Bugün alternatif müzik kulvarında koşturan herhangi bir müzik grubunun onlara bu kulvarı açtığı için teşekkür etmeleri gereken efsane bir grup var: The Velvet Underground. The Velvet Underground popüler müziğin ticari anlamda intihar manifestosuydu. Her türlü sapkınlık, başka olmak ve yalnızlık üzerine öyküler üreten, muadillerine göre gerçekten de underground bir tarzı olan ve müzik tarihi için dönüm noktalarından biri olan bir garaj topluluğu. Nico’da 1967’de The Velvet Underground’la birlikte bir albüm çıkarıyor. Andy Warhol’un prodüktörlüğünü yaptığı, Marquis de Sade’ı, folk müzikle buluşturan muazzam bir albüm. Nico bu dönemdeki multimedya devriminin en gizemli, etkili ve ilgi çekici modeli oluyor. Rock müzik camiasının arzu nesnesine dönüşüyor. Tüm rock müzik yıldızları, oyuncular, yapımcılar kısaca tüm dünya Nico’nun, bu güzel kadının peşinde. ''Nico, 1988'' artık eskisi kadar popüler olmayan Nico'nun hayatının son üç yılını anlatıyor. Artık müzikten  eskisi gibi zevk almadığı, uyuşturucu kullanmaya devam ettiği, sık sık doğduğu Berlin'i ve oğlu Ari'yi düşündüğü, 1986 - 1988 arası yıllar. Dünyada zirveyi görmüş bir yıldızın, tanrıçanın ufak ve amatör bir grupla, tam bir İngiliz olan menajeriyle ve eski minibüsleriyle Avrupa'da geçirdikleri turne dönemi. Dünya tarihinin bir parçası olan çok güçlü bir insanın hayatının son yıllarına oldukça yakından tanıklık ediyoruz. Müzik, uyuşturucu, çılgın bir hayat, boş vermişlik, umut, trajedi... Nico için Marianne Faithfull, İstanbul konserinde şöyle söylemiştir: ''İnsanlar yıllardır benim hayatım için "Ah ne kadar trajik demişlerdir. Gerçek trajedi mi istiyorsunuz, işte Nico!'' Nico, 1988: Tarihin Bir Parçası, Tutunamayan Tanrıça Nico. (Trine Dyrholm) Nazi Almanyası'nda Christa Paffgen olarak vaftiz ediliyor. Filmimiz Berlin'in bombalanışıyla ve küçük Christa'nın alevler içindeki Berlin'i uzaktan seyretmesi ve bombardımanın seslerini dinlemesiyle başlıyor. Bu sesler ve Berlin, Nico'nun hayatı için oldukça önemli bir noktadalar. Film ilerledikçe bunların önemini daha iyi anlıyoruz. Ömrü boyunca kayıt cihazını elinden düşürmeyip, dalgalardan kalorifer kazanına, hastane aletlerinden sokaktaki kavgaya kadar her fırsatta kayıt yapan Nico, sonradan öğrendiğimize göre bir ses arıyor. Çocukluğunda uzaktan izlediği alevler içindeki Berlin'in rüzgarla birlikte kulağına gelen sesini arıyor. Tam bu noktada Nico'nun arayışının müzikal bir arayış mı yoksa, yaşadığı çılgın hayattan sonra bir dinginlik arayışı mı olduğu sorusu devreye giriyor. Eski ününden pek bir şeyi kalmayan Nico, Manchester'e yerleşmiş. Radyo röportajında belirttiği gibi artık The Velvet Underground'la anılmak istemiyor. Asıl yapmak istediği müziği tam olarak onlardan ayrıldıktan sonra, Nico olarak yaptığını söylüyor. Zaten artık müziğe de çok önem vermediğini açık açık belirtiyor. ''En zirveyi de gördüm, en dibi de. İkisinde de bir bok yok.'' Tam bir İngiliz olan menajeri ise (John Gordon Sinclair) Nico'nun değerinin farkında. Onun bir efsane olduğunu biliyor ve filmin direk başında kendini belli eden bir aşk motivasyonuyla direk Nico'ya kendini kaptırıyor. Bu noktadan sonra filmin en önemli motivasyonlarından biri devreye giriyor. Nico'nun intihara teşebbüs ettiği için hastahanede olan oğlu Ari. (Sandor Funtek) Filmde adı geçmeden çok yakışıklı olduğu söylense de Ari'nin babası Fransız oyuncu Alain Delon. Alain Delon, Ari'yi kabul etmiyor. Hatta Nico'nun elinden alındıktan sonra Ari'ye sahip çıkan kendi ailesini de siliyor. Bu noktada Nico'nun kendi çocukluğu dışında, Ari'nin de çocukluğunun gösterildiği imgeler şeklindeki hızlı flashbeckleri görüyoruz. Bu flashbecklerden anladıımımz kadarıyla o dönem rock yıldızzları gerçekten de tamamen uyuşturucu ve…

Yazar Puanı

puan - 72%

72%

Dünya tarihinin bir parçası olan çok güçlü bir insanın hayatının son yıllarına oldukça yakından tanıklık ediyoruz. Müzik, uyuşturucu, çılgın bir hayat, boş vermişlik, umut, trajedi... Nico için Marianne Faithfull, İstanbul konserinde şöyle söylemiştir: ''İnsanlar yıllardır benim hayatım için "Ah ne kadar trajik demişlerdir. Gerçek trajedi mi istiyorsunuz, işte Nico!''

Kullanıcı Puanları: İlk sen puanla!
72

Bugün alternatif müzik kulvarında koşturan herhangi bir müzik grubunun onlara bu kulvarı açtığı için teşekkür etmeleri gereken efsane bir grup var: The Velvet Underground.

The Velvet Underground popüler müziğin ticari anlamda intihar manifestosuydu. Her türlü sapkınlık, başka olmak ve yalnızlık üzerine öyküler üreten, muadillerine göre gerçekten de underground bir tarzı olan ve müzik tarihi için dönüm noktalarından biri olan bir garaj topluluğu. Nico’da 1967’de The Velvet Underground’la birlikte bir albüm çıkarıyor. Andy Warhol’un prodüktörlüğünü yaptığı, Marquis de Sade’ı, folk müzikle buluşturan muazzam bir albüm. Nico bu dönemdeki multimedya devriminin en gizemli, etkili ve ilgi çekici modeli oluyor. Rock müzik camiasının arzu nesnesine dönüşüyor. Tüm rock müzik yıldızları, oyuncular, yapımcılar kısaca tüm dünya Nico’nun, bu güzel kadının peşinde. ”Nico, 1988” artık eskisi kadar popüler olmayan Nico’nun hayatının son üç yılını anlatıyor. Artık müzikten  eskisi gibi zevk almadığı, uyuşturucu kullanmaya devam ettiği, sık sık doğduğu Berlin’i ve oğlu Ari’yi düşündüğü, 1986 – 1988 arası yıllar. Dünyada zirveyi görmüş bir yıldızın, tanrıçanın ufak ve amatör bir grupla, tam bir İngiliz olan menajeriyle ve eski minibüsleriyle Avrupa’da geçirdikleri turne dönemi.

Dünya tarihinin bir parçası olan çok güçlü bir insanın hayatının son yıllarına oldukça yakından tanıklık ediyoruz. Müzik, uyuşturucu, çılgın bir hayat, boş vermişlik, umut, trajedi… Nico için Marianne Faithfull, İstanbul konserinde şöyle söylemiştir: ”İnsanlar yıllardır benim hayatım için “Ah ne kadar trajik demişlerdir. Gerçek trajedi mi istiyorsunuz, işte Nico!”

Nico, 1988: Tarihin Bir Parçası, Tutunamayan Tanrıça

Nico. (Trine Dyrholm) Nazi Almanyası’nda Christa Paffgen olarak vaftiz ediliyor. Filmimiz Berlin’in bombalanışıyla ve küçük Christa’nın alevler içindeki Berlin’i uzaktan seyretmesi ve bombardımanın seslerini dinlemesiyle başlıyor. Bu sesler ve Berlin, Nico’nun hayatı için oldukça önemli bir noktadalar. Film ilerledikçe bunların önemini daha iyi anlıyoruz. Ömrü boyunca kayıt cihazını elinden düşürmeyip, dalgalardan kalorifer kazanına, hastane aletlerinden sokaktaki kavgaya kadar her fırsatta kayıt yapan Nico, sonradan öğrendiğimize göre bir ses arıyor. Çocukluğunda uzaktan izlediği alevler içindeki Berlin’in rüzgarla birlikte kulağına gelen sesini arıyor. Tam bu noktada Nico’nun arayışının müzikal bir arayış mı yoksa, yaşadığı çılgın hayattan sonra bir dinginlik arayışı mı olduğu sorusu devreye giriyor. Eski ününden pek bir şeyi kalmayan Nico, Manchester’e yerleşmiş. Radyo röportajında belirttiği gibi artık The Velvet Underground’la anılmak istemiyor. Asıl yapmak istediği müziği tam olarak onlardan ayrıldıktan sonra, Nico olarak yaptığını söylüyor. Zaten artık müziğe de çok önem vermediğini açık açık belirtiyor. ”En zirveyi de gördüm, en dibi de. İkisinde de bir bok yok.” Tam bir İngiliz olan menajeri ise (John Gordon Sinclair) Nico’nun değerinin farkında. Onun bir efsane olduğunu biliyor ve filmin direk başında kendini belli eden bir aşk motivasyonuyla direk Nico’ya kendini kaptırıyor.

Bu noktadan sonra filmin en önemli motivasyonlarından biri devreye giriyor. Nico’nun intihara teşebbüs ettiği için hastahanede olan oğlu Ari. (Sandor Funtek) Filmde adı geçmeden çok yakışıklı olduğu söylense de Ari’nin babası Fransız oyuncu Alain Delon. Alain Delon, Ari’yi kabul etmiyor. Hatta Nico’nun elinden alındıktan sonra Ari’ye sahip çıkan kendi ailesini de siliyor. Bu noktada Nico’nun kendi çocukluğu dışında, Ari’nin de çocukluğunun gösterildiği imgeler şeklindeki hızlı flashbeckleri görüyoruz. Bu flashbecklerden anladıımımz kadarıyla o dönem rock yıldızzları gerçekten de tamamen uyuşturucu ve haz üzerine bir hayat yaşıyorlar. Nico o dönemler için, ”Sürekli LSD içerdik. Başka da bir şey yapmazdık.” Diyor. Nico oğlu Ari’nin elinden alınmasına üzgün ama oması gerekenin olduğunu biliyor. ”O dönem çok çılgın ve gençtim. Çocuk yetiştiremezdim.” Diyor.

Amatör müzisyenlerle ve menajeriyle çıktığı, hastahaneden çıkardığı oğlunun da yanlarında bulunduğu Avrupa turnesinde, Nico’nun uyuşturucu sorununa ve ufaktan da olsa Avrupa’nın da politik durumuna tanık oluyoruz. Nico çok değişik bir insan. Ölene kadar uyuşturucuyu bırakmadı. Filmde geçmese de oğlu Ari’yi kendi elleriyle uyuşturucuya başlattığı, hatta bir seferinde oğlunun girdiği uyuşturucu krizi sırasında çıkan sesleri kaydettiği dahi söyleniyor. Geçmişi ve yaşadıklarının yarattığı ağır bunalımın, eroin bağımlılığı ile birleşmesi sonucu girdiği ruh haliyle zaten pek de sevmediği “kendisini”, kendi elleriyle çirkinleştirmeye gitmiş ve sari saçlarını kömür siyahına boyamıştır. Filmde de kendisini güzelken sevmediğini özellikle belirtiyor. Turne boyunca Nico’nun en iyi performansını uyuşturucu bulamadan sahneye çıkmak zorunda kaldığı SSCB’de görüyoruz. Turne her şeyin başladığı alevler içindeki ”Berlin”de talihsiz bir şekilde sonlanıyor. Tüm turne boyunca Nico’nun ne kadar güçlü bir karakter olduğunu, ne kadar farklı olduğunu çok iyi anlıyoruz.

Filmin güzel yönlerine geçmeden bana göre zayıf olduğu yerleri belirtmek istiyorum. Evet film Nico’nun son üç yılını anlatıyor: Evet benim gibi rock müziğe, dünya efsanelerine düşkün insanlar için bir sorun yok fakat, direk filmi gelip izleyen insanlar için Nico’nun eski hayatı çok az bir biçimde betimleniyor. Aynı durum intihara meyilli oğlu Ari için de geçerli. Ari’nin yaşadığı zor hayat ya da intihara meyilli oluşunun iyi anlatılamayışı sanki bu durumun doğuştan bir hastalıkmış gibi algılanmasına sebep oluyor. Çünkü Ari filmin en önemli motiavasyonlarından biri ve turnenin bir kısmı boyunca bizle. Ari karakteri oyuncu seçimi olarak oldukça başarılı olsa da karakter derinliği sakil duruyor.

Filmin en büyük övgüsüne gelmeden önce oyuncular John Gordon Sinclair, Karina Fernandez ve Anamaria Marinca ve yönetmen Susanna Nicchiarelli’yi de övmek istiyorum. Karakterlerin hepsi Nico’nun gölgesinde olduklarını bilerek ama sade, efektif ve büyük bir oyunculukla, etkili yan karakterler olmuşlar. Bunu filmin senaryosunu da yazan yönetmen Susanna Nicchiarelli çok iyi kotarmış.

Son olarak bu filmin en güzel tarafı, Nico rolüyle ortaya muazzam bir performans koyan Danimarkalı Trine Dyrholm. Aslında çok ilginç bir seçim. Fiziksel görünüş olarak Nico’ya hiç benzemeyen Trine Dyrholm, tavırlarıyla, bakışlarıyla, hareketleriyle adeta tam bir Nico oluyor ve ayrıca beni en çok şaşırtan ve hayranlığımı kazanan olay ise Dyrholm’ün filmdeki tüm şarkıları kendisinin söylemesi. Evet klasik bir biyografik film ama konunun Nico olması ve Triene Dyrholm’ün filmi alıp götüren muazzam oyunculuğu sayesinde Nico, 1988 benim için gayet keyifli bir film haline geliyor. Büyük yönetmenleri olduğu Filmekimi’nde kıyıda kalan ama izlediğinize pişman olmayacağınız yapımlardan biri.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi