!f İstanbul, 15.yılına özel olarak, önce eylül ayında Roger Waters – The Wall, geçtiğimiz ay da beş şehirde Yann Arthus-Bertrand’ın İnsan/Human filmlerinin  gösterimlerine ev sahipliği yaptığı !f İlham Serisi’ni seyirciyle buluşturmaya tam gaz devam ediyor. Kasım ayının ilhamı ise farklı tarzlarıyla ön plana çıkan Kanadalı menşeili indie rock grubu Arcade Fire’ın müzik eleştirmenleri tarafından 2013’ün albümü seçilen Reflektor’unun yolculuğunu anlatan ‘The Reflektor Tapes’ belgeseliydi. Filmi beklediğimiz gibi Bomonti Babylon’da izleyemedik ama City’s’in sinema koltuklarını da yerinden oynattık. Sinemada bira içilmemesi gerektiğini de öğrendiğimiz bu gecenin enerjisini ise !f’in gelecek partilerinde çıkaracağımıza eminim.

Arcade Fire 14 senede yalnızca 4 albüme imza attı ama hepsi ile gönüllere taht kurmayı başardı. 2004 yılında çıkan ilk albümleri Funeral ile karşımıza çıkan grubun başarı ivmesi üçüncü albümleri The Suburbs ile yılın albümü Grammy’si almasıyla giderek arttı. Spike Jonze’un 2013 yapımı Her filminin müziklerini yaparak dikkatleri tekrar üstüne çeken grup, aynı sene bir de Reflektor albümlerini piyasaya sürerek tahttaki yerini sağlama almış oldu. David Bowie’nin de sesini duyabildiğimiz Reflektor ile zaten alternatif müziğin önde giden temsilcilerinden olan grubun dance-rock türünü Haiti ezgileriyle güçlendirdiği albümü, en kişisel ve özgün işleri olarak görmek mümkün. Sahne performansları ve kostümleriyle de dikkat çeken grubun son albümünün oluşum sürecini ve Haiti’den Los Angeles’a uzanan sahne deneyimlerini gösteren The Reflektor Tapes belgeselinin arkasındaki isim ise deneysel sinematografisi ile tanıdığımız Kahlil Joseph. Grubun daha önce de Neon Bible albümlerindeki deneyimlerini anlatan bir belgeseli ise Vincent Morriset imzali Arcade Fire: Mirror Noir ‘di ama The Reflektor Tapes’in çok daha farklı bir yerde durduğunu söylemek mümkün.

the-reflektor-tapes-2-filmloverss

Siz Arcade Fire ve tüm vücudu harekete geçiren müziklerine bir yandan kulak kabartırken – hadi durmayın – , filme bir giriş yapıp The Reflektor Tapes’in verdiği görsel zevkten bahsedeyim ben de. Çünkü neticede sinema görsel olduğu kadar işitsel algıya da hitap etse de gözün egemenliği elbette bu deneyimde de ön plana çıkıyor. Hem kameranın aktif bir şekilde bizi sahneye taşıması ama bir yandan da izleyici kimliğimizi de hatırlatması, her anı farklı açılardan göstermesi ve bir konseri sadece uzaktan değil performansı yapan kişinin dibinde deneyimlememizi sağlaması, Joseph’in filme kattığı artılardan sadece birkaçı. Arcade Fire’ın renkli sahne performansı gözden kaçacak gibi değil, ama Joseph, aynı zamanda estetik bir tercihle konser görüntülerine büyük bir oranla monokrom olarak yer verir. Hem bir belgesel (rockumentary) hem de video sanatı parçası olarak görebileceğimiz filmin en çok dikkat çeken özelliği ise kuşkusuz kurgusu. Sahne geçişleri ve görsel efektleri ön planda yer alan kurgu, zaman zaman seyircisine abartılı gelebilecekse de, tek tek bütünün farklı parçalarını oluşturan enstrümanlara odağını çevirerek, filmin de teması olan müzik yaratısı atmosferine genel anlamda paralel gittiği söylenebilir. Ancak elbette bu film için paralel kelimesini kullanmak doğru olmaz, zira her şey o kadar iç içe ve ayrık ki, deneysel bir sinema örneği olarak bakılıp kişisel olarak farklı bilinçlerin çok farklı şekillerde birleştirip anlam çıkarabileceğini belirtmek daha uygun olacaktır.

Joseph hem bir gezi günlüğü hem de bir görsel şiir gibi yaklaştığı belgeselinde, Arcade Fire’ın bulduğu her yeni ritimde her yeni seste yaşadığı tutkuyu seyircisine çok net bir şekilde aktarıyor. Bir albüm yaratmanın arkasındaki sürece, sahne performanslarında hiç göremediğimiz detaylara, hatta neredeyse tutkuyu besleyen kalp atışlarına şahit olduğumuz filmde hem daha fazlasını görmek ve müziği yaratanlarla konuşabilmek istiyoruz hem de bazen gözümüzü kapatıp yalnızca ritme eşlik etmek istiyoruz. Kurgunun parçalı yapısı etkili olduğu gibi bir parça hayal kırıklığı da yaratıyor filmde zaman zaman. Bir şarkıya başlayıp henüz tadına varamadan diğerine atlayıp onu da bitiremediğimizde, bir yandan müziğin, hele ki bir albümün, oluşumundaki bu zihin dağınıklığına şahit olduğumuzu düşünüyoruz, öte yandan filmi 75 dakikalık bir albüm video klibi olarak da görebileceğimiz için haklı olarak şarkılara tam olarak doyabilmek için can atıyoruz. Bunun belki pozitif bir işlevi olaraksa Arcade Fire dinlemeyenleri uzun bir süre albümü defalarca baştan dinlemek bekliyor. Özellikle de bu uzun deneyimden sonra Arcade Fire’a dair daha çok şey öğrenmek istiyoruz, ama The Reflector Tapes’in bunu sun(a)madığını baştan belirtmek gerek.

The Reflektor Tapes: Müzik ve Sinemanın Dansında Kaybolmak

Joseph’in film üzerindeki görsel egemenliğinin hem Arcade Fire’ın müziğine hizmet ettiğini hem de bir taraftan çok kişisel bir bakış açısı getirdiği söylenebilir, filmi izleyicisi için de kişisel bir deneyime dönüştüren Joseph’in herkesten ortak bir beğeni yakalayamamasındaki neden de bu bana kalırsa. İki görseli üst üste bindirdiği veya ekranı bölerek farklı görüntüleri yan yana getirdiği kısımları, müzik dinlerken dikkatimizi bölerek aynı anda farklı enstrümanlara odaklandığımız o eşsiz deneyimle bağdaştırabiliriz. Bunun ne kadar bilinçli bir tercih olduğunu bilmek mümkün değil elbette ama sembolik olarak bu etkiyi verdiği şüphesiz. Pratikte ise hem görsel hem de işitsel olarak farklı ritmdeki uyarıcılara odaklanmak çok zor. Sinemada müziğin kullanımın hep görsel atmosferi desteklemesi bir yanda, video kliplerde aynı görevi görüntülerin üstlenmesi diğer tarafta. The Reflektor Tapes ise bu iki farklı yapıyı bir bütün haline getiriyor. ‘Bir belgeselden ne beklemeliyiz?’ sorusunun cevabı yok ama filmin kurduğu yapıdan neler vaad ettiğini anlamamız mümkün. Arcade Fire’ın vokal/gitaristi Win Butler ile eşi ve müzisyen/vokal/söz yazarı Régine Chassagne gruplarının felsefesini anlatmak istedikçe daha fazlasını bilmek istiyoruz. Ama her şeyin ucundan veren filmde hiçbir şeyin bütününe ulaşamıyoruz. Müzik zevki ve alınan tatmin nasıl göreceliyse The Reflektor Tapes de bir bakıma aynı niteliği taşıyor.

the-reflektor-tapes-3-filmloverss

Grup içi dinamiklerini öğrenme fırsatı bulamadığımız Arcade Fire’ı en çok Butler ve Chassagne’nin temsiliyetiyle tanıyoruz. Müziklerinin çok sesliliği grubun tümünün varlığından doğuyor, ama filmde, her ne kadar sahnede ve yapımda hep bir arada görsek de hepsini, seslerini duymamız mümkün olmuyor. Grubun işini ne kadar ciddiyetle yapıp haftada 37 saat çalıştıklarını biliyoruz. Jamaika’da ve Haiti’de tam anlamıyla odaklanabildikleri müzikleri ile ruhani deneyimlerine şahit oluyoruz ama daha fazlasına ulaşmakta güçlük çekiyoruz. Arcade Fire’ın müzik ile köklerine inmesinin daha canlı kanlı örneği olarak Regine’nin bir taraftan Haiti kökenini tekrardan keşfetmesi ve çocukluğuna ait ritimleri kazıp çıkarmasını izlemek müziğin kanımıza işlemesine daha da çok yardım ediyor. Regine çocukluğunda görünmez olduğundan bahsettikçe sahnedeki dikkat çeken varlığına daha da çok kapılıyoruz ve özdeşleşmemiz de kaçınılmaz oluyor. Filmin böyle bir niyeti olmasa da buna açık bir kapı bırakıyor ve bunu bir kere tadan izleyici daha fazlasını her zaman arzular. Butler’ın yere yatıp kendini müziğe bırakması, Kierkegaard felsefesinin müzikleri üzerindeki etkisini anlatması, Elvis Presley göndermeleri ile müziğin disiplininden bahsetmesi de bizi izlediğimize kuşkusuz daha çok çekiyor. Ama Butler’ın özellikle altını çizdiği komünal enerjinin eksikliğini belgeselin kamerasının özellikle bu ikilide olmasında hissediyoruz. Grubun motivasyonuna ve felsefesine dair bu üst ses anlatımı beklentilerimizi etkilediği gibi sinema ve müzik deneyimimizi de değiştiriyor. Her ritim ve sözü bu çerçevede değerlendirmeye başlıyoruz ama bir yandan da biliyoruz, bunların hepsi bir yansıma ve izlediğimiz/dinlediğimiz de bize özel bir deneyim olarak kalacak. Grubun ‘koca kafalar’ imajına onların çizgi film karşılığı olması dışında bir açıklama getiremiyoruz belki ama maske ile kalabalık karşısına çıkmadaki hissiyatı kendi deneyimlerimizle karşılaştırabiliyoruz. Davulun, gitarın, Butler ve Chassagne’nin vokallerinin vücudumuzdaki hareketlenmeyi etkilemesini de aynı öznel bakışla değerlendiriyoruz. Bu açıdan zaten onların sanatlarını açıklamaları gibi beklentimiz olamazdı, müzikleri kendileri için konuşuyor zaten.

Sonuç olarak The Reflektor Tapes’i geleneksel konser filmlerinden ayrı tutabiliriz, çünkü Arcade Fire’a da böyle alternatif bir yaklaşım yakışırdı zaten. Kahlil Joseph’in Arcade Fire’ın müziğinin yansıtıcı etkisine kendi yansımasıyla yaklaşması kuşkusuz filmi çok daha kişisel ve özgün kılıyor. Müzik filme destek verici bir unsur olmaktan çıkıyor, film de müziğe görsel işlev sağlamaktan fazlasını yapmaya çalışıyor. Ortaya çıkanı bu nedenle  ortak bir yapı olarak görmemiz gerekiyor. Seyircinin zaman zaman beklentilere kapılıp karşılığını bulamaması da bir bakıma kendi problemi olarak kalıyor ama bu kişisel deneyimin yanı sıra filmin yaklaşım olarak bazı eksikleri olduğunun da altını çizmek gerekir. Köklerini arama sürecinin derinliğini hissedebildiğimiz film, eğer aynı eksene giremezsek biraz yüzeysel kalabiliyor bir bakıma. Ama Arcade Fire’ın felsefesi her ne kadar dünyayı görmezden gelmek olsa da bu artistik tavrın bir de aracının artistik bakışıyla birleşmesi izleyiciye ulaşmasını biraz engelliyor. Yeni bir dalga yaratmak için Haiti müziği ile disko ve rock ezgilerini bir araya getirip üzerine özgün sahne performansı ekleyerek yarattıkları kişisel müzikleri nasıl Haitili seyircinin tepkisini alamıyorsa, The Reflektor Tapes de sanıyorum izleyicisinin hepsine ulaşmakta güçlük çekecektir. Bunu kendi deneyimimden ayrı tutarak belirtiyorum, neticede dediğim gibi, film tamamen kişisel bir deneyim halini alıyor bu örnekte. Bunun en büyük kaynağı olarak da filmin grubu, kendini tanıtmaya itmesi olarak görüyorum. Çünkü Regine müziklerini elmasın üzerindeki milyonlarca kesikle ifade ederken ya da Butler Kierkegaard’ın şimdiki devir tasvirlerine girerken somut bir karşılık arıyoruz, ama aslında müzikleri zaten bunun bir yansıması olarak var ve ihtiyacımız olan tek şey de bu. Bu yüzden The Reflektor Tapes başlı başına yoğun ve eğlenceli bir deneyimken, Reflektor albümünü dinlemekten biraz daha farklı olarak görülebilir. Ben yine de ikisini de ayrı ayrı önermekten kendimi alamayacağım.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi