Hiç tanışamadığım Domdom amcama, Adile Naşit’e, Oya Aydoğan’a ve Yeşilçam Sokağı’na yolu düşmüş herkese…

Turşunun limonla mı yoksa sirkeyle mi daha iyi yapıldığı sorusunu hayatının bir döneminde sorgulamamış – en azından milenyum öncesinde doğan – bir kişiyle bile henüz tanışmadım. Bunda kuşkusuz her boşlukta defalarca Yeşilçam filmlerini döndürerek sunan televizyon kanallarının payı büyük ve bundan şikayet etmeyeceğim. Şimdilerde Hangimiz Sevmedik (TRT) adlı dizi de Neşeli Günler (1978) ve Bizim Aile (1975) gibi filmlerle aklımıza kazınan önemli isimlerin adlarını taşıyan karakterleri ve dönemin benzer hikaye çatısı ile – tabii bugünün dizi senaryosu ‘gereklilikleri’ni birleştirerek – bizi o günlere götürmeye ve aynı sıcaklığı yakalamaya çalışır. Fakat tüm bunlar olmasa da Neşeli Günler’i unutmak mümkün olabilir miydi zaten. Evet, belki şu an bu isim sizde tek bir film değil, birkaç filmi çağrıştırmış olabilir ve ‘Neşeli Günler hangisiydi’ sorusu saniyesinde aklınıza düşmüş olabilir. Evet, Adile Naşit ve Münir Özkul dışında kimlerin oynadığı, Şener Şen’in varlığı, varsa Vecihi mi yoksa Ziya mı olduğu gibi hikayenin ana hatları dahi birbirine girmiş olabilir. Fakat bu karmaşayı yaşayanlar için bile, ne olursa olsun bu ismin, beraberinde getirdiği melodilerin, kalbe düşüveren sıcaklığın yoğunluğu yadsınamaz. İster aklımıza gelen tüm o filmler ile, istersek de tek başına ele alalım, Neşeli Günler’in hepimiz için yerinin bir başka olduğuna eminim. Sonuçta Kazım (Münir Özkul) ile Saadet’in (Adile Naşit) sirke ve limon kavgası, çocukları bölüşüp yollarını ayırmaları ve yıllar sonra ne için kavga ettiklerini dahi hatırlayamayıp barışmaları; Ziya’nın (Şener Şen) abartılı hikayeleri, iki taraflı oyunları, jilet ve nikah şekeri işleri, Nilgün (Ayşen Gruda) ile şakımaları ve elbette Kazım’ın ‘Ziyaaa!’ yakarışları; ya da 6 kardeşin birbirlerine sarılışları ve ailelerini bir araya getirmek için girdikleri grev sahneleri ne akıllarımızdan ne de yüreklerimizden uçabilecek gibi değil.

neseli-gunler-2-filmloverss

Fakat benim özellikle bu filmi seçmemin sebebi, ne sadece unutulmazlığı ne de en iyi Yeşilçam, aile, güldürü gibi listelerde en başlarda yer almayı başarmasıdır. Bunların yanı sıra çok kişisel bir bağım olması ve bunun tam da filmin vermeye çalıştığı hislerle üst üste binebilmesidir. Askere gidebilmek için devamlı ip atlayan, ama yemekten de bir türlü vazgeçemeyen Yaşar karakterini canlandıran amcama (Feridun Şavlı) sorular sorma fırsatım olamadı ne yazık ki; ama filmde onun çocukluğunu oynayan, ‘amca hadi şu aslan avını anlat’ diyip gülerek filmin en unutulmaz sahnelerinden birinde yer alan ve zamanının çoğunu sette abisiyle geçirmiş babama o ‘neşeli günleri’ sordum nihayet. Yönetmen Orhan Aksoy’dan ağlaması gereken yerde sürekli güldüğü için laf işitip duran, ama Adile Naşit’in Mürüvvet Sim’in kafasına döktüğü dolmaları öncesinde epey bir tırtıklama şansı yakalayabilen babam için set ortamının unutulmaz bir deneyim olması pek şaşırtmadı tabii ki. Hababam serisinde yer alan Domdom ve Faruk amcalarım ve hatta Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı’da (1976) diyaloglu veya figüran rolleriyle yer alan dedem ve babaannem sayesinde Ertem Eğilmez, Orhan Aksoy, Sadık Şendil gibi isimleri çalışma ortamında görme şansı yakalayan babam sayesinde ben bile sinemanın hayat ile iç içe geçtiği o günlere gittim sanki biraz. Babamın çekimler hakkında ilk söylediği, aslında zaten izlerken de hissedebildiğimiz aile, arkadaşlık, dostluk ilişkileri oldu elbette. Oyuncuların çoğunun o zamanlar amatör olmasından belki de, filmde gördüğümüz birçok şeyin nasıl da gerçeğe yakın deneyimler doğurduğundan bahsetti. Babannem girdi tabii lafa hemen: “Ahmet (Arıman), Oya (Aydoğan) falan çok yakın arkadaşlardı, hepsi bize gelip kaldılar çok.” Gerek Hababam serisinden gerekse de diğerlerinden nasıl yakın arkadaşlık, aile bağları kurulduğunu öğrendim ve sanki ailem gerçekten de daha da büyüdü o an. Arzu Film’in arka arkaya çıkardığı Bizim Aile, Aile Şerefi (1976) ve Gülen Gözler (1977) gibi aile filmleri – ki zaten bu filmlerin hem oyuncu kadrolarının, hem de Ertem Eğilmez, Orhan Aksoy, Sadık Şendil ve Melih Kibar gibi isimlerin dokunuşlarının yarattığı benzerlikler onları bu kadar karıştırmamıza neden olur – bir anda popüler olmuş ve Yeşilçam’ın unutulmazları arasına girmiştir. Babam da bu kurmaca ailenin gerçekten bir aileye dönüştüğünü söyledi: “Sanki gerçekten bir aile vardı, beraber gülüyorlar, zaman zaman tartışıyorlar ama beraber direniyorlardı bir şeylere, ve bir kamera onları sadece takip ediyordu.” Biz de izlerken gerçekten ailemiz belleyip kavga ettiklerinde sanki evimizin için kendi anne babamız kavga ediyor gibi korkmadık mı? O zaman benim de Neşeli Günler’e tekrar bakarken ele almam gereken ilk konu  kendini veriyor: Neden aile filmleri bizim için bu kadar önemli?

neseli-gunler-3-filmloverss

Neşeli Günler: Önce Aile

Yeşilçam’da ve hala önemine dair güzellemeler gördüğümüz mahalleye bir uğrayalım öncesinde. Mahalle, dış dünyaya karşı bir koruma kalkanı, aidiyetlik duygusunun yoğun olarak deneyimlendiği en küçük yapı ve güvenin alanı olarak betimlenmiştir. Göçle beraber mahalleye dışarıdan gelenler, ekonomik bunalımların sokağa yansımaları, siyasi çatışmalar ve kentleşme yoğunluğu yüzünden bu yapay güven duygusunun yerini bir kaos ortamı almış; modernizm, komşuluğa ve geniş aile ilişkilerine darbe vurmuş; kimlik mahalle üzerinden değil artık doğrudan evin, ailenin üzerinden kurulmaya başlanmıştır. Bu gidişatın elbette sinemada da izleri görülür ve Neşeli Günler tam da bu eve, aileye çekilmenin yavaştan başladığının göstergelerindendir. Dışarısı zaten bu denli tekinsizken, başımıza gelebilecek en kötü şey, ailenin sarsılmasıdır der film bize. Bu yüzden ana çatışma da, sorunların kaynağı da ailenin parçalanmış oluşudur ve Melih Kibar’ın ağlatan melodilerinin işaret ettiği çözüm kardeşlere sarılmak, hem anne hem de babanın çatısını kurduğu aileyi bir araya getirme çabasıdır. Modernizme karşı sığınağımızdır ev, tutunulacak tek daldır, bütün, güvende ve rahat hissedebileceğimiz tek yerdir ve bu onu daha da kutsal kılar. Aile elbette aynı aidiyet ve kimlik belirten üst kurumlar için bir temsil görevi de görür, neticede tanımı gereği toplumun en küçük birimi, sosyalleşmenin başladığı yerdir. Bu yüzden bir geriye dönüş vardır, ilk katmanı korumaktır artık nihai görev. İçeriyi dışarıya karşı savunmaya geçebilmek için, çekirdeği sağlamlaştırmak gerekliliği öne çıkar. İşte Neşeli Günler bu nedenle bizi hak yiyen zengine karşı savunan bir Yaşar Usta’ya sahip olmamasına rağmen bu kadar duygulandırır, çünkü nostalji hissi uyandırır. Babamın da konuşmasını bitirirken ‘eskiden her şey neşeliydi’ sonucuna varması bundandır. Kaybettiğimiz, uçurumun kenarında olduğunu hissettiğimiz her şeyi temsil eder Neşeli Günler’in çatışması, ne olursa olsun işlerin tatlıya bağlanabildiği, ailenin kutsallığının kendi içindeki sorunu bile alt edebildiği ve dışarıya karşı da direnç kazandığı o ‘neşeli günlere’ götürür bizi ve bu umudu da şimdi için aşılar en sonunda. Çünkü modern insanın bu nostaljiye, sözde masumiyetiyle idealizasyon ışıkları saçan geçmişe dönmeye ihtiyacı vardır, bayramlarda yapılan eski aile güzellemeli reklamlar da bundandır, dizilerin hep ana konusunun aile olması da. Benim dahi Neşeli Günler’e döktüğüm her gözyaşı aslında bugünü kaldıramayışımın, gerçekçilikten kopmuş bakışımın ve kendimle mantık düzeyinde çok çelişsem de söküp atamadığım aidiyet ve bütünlük arayışlarımın bir göstergesidir nihayetinde. Bu yüzden bu kadar güzeldir Yeşilçam’ın sorunlarını görmezden gelmeye çalıştığımız hikayeleri ve hiçbir zaman eleştirmeye kıyamayız ne onu ne de bu aileleri, çünkü gerçeğin sancılarına karşı altına sığındığımız en ‘tatlı’ savunma mekanizmamız oluvermişlerdir.

Zeynep’in (Oya Aydoğan) annesine ‘ayrıldığınızı kimseye söyleyemedim, sen anlamazsın çocuklar çok utanır bundan’ demesi ve Saadet’in bunu gerçekten anlayamamasıdır asıl problemi filmin. Çünkü iki anlaşamayan insanın boşanmasından daha doğal – ve sağlıklı – bir şey olamaz, fakat ‘aile kurumunun’ kutsallığına bu karşı çıkış sanki kimliksiz çocuklara sebebiyet veriyormuş gibi bir felaket olarak temsil edilmiştir. Anne ile babanın bu ‘modern’ ayrılışı aslında büyük bir tehlikedir ‘tutunduklarımız’ için. Tıpkı Ziya’nın vurdumduymazlığı ve işgüzarlığı ile ailenin bir araya gelişine yardımcı olmaktan ziyade köstek olmasının arkasında yatan, tam da çıkarlarını gözeten bir adam olarak modern hayata uyum sağlamasının yarattığı tehlike gibi. Çocukların, her ne kadar yetişkin olsalar da anne ve baba figürlerine beraber ihtiyaç duyması temele konulmuştur. Kazım ve Saadet’in ‘hem ana hem baba oluşları’ ön plana çıkartılmışsa da bir gereklilik olarak, gerçek ‘ihtiyaçları’ karşılayamamış ve bir yoksunluğa, bütün olamamaya sebep olmuştur çocuklarda. Her ne kadar bir yoksunluk olarak çizilmiş ve cinsiyet rolleri altında belirtilmişse de, bu anne ve babanın tek başlarına çocuk büyütebilmeleri, Adile Naşit’in karşısında bağıran adama karşı kafa tutuşunun verdiği güçten sonra filmin en güzel yanlarından biri bana kalırsa. Çünkü aile kurumunu devam ettirme zorunluluğu hissetmeyerek bir nevi güçlü bir başkaldırı örneği gösterirler. Fakat belirttiğim gibi, zaten filmin çatışma olarak ortaya koyduğu tam olarak da budur.

neseli-gunler-4-filmloverss

Muhallebici köşesinde ortak eski sevgililerinin bir erkek tarafından tokatlanmasına gülen gözlerle bakan kardeşleri hiçbir zaman affedemeyeceğim, fakat bunu meşru kılmayacaksa da, aile içindeki kavgayı beyazperdeyi taşımasını, boşanmayı masaya yatırışını ve aslında trajikomik bir şekilde ‘sahi neydi bizim alıp veremediğimiz’ diye tekrar evlendirdiği çiftine sonsuz bir mutluluk vaad etmediği için takdir edebilirim Neşeli Günler’i. Ailenin kutsallığını korur korumasına da, ‘mutlu son’ ile kandıramaz seyircisini hemen, çünkü biz onları her zaman sirke ve limon altına gizlenen çok gerçekçi ve insani çatışmaları ile hatırlayacağız ve kökünden sorunlu bir yapıyı trajikomik bir şekilde yine aynı sorunlu temel ile kurtarmaya çalışmalarına içli içli güleceğiz. İşte böyle güldürüsü altında inanılmaz çelişkiler ve çatışmalar yaratan, bir öyle bir böyle hisler uyandıran bir filmdir Neşeli Günler, en azından benim için. Biraz tatlıya bağlayarak kapatmayı, hem kendim hem de sizler için bir borç bilirim. Bu yüzden ilk soruma geri döneceğim: Bu turşu limonla mı güzel yoksa sirkeyle mi? Amaç taraf seçmek değil, orta yolu bularak aileyi yüceltmek diyor bize film, ama sirkeye olan düşmanlığım beni ister istemez Münir Özkul’un evine, amcamın yanına gönderiyor.  Bekleyebileceğiniz gibi sinemaya olan bağımı ailemin Yeşilçam sokağında attıkları tura bağlayamayacağım, fakat şu an bunun güzelliğini biraz daha anlar gibi hissediyorum. Keşke zamansız kaybetmemiş olsaydık da, size onun da sözlerini taşıyabilseydim, fakat en azından Yeşilçam’a duyduğumuz saygının onu da bir bakıma ölümsüz kılmış olmasına sevinebiliyorum.

Yönetmen: Orhan Aksoy

Senarist: Sadık Şendil

Yapımcı: Ertem Eğilmez

Müzik: Melih Kibar

Görüntü Yönetmeni: Erdoğan Engin

Stüdyo: Arzu Film

Yapım Yılı: 1978

Oyuncular: Münir Özkul, Adile Naşit, Şener Şen, Ayşen Gruda, Oya Aydoğan, Mürüvvet Sim, Ahmet Sezerel, İhsan Yüce, Feridun Şavlı, Ahmet Arıman, Yaman Coşkun, Tamer Şahin, Necati Aslan

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi