Cannes’da yarışan Paul Verhoeven filmi O – Elle hakkında diğer filmler kadar konuşmadık nedense. Tony Erdmann’dan, Ken Loach’dan, Rumen Yeni Dalga Sineması’ndan bahsettik de Elle’in bahsi pek geçmedi. Belki de “Cannes’da yarışan bir Verhoeven filmi” fikri uzak ve yabancı geldiği ve üzerine bir şey söylemeyi unuttuğumuz içindir. Elle’i 15. Filmekimi’nde izledikten sonra ise nasıl yer yerinden oynamadı diye düşündüm. 2016 yılında izlediğim en ilginç, en rahatsız edici, en keyifli, en zor, en özgün filmlerden biri oldu Elle. Paul Verhoeven’in usta işi yönetmenliği ve Isabelle Huppert’in inanılmaz oyunculuğu bu ezber bozan senaryoyla bir araya gelince bambaşka bir iş çıkmış ortaya. Dilim döndüğünce bahsetmeye çalışacağım.

Michele Leblanc zengin, güçlü ve yalnız yaşayan bir kadın. Filmin hemen başında kendi evinde siyahlar giymiş ve kar maskesi takmış bir adam tarafından tecavüze uğruyor. Bunda ilginç bir taraf yok. Sonrasında izleyeceklerimizse oldukça alışılmadık ve hatta tartışma yaratabilecek bir hikâyenin içine sürüklüyor bizleri. Uğradığı saldırının ardından kalkıp kırılıp dökülen eşyaları süpüren, banyo yapıp temizlenen Michele üstüne bir de yemek sipariş ediyor ve afiyetle yiyor. Ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi işine giden Michele’i sert bir patron olarak izliyoruz bu kez de. Çalışanlar ondan pek hoşlanmıyor; onun da pek umurunda değil gibi zaten. Yaşadığı sarsıcı tecrübeden sonra ağlarken, yıkılmış, dağılmış bir kadın olarak görmeyi beklediğimiz Michele hayatına hiçbir şey olmamış gibi devam ediyor. Biz de seyirciler olarak onu tanımaya, hayatına dâhil olmaya başlıyoruz. Video oyunları üreten bir şirketin başkanı olan Michele bu oyunların şiddet pornosu içermesini hiç umursamıyor. Hatta oyun ne kadar çok şiddet, ne kadar çok porno içerirse daha iyi olacakmış gibi talimatlar veriyor etrafına. Kafasının çok da çalışmadığı belli olan bir oğlu, hayatı başarısız geçmiş ezik bir eski kocası, jigololarla sevişen yaşlı bir annesi var. En yakın arkadaşının kocasıyla yatıyor. Yani ona sempati duymamızı engelleyecek ne varsa yapıyor. Bırakın kendimizi özdeşleştirmeyi empati bile yapamıyoruz. Ya da yapmak gelmiyor içimizden. En azından yapamayız diye düşünüyoruz. Ancak film ilerledikçe bu fikrimiz yavaş yavaş değişiyor. Tecavüz kurbanı bir kadının bundan hiç etkilenmemiş gibi görünmesi bir yana etrafta sürekli şakalar yaparak dolaşması gerçekten ilginç. Ama daha da ilginç olanı Michele’in bunu çok iyi becermesi ve yer yer izleyici olarak kahkahalarla gülüyor olmamız. Bir film karakterinden ne bekliyorsak o olmuyor Michele. Ve bu ters yüz edilen kurbanlık hali onun film ilerledikçe olgunlaşıp gayet gerçek ve derinlikli bir karakter olmasını sağlıyor ve seyirciyle arasındaki buzları yavaş yavaş eritiyor.

Elle: Her Şeyi Ters Yüz Eden Kadın Michele

Michele’in peşinde sürekli birinin dolaştığı hissi, iş yerinde, evinde, bilgisayarında bulduğu mesajlar, karanlık mekânlardaki gölgeler, sesler alıştığımız Verhoeven gerilimini gayet başarıyla yaşatıyor seyirciye. Tam bir tecavüz-intikam-komedisi izliyoruz duygusuna kendimizi kaptırmış gülüp eğlenirken araya giren tecavüz sahnesi flashbackleri ya da Michele’in saldırganını öldürdüğünü düşlediği bölümler film boyunca yediğimiz sayısız tokatlara ekleniyor. Verhoeven sürekli, izlediğimiz şeyin ne olduğunu unutmamamız için yakamıza yapışıyor adeta. Michele’in babasının da bir katil oluşu, çocukluğunda yaşadığı büyük travma, yapmayı seçtiği iş, şiddeti bir haz aracına çevirmesi son derece rahatsız edici soru işaretleri yerleştiriyor zihnimize. Yine de Michele (ve Isabelle Huppert’in inanılmaz performansı) öyle güzel bir mesafe koyuyor ki seyirciyle arasına ister istemez yargı mekanizması olmaktan uzaklaşıyor ve izleyici rolümüze hapsolup dışına çıkamıyoruz.

Gerçek hayatta karşımıza çıksa muhtemelen pek de hoşlanmayacağımız aykırı bir karakteri tecavüz eksenli bir hikâyenin içine yerleştirip anlatan, üstelik onu kurban değil tehlikeli ve tekinsiz bir hale getiren Verhoeven yılın en başarılı filmlerinden birine imza atmış kanımca. Filmin 2 saatlik süresi boyunca Michele’e üzüldüm, yaşadıklarını hak ettiğine inandım, kurban saydım, katilden beter gördüm, etrafındaki insanlara acıdım ve etrafındaki insanlar yüzünden ona acıdım. Salondan çıktığımda da hissettiğim şeyler yüzünden de kendimi sorguladım uzunca bir süre. Ama bunu hep gülümseyerek yaptım beklenmedik bir şekilde. İzleyicide bu kadar çok ve çeşitli duygu yaratabilmek gerçekten sinema adına harika bir şey naçizane fikrimce. Kaçırmayın derim. Son yılların en ilgi çekici karakteriyle tanışacağınız garanti. İyi seyirler.

Cannes’da yarışan Paul Verhoeven filmi O - Elle hakkında diğer filmler kadar konuşmadık nedense. Tony Erdmann’dan, Ken Loach’dan, Rumen Yeni Dalga Sineması’ndan bahsettik de Elle’in bahsi pek geçmedi. Belki de “Cannes’da yarışan bir Verhoeven filmi” fikri uzak ve yabancı geldiği ve üzerine bir şey söylemeyi unuttuğumuz içindir. Elle’i 15. Filmekimi’nde izledikten sonra ise nasıl yer yerinden oynamadı diye düşündüm. 2016 yılında izlediğim en ilginç, en rahatsız edici, en keyifli, en zor, en özgün filmlerden biri oldu Elle. Paul Verhoeven’in usta işi yönetmenliği ve Isabelle Huppert’in inanılmaz oyunculuğu bu ezber bozan senaryoyla bir araya gelince bambaşka bir iş çıkmış ortaya. Dilim döndüğünce bahsetmeye çalışacağım. Michele Leblanc zengin, güçlü ve yalnız yaşayan bir kadın. Filmin hemen başında kendi evinde siyahlar giymiş ve kar maskesi takmış bir adam tarafından tecavüze uğruyor. Bunda ilginç bir taraf yok. Sonrasında izleyeceklerimizse oldukça alışılmadık ve hatta tartışma yaratabilecek bir hikâyenin içine sürüklüyor bizleri. Uğradığı saldırının ardından kalkıp kırılıp dökülen eşyaları süpüren, banyo yapıp temizlenen Michele üstüne bir de yemek sipariş ediyor ve afiyetle yiyor. Ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi işine giden Michele’i sert bir patron olarak izliyoruz bu kez de. Çalışanlar ondan pek hoşlanmıyor; onun da pek umurunda değil gibi zaten. Yaşadığı sarsıcı tecrübeden sonra ağlarken, yıkılmış, dağılmış bir kadın olarak görmeyi beklediğimiz Michele hayatına hiçbir şey olmamış gibi devam ediyor. Biz de seyirciler olarak onu tanımaya, hayatına dâhil olmaya başlıyoruz. Video oyunları üreten bir şirketin başkanı olan Michele bu oyunların şiddet pornosu içermesini hiç umursamıyor. Hatta oyun ne kadar çok şiddet, ne kadar çok porno içerirse daha iyi olacakmış gibi talimatlar veriyor etrafına. Kafasının çok da çalışmadığı belli olan bir oğlu, hayatı başarısız geçmiş ezik bir eski kocası, jigololarla sevişen yaşlı bir annesi var. En yakın arkadaşının kocasıyla yatıyor. Yani ona sempati duymamızı engelleyecek ne varsa yapıyor. Bırakın kendimizi özdeşleştirmeyi empati bile yapamıyoruz. Ya da yapmak gelmiyor içimizden. En azından yapamayız diye düşünüyoruz. Ancak film ilerledikçe bu fikrimiz yavaş yavaş değişiyor. Tecavüz kurbanı bir kadının bundan hiç etkilenmemiş gibi görünmesi bir yana etrafta sürekli şakalar yaparak dolaşması gerçekten ilginç. Ama daha da ilginç olanı Michele’in bunu çok iyi becermesi ve yer yer izleyici olarak kahkahalarla gülüyor olmamız. Bir film karakterinden ne bekliyorsak o olmuyor Michele. Ve bu ters yüz edilen kurbanlık hali onun film ilerledikçe olgunlaşıp gayet gerçek ve derinlikli bir karakter olmasını sağlıyor ve seyirciyle arasındaki buzları yavaş yavaş eritiyor. Elle: Her Şeyi Ters Yüz Eden Kadın Michele Michele’in peşinde sürekli birinin dolaştığı hissi, iş yerinde, evinde, bilgisayarında bulduğu mesajlar, karanlık mekânlardaki gölgeler, sesler alıştığımız Verhoeven gerilimini gayet başarıyla yaşatıyor seyirciye. Tam bir tecavüz-intikam-komedisi izliyoruz duygusuna kendimizi kaptırmış gülüp eğlenirken araya giren tecavüz sahnesi flashbackleri ya da Michele’in saldırganını öldürdüğünü düşlediği bölümler film boyunca yediğimiz sayısız tokatlara ekleniyor. Verhoeven sürekli, izlediğimiz şeyin ne olduğunu unutmamamız için yakamıza yapışıyor adeta. Michele’in babasının da bir katil oluşu, çocukluğunda yaşadığı büyük travma, yapmayı seçtiği iş, şiddeti bir haz aracına çevirmesi son derece rahatsız edici soru işaretleri yerleştiriyor zihnimize. Yine de Michele (ve Isabelle Huppert’in inanılmaz performansı) öyle güzel bir mesafe koyuyor ki seyirciyle arasına ister istemez yargı mekanizması…

Yazar Puanı

Puan - 85%

85%

85

Tam bir tecavüz-intikam-komedisi izliyoruz duygusuna kendimizi kaptırmış gülüp eğlenirken araya giren tecavüz sahnesi flashbackleri ya da Michele’in saldırganını öldürdüğünü düşlediği bölümler film boyunca yediğimiz sayısız tokatlara ekleniyor. Verhoeven sürekli, izlediğimiz şeyin ne olduğunu unutmamamız için yakamıza yapışıyor adeta.

Kullanıcı Puanları: 4.9 ( 3 votes)
85
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi