Array ( [0] => 9 [1] => 38 [2] => 7467 [3] => 10 [4] => 832 [5] => 11 [6] => 1237 [7] => 1875 [8] => 1125 [9] => 15422 [10] => 12794 [11] => 13 [12] => 708 [13] => 7468 [14] => 14 [15] => 208 [16] => 15421 [17] => 1859 [18] => 15423 ) test Array ( [0] => 11 [1] => 2692 [2] => 9697 ) test Array ( [0] => Array ( [name] => Dram [link] => http://www.filmloverss.com/kategori/turler/dram/ ) )
O Sangue
1989 - Pedro Costa
95
Portekiz
Senaryo Pedro Costa
Oyuncular Pedro Hestnes, Nuno Ferreira, Inês de Medeiros

O Sangue

Avrupa Sineması dendiğinde Portekiz, kuşkusuz aklımıza ilk gelen ülkelerden biri değil. Biraz film üretim hacminin düşük olması biraz da ana karanın kıyısında köşesinde kalması, bu durumun oluşmasında önemli bir etken. Fakat ülkede bir sinema geleneğinin olmadığını söylemek ağır kaçacaktır. Özellikle 1980’lerde Salazar diktatörlüğünden demokratik yönetime geçen, 1986’da ise Avrupa Birliği üyesi olan Portekiz’in sinema alanındaki ilerlemesi, Ulusal Sinema Enstitüsü’nün çalışmalarıyla gerçekleşir.

Bu desteğin pratiğe dökülmesi ve ürünlere dönüşmesinde ise Portekizli yönetmen Antonio Reis’in payı büyüktür. 1977-1991 yılları arasında Portekiz Ulusal Film Okulu’nda sinema eğitimi veren Antonio Reis’in bu yıllardaki öğrencileri, ülke sinemasına bir kimlik kazandıracak yönetmenler haline gelirler. Demokrasinin gelişine karşın ülkedeki sınıflar arasındaki uçurum ve kimlik sorunu, bu yönetmenlerin en çok kurcaladıkları meseleler olurken işin teknik kısmında da Reis’in öğretileri ön plana çıkar: Özellikle estetik ve sinematografik özelliklerin ön plana çıktığı, kurgunun yarattığı imkanların mümkün olduğunca kullanıldığı biçimci bir anlayışın gerçekçi kuramla harmanlandığı; hem tanıdık hem de özgün bir sinema anlayışı.

Reis’in öğrencilerinden biri olan Pedro Costa, Lizbon’da tarih eğitimi alırken sonradan kararını değiştirerek sinema derslerine katılan bir gençtir. Jorge Silva Melo, Vítor Gonçalves ve João Botelho gibi yönetmenlere asistanlık yaptıktan sonra ilk filmi O Sangue (Türkçe’de “Kan”)’yi 30 yaşında çeker. Film belki zamanında çok ses getirmez ama bugün bakıldığında gerek biçim gerekse içerik açısından gizli bir hazinedir.

Filmin konusuna kısaca değinecek olursak; 17 yaşındaki Vicente ve 10 yaşındaki kardeşi Nino, babalaryla birlikte Lizbon’un kenar mahallelerinden birinde yaşamaktadırlar. Nedenini bilmediğimiz bir şekilde anneleri yoktur ve babalarının ağır bir hastalığı vardır. Bu hastalıktan dolayı baba sık sık evi terk eder. Babalarının ayrıldığı bir gün Nino evden kaçar ve okulda çalışan Clara tarafından bulunur. Clara ile Vicente arasında bir yakınlık doğarken bu yakınlık bir suç ortaklığına dönüşecektir. Baba tamamen ortadan kaybolur, alacaklılılar tehditlerle kapıya dayanır ve ortaya bir de Nino’yu yanına almak isteyen amca karakteri çıkar. Üçlünün bir arada yaşama arzusu, bu engelleri aşmak zorundadır.

İlk bakışta oldukça basit bir dram şeklinde okunabilecek bu hikaye, Costa’nın ellerinde görsel ve işitsel anlamda oldukça özgün bir filme dönüşür. Filmini siyah beyaz çeken Costa, daha ilk sahneden deneysel bir tutum takınır. Ekran simsiyahken önce bir motorun susma, kapısının kapanma ve ayak seslerini duyarız. Sonra karşımıza Vicente çıkar ve bir tokat yer. Açı/karşı açı çekimle tokatı atanın yaşlı bir adam olduğunu görürüz. Vicente’nin babası yine evden ayrılmaktadır ve oğlunun bu konuda yapacak hiçbir şeyi yoktur. Babanın taşıdığı yükü ya da hastalığı bilemeyiz ama eski ve yeni kuşak arasındaki çatışma, bize ülkenin geçmişindeki hayaletleri hatırlatır. Diktatörlüğün tutsaklığı ile cumhuriyetin getirdiği görece özgürlük inancı, bu ikilide vücut bulmuş gibidir. Peki genç nesil ayakta kalmayı başarabilecek midir?

Sonraki sahnede baba ve çocukların evine konuk oluruz. Neredeyse silüet aydınlatma kullanılarak yansıtılan karakterler, gölgeleri ile birer ruh; hatta leke biçiminde görünürler. Costa, filmini Lizbon’un en fakir mahallelerinden biri olan Fonthainas’ta çekerek karakterlerin sefaletini yansıtmakla kalmaz; ışık kullanımı ile bunu görselleştirir. Yeni gerçekçiliği hatırlatan bu mekan kullanımı, hikayenin gerçek mekan ve zaman içerisinde oluşturulduğu algısını başarılı bir biçimde sunar.

Nino (Costa genelde profesyonel oyunularla çalışsa da Nino karakterini oynayan Nuno Ferreira, bir yetimhanede yapılan seçmeler sonucunda kadroya dahil edilir. Sette Ferreria’nın oldukça zor kontrol edildiği ve filmden sonra da izini kaybettirdiği belirtiliyor) ve Vicente arasındaki abi-kardeş ilişkisi, biraz da babanın yokluğundan bir baba-oğul ilişkisine dönüşmüş gibidir. Zaten babanın evde olduğu kısıtlı zamanlar, çocuklarını eleştirmekle geçer. Yeri gelir “çok hızlı büyüyorsunuz” diyerek kendi ölüm korkusunu açığa çıkarır. Annenin yokluğu ve adının hiç anılmaması da dikkat çeken bir unsurdur. Costa’nın genellikle tüm filmlerinde karşımıza çıkan anne eksikliği, ilerleyen sahnelerde daha kafa karıştırıcı bir hal alacaktır.

Özellikle Vicente ve babası arasındaki ilişkilerde kapı oldukça kullanılan bir motiftir. İkilinin kapalı kapılar arkasında yaptıkları konuşmaları ya dışarıdan ya da yarı açık kalmış bir kapıdan sızan ışık aracılığıyla dinleriz. Karakterlerin birer ruha ve lekeye dönüştüğü filmde, kendi gerçeklikleri de birer ize dönüşmüş gibidir. İzler kaybolduğunda karakterlerin de kaybolacakları hissiyatı uyanır. Vicente’nin hastalık bahanesinin arkasına saklandığı gerekçesiyle babasını suçlaması, sonra bir eczaneye girerek ilaç ararken kararını değiştirmesi filmin dönüm noktasıdır. Yine kapı motifi ile önce Nino saf dışı bırakılır. Sonraki sahnede ise Vicente ve Clara’nın bir bedeni mezarlığa taşıdıklarını görürüz. Filmde bir daha göremeyeceğimiz baba karakterine ne olduğunu bu noktada ancak varsayabiliriz: Ya baba eceliyle ölmüş ve Vicente ile Clara bu gerçeği Nino’dan saklamak için birlikte hareket etmişlerdir ya da Vicente “baba katili”, Clara ise “suç ortağı”dır.

Babanın yokluğuyla üçlünün yaşayacağı özgürlük, aslında kendilerinin “esir olma”sıyla sonuçlanacak olaylar zincirini başlatır. Önce babanın alacaklıları sonra ise çocukların amcaları onları kuşatır ve rahatsız ederler. Costa’nın filmlerinde sıklıkla kullandığı bu metafor, aslında kimlik ve aidiyet sorunlarını yansıtır. Gelecek kaygısı ve geçmişin ağır yükü, karakterlerin görece özgürlüklerini yok eden unsurlardır. Zaten Clara ve Vicente, babanın ortadan kalkmasının vicdani yükünü de taşırlar. Bu noktada Nino “masumiyet”in simgesi ve ikilinin ayakta kalmasını sağlayan güçtür. Amcanın Nino’yu almak isterken Vicente’nin saldırısına maruz kalması ve geri adım atması da Nino’nun önemini ortaya koyar.

Clara ile Vicente arasındaki yakınlaşma, bir bakıma “lanetli aşıklar” temasından beslenir. Birbirlerini çok seven ama temelden olmayacak bir ilişkiyi yürütmeye çalışıyor gibi görünen ikilinin bir aradalığının yarattığı tuhaflık, müzik kullanımına bile yansır. Filminde özgün müzik kullanmayan ve çokça Igor Stravisnky’nin eserlerinden beslenen Costa, ikilinin eğlenmeye gittiği bir sahnede İngiliz The The grubunun “This is The Day” şarkısını kullanır:

Perdeleri aç ve güneş gözlerini yaksın

Berrak mavi gökyüzünde uçan bir uçağı izle

O gün bu gündür – Hayatın kesinlikle değişecek

O gün bu gündür – Hayatın kesinlikle değişecek

Filmin geneline baktığımızda oldukça iyimser bir hava yaratan şarkının nakarat kısmının yarattığı bu yanılsama kısa süreli olur. Çünkü ikili sahildeyken denizden çıkarılan bir ceset görürler. Bu ceset ince yapılı bıyıklı bir adama aittir ve Vicente’nin babasıyla ilgisi yoktur. Fakat ikili yeniden geçmişin hayaletlerini arkalarında hissederler. Zaten sonraki sahnede Nino, amcası tarafından kaçırılır. Akıllara “This is The Day”in çok da iyimser olmayan, geri kalan sözleri gelir:

Her şeyi yapabilirsin, eğer istiyorsan

Ve tüm arkadaşların ve ailen senin şanslı olduğunu düşünecekler

Fakat onların asla göremeyecekleri şey

Hayatını bir tutkal gibi bir arada tutan anılarınla seni yalnız bıraktıkları tarafın

Bu noktadan sonra iyimser havanın yok olmasına ve büyülü anların sona ermesine tanık oluruz. Görünürdeki mutluluğun ya da daha doğrusu mutlu olma çabasının, rol yapma oyununun sona ermesi; gençlerin özgürlüklerini kazanma ve bir arada olma çabası hikayenin geri kalanını oluşturur. Burada çok fazla ayrıntıya girmeden Pedro Costa’nın filmin finalinde izleyiciyi ters köşe yapmakla kalmayıp tersyüz edeceği bir sona imza attığını belirtmek lazım.

Fransız film kuramcısı André Bazin, sinemada gerçekçilikten söz ederken uzamın gerçekçiliğine vurgu yapar. O Sangue’nin en güçlü olduğu noktanın da bu olduğu söylenebilir: Orada olma hissi. Fontainhas’ın sefaletinden Lizbon’un apartmanlarına ve noel kutlamalarına geçiş yaptığımızda bu farklılığı hissetmek oldukça ağır bir hissiyat uyandırır. İkinci Dünya Savaşı’nın getirdiği yıkım sonrası ortaya çıkan yeni gerçekçilik burada moda tabirle “yeni Portekiz”in ve belki de “yeni Portekiz sineması”nın müjdecisidir.

Pedro Costa’nın filmi, sinema tarihine yazılmış bir aşk mektubu olarak tanımlanabilir. Yönetmenin en sevdiği yönetmenler olan F.W. Munrau, Yasujiro Ozu, Nicholas Ray ve Charles Laughton gibi isimlere verdiği referanslar, bir sinefil için bulunmaz bir nimettir. Siyah beyaz yüz plan çekimler ile yaratılan aşk hikayesindeki birbirine tutsak olma hissi, akıllara “lanetli aşıklar” temalı Nicholas Ray filmi “They Live By Night”ı getirirken Vicente ve Nino arasındaki abi-kardeş, baba-oğul ilişkisi ise yine Ray’in “Rebel Without a Cause” filmindeki Jim ve Plato arasındaki ilişkiyi hatırlatır. Perspektifi bozma, tuhaf kamera açıları ve ışık-gölge zıtlığı (chiaroscuro) ise Murnau’yu ve dışavurumcu sinemayı olduğu kadar bu tarzın 1940’lar ve 50’ler Hollywood’u üzerindeki etkilerini yansıtır. Özellikle görüntü yönetmenliğini Stanley Cortez’in yaptığı “The Night of The Hunter” filminin gri tonlamalı renk kullanımının bir benzerine O Sangue’de de rastlamak mümkün. Bu noktada  Costa’nın filmin görüntü yönetmenliği için Cortez’e mektup yazdığı ve cevap alamayınca Acacio de Almeida, Elso Roque ve Martin Schafer (Wim Wenders ile çalışmıştır) gibi üç görüntü yönetmeniyle çalıştığını ilginç bir not olarak düşelim.

Sonuç olarak Pedro Costa’nın ilk filmi O Sangue’ye bugün baktığımızda, bir ilk film için oldukça iyi referanslar barındırmakla birlikte kendi dilini oluşturmayı başaran ve Portekiz sinemasının kazandığı ivmede olduça yenilikçi paya sahip olan bir yapımla karşılaşıyoruz. Yönetmenin sonraki filmlerinde yine zor şartlar altında hayatta kalmaya çalışan insanların hayatlarını anlatmaya ve neredeyse belgesel estetiğine yönelmeye düşündüğünü gördüğümüze O Sangue’yi hem bu değişimin ilk adımı hem de klasik anlatı sinemasının kalıplarına bağlı ama özellikle eş kesmelerle izleyiciyi şaşırtan ve algılarıyla oynayan bir film olarak yorumlamak mümkün.



MAİLİNİZ VAR
Sinema dünyasından son haberlere herkesten önce
ulaşmak için mail listemize üye olabilirsiniz.
Üye Ol