Geçtiğimiz yıl !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali’nde “Keşif” Ödülü’nü kazandığı Ağustos Esintisi – Ventos de Agosto ile adını duyuran Brezilyalı yönetmen Gabriel Mascaro, yeni filmi Neon Boğa – Neon Bull ile kendi sinema dilini geliştirmeye devam ediyor. Eski köye yeni adet olarak tanımlayabileceğimiz bu sinema dili, biraz da Güney Amerika sinemasının üstüne yapışan Üçüncü Sinema ve emek-toprak temalı filmlere ait unsurları ters yüz etmenin peşinde. Toplum içerisinde az paraya yoğun emek üreten bireyleri ele alan Mascaro, buna karşın bu emeğin nasıl üretildiğinden ziyade bireylerin kendi iç dünyalarına sezgisel bir yaklaşımda bulunuyor; onları, üzerlerine yüklenen klişe rollerden arındırıyor. Bunu da oldukça dingin, stilize ve rüyaya yakın bir sinema dili ile gerçekleştiriyor.

Neon Boğa’da boğa bakıcısı Iremar ile onunla aynı ekipte yer alan Galega, Zé ve Caca’nın öyküsü anlatılıyor. Iremar kendi mesleği dışında başka bir tutkuya daha sahip: Kadın modası. Çöplerin içerisinden renkli kumaşları, ipleri topluyor ve yine çöpün arasında bulduğu cansız mankenlerin üzerinde deniyor. Galega da rodeolar arasında grubun şoförlüğünü üstlenmenin yanı sıra Iremar’ın kendisi için hazırladığı ilginç tasarımlarla dans şovları yapıyor.

Aslında filmin uzun uzun konusundan ya da akışından bahsetmeye gerek yok, zira Mascaro’nun amacı da bize dramatik bir öykü sunmak değil. Hatta yönetmen izleyicinin öyküdeki gelişmelere odaklanmasını istemiyor, daha çok mizansenlerin kendi başlarına oluşturduğu anlamların, hissiyatın peşinde. Karşımızda oldukça durağan bir anlatım var ve dikkatimiz özellikle insan-doğa ilişkisi üzerine çekiliyor. Filmde doğa; insan tarafından bilgi aracılığıyla müdahale edilen, düzenlenen ve yönetilen bir alan değil. Sömürülen hiç değil. Zaten Üçüncü Sinema’da görmeye alışık olduğumuz kapitalizme ve onun doğa-insan ikiliğine yönelik bir eleştiri de yok. Tersine filmde doğanın tekliği sunuluyor. Iremar’ın doğayla ve boğalarla olan ilişkisi, ilk andan itibaren farklı kategorileri ortadan kaldırıyor; roller birbirine giriyor. Galega’nın bir at kafasıyla dans ettiği, rüyaya benzer sekanslar ile Iremar’ın kendisini boğayla özdeşleştirmesi de bu yönde tercihler olarak ortaya çıkıyor. İnsan ve doğa arasındaki maddesel ilişki yok sayılıyor. Karakterler doğa içerisinde hiç olmadıkları kadar özgür kalıyorlar. Mesela Galega’nın şehirden dantelli iç çamaşırı alması, kızı Caca’nın gözünde, basit bir ahlaki çıkarım sonucu fahişelik ile bir tutuluyor. Fakat Galega’nın kendisini ait hissettiği doğadaki özgürlüğü –ki bir erkekle olan evliliğinden, yani belirli ve içselleştirilmiş kurallara olan bağlılığından kurtulmuş olduğu söylenebilir- onu yeni deneyimlerden uzak tutmuyor. Bu nedenle gecenin karanlığında açık arazide sevişmesi, genital bölgesine ağda yapması vb. gibi durumlar da kendi içerisinde doğal bir görünüm kazanıyor. Iremar karakterinin özgünlüğü ise çok daha ağır basıyor; sıradan bir boğa bakıcısı olmasının ötesinde marka parfümler kullanması ve modayı bilmesiyle övünen Iremar, filmin en ilginç sahnelerinden birinde damızlık bir atın boşalmasını sağlıyor. Sonrasında parfüm satıcısı hamile bir kadınla girdiği ilişkinin de filmin 15-20 dakikalık bir bölümünde, bir masa etrafından dönen kamerayla neredeyse bir ritüel olarak verilmesi de iki sahne arasında bir paralellik kurmamızı mümkün kılıyor. Klasik cinsiyet rollerinin dışına çıkılarak toprak, ter, koku ve meni üzerinden klasik hazlar yerleri bir ediliyor; neredeyse bir belgeselci edasıyla, bir topluluğun içine giren kamera gözlem yapıyor.

Neon Boğa: Genel Geçer Yargıların Ötesinde Bir Sinema

Mascaro’nin sineması şüphesiz ki benzersiz bir deneyim sunuyor, fakat film de bu deneyimin ötesinde bir şey sunmakla ilgilenmiyor. En azından bir noktadan sonra dikkatimin filmden koptuğunu itiraf etmeliyim. Çünkü yönetmenin serpiştirdiği temalar ile anlatımı bir doyuma ulaşırken, aşırılıklara dayalı anlatım ve izleyiciyi bildiklerinin ötesinde şok etme stratejisi bayatlıyor. Bu noktada bazı sahnelerin gerçekten filme katkısı için mi yoksa sadece yapılabildiği, söylenebildiği ve gösterilebildiği için mi eklendiği sorusu ortaya çıkıyor. Tüm bu çaba, çarpıcı olmaktan çok dinginlik ve sıradanlık ile sunulan anlatımın etkisini biraz kaybetmesi ile sonuçlanıyor.

Yine de Mascaro’nun sineması, “beğenmek ya da beğenmemek” gibi subjektif yaklaşımların ötesindeki değerlere hitap ediyor; “hissetmek ya da hissetmemek, işte bütün mesele bu” diyor. Sırf bu heyecan verici bakış açısı bile yönetmenin sonraki filmlerini beklemek için bize sabır veriyor.

Geçtiğimiz yıl !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali’nde “Keşif” Ödülü’nü kazandığı Ağustos Esintisi – Ventos de Agosto ile adını duyuran Brezilyalı yönetmen Gabriel Mascaro, yeni filmi Neon Boğa – Neon Bull ile kendi sinema dilini geliştirmeye devam ediyor. Eski köye yeni adet olarak tanımlayabileceğimiz bu sinema dili, biraz da Güney Amerika sinemasının üstüne yapışan Üçüncü Sinema ve emek-toprak temalı filmlere ait unsurları ters yüz etmenin peşinde. Toplum içerisinde az paraya yoğun emek üreten bireyleri ele alan Mascaro, buna karşın bu emeğin nasıl üretildiğinden ziyade bireylerin kendi iç dünyalarına sezgisel bir yaklaşımda bulunuyor; onları, üzerlerine yüklenen klişe rollerden arındırıyor. Bunu da oldukça dingin, stilize ve rüyaya yakın bir sinema dili ile gerçekleştiriyor. Neon Boğa’da boğa bakıcısı Iremar ile onunla aynı ekipte yer alan Galega, Zé ve Caca’nın öyküsü anlatılıyor. Iremar kendi mesleği dışında başka bir tutkuya daha sahip: Kadın modası. Çöplerin içerisinden renkli kumaşları, ipleri topluyor ve yine çöpün arasında bulduğu cansız mankenlerin üzerinde deniyor. Galega da rodeolar arasında grubun şoförlüğünü üstlenmenin yanı sıra Iremar’ın kendisi için hazırladığı ilginç tasarımlarla dans şovları yapıyor. Aslında filmin uzun uzun konusundan ya da akışından bahsetmeye gerek yok, zira Mascaro’nun amacı da bize dramatik bir öykü sunmak değil. Hatta yönetmen izleyicinin öyküdeki gelişmelere odaklanmasını istemiyor, daha çok mizansenlerin kendi başlarına oluşturduğu anlamların, hissiyatın peşinde. Karşımızda oldukça durağan bir anlatım var ve dikkatimiz özellikle insan-doğa ilişkisi üzerine çekiliyor. Filmde doğa; insan tarafından bilgi aracılığıyla müdahale edilen, düzenlenen ve yönetilen bir alan değil. Sömürülen hiç değil. Zaten Üçüncü Sinema’da görmeye alışık olduğumuz kapitalizme ve onun doğa-insan ikiliğine yönelik bir eleştiri de yok. Tersine filmde doğanın tekliği sunuluyor. Iremar’ın doğayla ve boğalarla olan ilişkisi, ilk andan itibaren farklı kategorileri ortadan kaldırıyor; roller birbirine giriyor. Galega’nın bir at kafasıyla dans ettiği, rüyaya benzer sekanslar ile Iremar’ın kendisini boğayla özdeşleştirmesi de bu yönde tercihler olarak ortaya çıkıyor. İnsan ve doğa arasındaki maddesel ilişki yok sayılıyor. Karakterler doğa içerisinde hiç olmadıkları kadar özgür kalıyorlar. Mesela Galega’nın şehirden dantelli iç çamaşırı alması, kızı Caca’nın gözünde, basit bir ahlaki çıkarım sonucu fahişelik ile bir tutuluyor. Fakat Galega’nın kendisini ait hissettiği doğadaki özgürlüğü –ki bir erkekle olan evliliğinden, yani belirli ve içselleştirilmiş kurallara olan bağlılığından kurtulmuş olduğu söylenebilir- onu yeni deneyimlerden uzak tutmuyor. Bu nedenle gecenin karanlığında açık arazide sevişmesi, genital bölgesine ağda yapması vb. gibi durumlar da kendi içerisinde doğal bir görünüm kazanıyor. Iremar karakterinin özgünlüğü ise çok daha ağır basıyor; sıradan bir boğa bakıcısı olmasının ötesinde marka parfümler kullanması ve modayı bilmesiyle övünen Iremar, filmin en ilginç sahnelerinden birinde damızlık bir atın boşalmasını sağlıyor. Sonrasında parfüm satıcısı hamile bir kadınla girdiği ilişkinin de filmin 15-20 dakikalık bir bölümünde, bir masa etrafından dönen kamerayla neredeyse bir ritüel olarak verilmesi de iki sahne arasında bir paralellik kurmamızı mümkün kılıyor. Klasik cinsiyet rollerinin dışına çıkılarak toprak, ter, koku ve meni üzerinden klasik hazlar yerleri bir ediliyor; neredeyse bir belgeselci edasıyla, bir topluluğun içine giren kamera gözlem yapıyor. Neon Boğa: Genel Geçer Yargıların Ötesinde Bir Sinema Mascaro’nin sineması şüphesiz ki benzersiz bir deneyim sunuyor, fakat film de bu deneyimin ötesinde bir şey sunmakla ilgilenmiyor. En azından…

Yazar Puanı

Puan - 68%

68%

Mascaro’nun sineması, “beğenmek ya da beğenmemek” gibi subjektif yaklaşımların ötesindeki değerlere hitap ediyor; “hissetmek ya da hissetmemek, işte bütün mesele bu” diyor.

Kullanıcı Puanları: İlk sen puanla!
68
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi