Lisedeyken beni heyecanlandıran tek bir etkinlik vardı. Gezici Film Festivali sayesinde Bursa gibi büyük ama kültürel aktivite yönünden kıt bir şehirde sinemaya erişim sağlayabiliyordum. İlk Godard, Wenders, Bergman filmimi orada izledim. À bout de souffle’u ilk kez o festival sayesinde görme şansım oldu. Godard benim için bir tutku olmaya başlamıştı. Bertolucci’nin The Dreamers filminin açılış sahnesinde Théo Matthew’a Nicholas Ray’i sorar ve Godard’ın kelimeleri ile Ray’i tanımlar: “Nicholas Ray sinemadır.” Bunu duyduğumda hiç filmini izlemediğim Ray’i öylesine merak etmiştim ki…

Nicholas Ray Bursa’da kolay kolay erişebileceğim bir yönetmen değildi. İnternet olanakları henüz gelişmemişti, televizyonlar dizi çılgınlığına kendini teslim etmeye başlamışlardı. Üniversiteye gidip “In a Lonely Place” filmini izlediğimde, Godard’ın ne demek istediğini anlamış, en azından sezmiştim: hem bir stüdyo yönetmeni hem de bir deneyci olan Nicholas Ray gerçek bir auteur’dü; farklı farklı konulara eğilen, çalıştığı her türe değişik bir yaklaşım getiren bir yönetmendi: feminist, varoluşçu bir western, 1968’i doğuran huzursuzluğu yıllar öncesinden gösteren bir gençlik filmi, senaryo kavramı üzerinden işleyen bir kara film, bir belgesel, bir deneysel film…

Nicholas Ray 95 yıl önce bugün Wisconsin’de doğdu. Bir dönemliğine Chicago Üniversitesi’ne devam etti ama yüzyılın en önemli mimarlarından Frank Lloyd Wright’ı etkilemeyi başardı ve bir burs kazanıp Wright ile çalışmaya başladı.

İlk filmini 1949’da çekti. They Live by Night, Büyük Buhran dönemini anlatan bir roman uyarlamasıydı. Yapımcılarına çok para kazandırdığı söylenemese de, genelde olumlu eleştiriler almıştı. Eleştirmen Thom Andersen’in film-gris (gri film) teorisini ortaya atmakta kullandığı ilk filmlerden biriydi de. Bu ismi Andersen, sınıf bakış açısına sahip ve soldan bir toplum eleştirisi sunan kara filmler için kullanıyordu.

Ray 1949’da üç film daha yönetti. Başlangıcı hızlı olmuştu. İlk filmlerinde John Wayne, Humphrey Bogart, Robert Mitchum, Maureen O’Hara ve Farley Granger gibi ünlü oyuncularla çalıştı. 1963 yılına kadar Hollywood’un ürettiği en güzel ve başarılı birkaç filme imza attı: örneğin ülkemizde Asi Gençlik olarak bilinen, gerçekten de hayatlarında şansı yaver gitmeyen üç efsaneyi (James Dean, Natalie Wood, Sal Mineo) içinde barındıran Rebel Without a Cause gibi…

1963 yılında Ray’in uyuşturucu ve alkol bağımlılığı onu çalışamaz hale getirdi ve 55 Days at Peking isimli epik filmi çekerken stüdyo sisteminin dışına çıkarıldı.

Ray, Amerikan sinemasının sistematik ruhsuzluğuna, türler arası bir dokunuş getirmişti. In a Lonely Place (1950) filminde, kara filmi senaristin başına musallat ediyor, Adaptation’dan Stranger than Fiction’a kadar birçok filmin yaptığını önceliyordu. Johnny Guitar (1954) filminde, kadınları westernin başrolüne koyuyordu. Erkeklerin dünyasında, kendi işlerini kuran, kendi silahlarını kullanan, kendi başlarına dünyalarını inşa eden ve kimseye eyvallahı olmayan kadınları. Johnny Guitar’ın en iyi birkaç westernden biri olduğu şüphesiz. Asi Gençlik’te (1955), hemen bir kuşak sonrasında sokaklara taşacak isyanın altında yatan o adı konulamamış huzursuzluğu beyazperdeye taşıyordu. James Dean’in üç filminden biriydi Asi Gençlik. Bitter Victory (1957) Avrupa’da o kadar büyük etki yaratmıştı ki, Godard şu ünlü sözlerini bu filmin üzerine söylemişti:

“Tiyatro (Griffith), şiir (Murnau), resim (Rossellini), dans (Eisenstein), müzik (Renoir) vardı. Bundan sonra sinema da var. Ve sinema Nicholas Ray’dir.”

55 Days at Peking’den sonra stüdyo sisteminden çıkarılan Ray, sinemayla bağını koparmadı. Dersler vermeye başladı. Bu süreçte 1968’den 8 yıl sonra, yine gençliğin nabzını tutmak için öğrencileri ile birlikte kendilerine ve gençliğe, zamanın ruhuna, politikaya, yaşama dair deneysel bir film çekmeye başladılar: We Can’t Go Home Again. Bu aslında Ray’in son filmiydi. Ancak, Ray’in öğrencisi Wim Wenders onunla ilgili yaptığı bir belgesele Ray’in ismini de koymuştu. Lightning Over Water, Ray ve Wenders’in, Ray’in son günlerinde yaşamın ve ölümün doğası üzerine konuşmaları ve Ray’in sineması üzerine bir diyalog-film.

Nicholas Ray gerçek bir sinema aşığıydı. Hep sınırları görmezden gelmiş, yeni şeyler üretmeye çalışmış, kendi sinemasını -hatta Godard’a göre sinemayı!- yaratmıştı. Ölürken bile kendi ölümü değil, sinema ve sanata olan aşkı hakkında konuşmayı tercih etmişti. 95 yıl önce doğmuş olsa da, çoğu yönetmenden daha çok çağdaşımız hissedebileceğimiz biriydi Ray.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi