancıları filmin çekim esnasında oldukça yaşadık. Hâlâ da devam eden sancılar bunlar. Ancak bu konuda Hünkar Hacı Bektaş Veli Vakfı’nın filme çok büyük katkısı oldu. Kendilerine sponsorlukları adına teşekkür ederiz. Son olarak; çekimlerimiz esnasında bize yardımcı olup evlerini açan, karnımızı doyuran tüm dostlarımıza teşekkür ederiz. Onlar olmasaydı böyle bir gelenek yürüyemez, biz de belgeleyemezdik. Söyleşi için teşekkürler.

Ö.Y.: Biz teşekkür ederiz.

13467639_10154277218918118_2131700282_o


Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi