“Üzüntüm, benden tek kelimeyle gerekirse altına imzamı koyacağım ciddi ve gerçeklikte senaryo istememeleridir.”                                                                                                                                                                                        Nazım Hikmet

Hâlâ yaşayan bir vatan haini, karlı kayın ormanlarında yürüyen bir gece gezgini gibi dolanır durur aramızda. Memlekete de, ilk sevdamıza da onunla açtık gözlerimizi. Onun manzaraları dünya döndükçe besleyecek yaşam çiçeğimizi. Gözlerini 1902’de açan bir dünya vatandaşından bahsediyorum, Nazım Hikmet Ran. Tüm hayatı boyunca tutkunu olduklarının bir adım ötesinde yaşamak zorunda bırakılan, rüzgarda salınıp duran sürgün edilmiş bir ruhtan.

Türk şair, oyun yazarı, romancı ve anı yazarı diyorlar. Bir an için kendisine sorsak tüm kimliklerinden soyunmak isteyen bir insanla sohbet ediyor olma ihtimalimi düşünüyorum ve tüm olasılıklar bana yaptıklarıyla hayata kafa tutan Nazım’ı hâlâ tanımadığımı söylüyor. Tanımıyorum çünkü acısı acım olan ve yeniden doğurmak istediğim Nazım’la ilgili beni oldukça şaşırtan yeni bir şey öğrendim bugün: Siyasi düşünceleri yüzünden defalarca tutuklanmış ve hayatının önemli bir bölümünü parmaklıklar ardında yaşamış olan Nazım Hikmet’in Türk sinemasının en zor dönemlerinde çekilen filmlerin çoğunda izi olan bir sinema sanatçısı, senarist ve yönetmen olduğu gerçeğini…

 Nazım Hikmet ve Sinema

Memleketimden İnsan Manzaraları’ndan Saman Sarısı’na kadar birçok şiirinde sinemanın anlatım ve kurgu yönteminden yararlandığını kolaylıkla fark edebileceğiniz bu yeryüzü şairi, ilk filmini 19 yaşında Moskova Meydanı’nda bir sinemada izlemiş. “Açlık… Açlık… Açlık…” (Golod, 1921, yön: Aleksandr Ivanov-Gai) adlı 35 dakikalık belgesel, onu hem sinema ile tanıştırmış, hem de şiir anlayışının sinemasal bir vurguyla şekillenmesine olanak tanımış. Okuduğum ilk andan beri beni karlı kayın ormanlarının arasında bırakan dizelerinin çekim kuvvetine böylesine mantıklı bir açıklama getirmek beni rahatlatmadı desem yalan olur. Ruhu, Mayakovski’nin ruhuyla dans eden bu gezgin, Cumhuriyet’in ilanından hemen sonra çok sevdiği vatanına döndüğünde babası Süreyya Sineması’nın müdürlüğünü yapmaya başlamış (1923-24). İnandıkları uğruna mücadele veren ve tutkusunu en umutsuz olduğu anda bile yitirmeyen, üstelik her koşulda bu tutkuyla üretmeye devam eden bir evladın babası olarak hiç de yadırgamayacağımız Hikmet Bey, bu dönemde Le Courrier du Cinema (Sinema Postası) adlı Osmanlıca – Fransızca bir dergi çıkarmak için kolları sıvamış. Film tanıtımlarına, sinema haberlerine, eleştiri yazılarına yer vereceği bu dergide oğluyla birlikte çalışmak istese de çok geçmeden başlayan yeni soruşturmalar ve tutuklamalar nedeniyle Nazım tekrar sürgün edilmiş ve Sovyetler Birliği’ne gitmek zorunda kalmış. İstiklâl Mahkemesi’nde açılan davada on beş yıla mahkum edilen genç adam, o günlerde yolu Moskova’ya düşen sinemamızın mihenk taşı Muhsin Ertuğrul’un iyi bir şekilde ağırlanmasını sağlayarak burada çektiği Spartakus (1926) filmine bir şekilde yardımcı olmuş.

nazim-hikmet-sinema-filmloverss

Yıllar sonra Nazım’ın babasının öldüğü günlerde (1932) yolları tekrar kesişen Ertuğrul, yazarlık yeteneğini çok beğendiği genç adamdan iki piyes istemiş ve bu ziyaret ve istek, Nazım’ın sinemayla yeniden bağ kurmasını sağlamış. Kafatası ve Bir Ölü Evi piyeslerini yazan Nazım, Ertuğrul’un isteği üzerine İpek Film’in Türk sinemasının ilk ulusal Kurtuluş Savaşı filmi özelliği taşıyan projesi Bir Millet Uyanıyor’un (1932) reji asistanlığını üstlenerek sahalara adım atmış. Seslendirme yönetmeni olarak çalıştığı bu filmden sonra 1933 yılında İpekçiler’in kurduğu ilk sesli film stüdyosunda Türkçe dublaj çalışmalarının yönetmenliğini üstlenen Nazım Hikmet, aynı yıl Muhsin Ertuğrul’la iş birliğini sürdürerek “Karım Beni Aldatırsa” filminin senaryosunu yazmış. Sinemamızın tek adam döneminde çekilen yedi filmin beşinde senaristlik yapan Nazım, ne yazık ki siyasi sebeplerden ötürü Mümtaz Osman mahlasını kullanmak zorunda kalmış. Yine aynı sene, Düğün Gecesi (Kanlı Nigar) filminin senaryosunu yazmakla yetinmeyip yönetmen koltuğuna oturan Nazım Hikmet, birçok sinema öğrencisinin ve meraklısının ilk dönem Türk sinemasını incelerken sıklıkla karşılaştığı Aysel Bataklı Damın Kızı, Leblebici Horhor Ağa gibi önemli filmlerin senaristliğini üstlenmiş. Burada bir parantez açmak istiyorum. Bir sinema öğrencisi olarak aldığım eğitimde öğrenmedim bunları. O yüzden Nazım’ın kimilerine göre vatan hainliğine devam ettiği bir ülkenin, belki de geçirebileceği en karanlık günlerinde kaleme aldığım bu yazıyı yazarken iliklerimde hissettiğim acıyı tarif etmek zor. Evrim teorisi ve büyük patlamanın müfredattan çıkarıldığı haberlerinin tartışıldığı bir dönemde, maruz kaldığımız algı yönetimi ve hafıza kaybının boyutları da algılayabileceğimiz düzeyi çoktan geçti üstelik. Sözleri Ülkü Tamer’e ait bir Zülfü Livaneli bestesini hatırlatarak kaldığım yerden devam edecek olursam, bizim için güneş toplayan Nazım Hikmet’in senaristliği ve yönetmenliğini üstlendiği ikinci filmin Güneşe Doğru (1937) olduğunu karanlığa direterek hatırlatmakta fayda var. Sinemanın, tiyatronun gölgesinde kaldığı yıllarda ciddi bir farkındalık yaratan Güneşe Doğru, içimizi motorları maviliklere süreceğimiz günlerin özlemiyle dolduran oldukça önemli bir iş birlikteliği.

Tüm bu çalışmaları sürerken yakasını bir türlü bırakmayan devlet, açtığı davalarla 1938 yılında onu uzun sürecek bir mahkumiyete hapsetse de elbette hayatının her anında yazan ve üreten bir insan için hiçbir demir parmaklık fikir ve ifade özgürlüğüne engel değildir. Hapsedildiği ve çok sevdiği vatanının topraklarından kilometrelerce uzakta hayran kalınası bir aşkla kalemine sarılmaya devam eden Nazım Hikmet’in, Hollywood sinemasına ve sinemamızın Hollywood uyarlamalarına karşı olması, onun gerçekliğe verdiği önemi vurguladığı gibi sansüre ve baskılara karşı duyduğu üzüntüyü de yazının ilk cümlesine dönerek kendi ifadesinden görebilirsiniz.

Son olarak, düşüncenin ve sanatın varlığıyla rahatsız olanların bilmemizi istedikleriyle yetindiğimiz ve izin verdikleri kadar yaşadığımız bu zor yıllarda, Haziran gecelerini ölümle değil, Nazım’ın ölüme direnişiyle hatırlayın. Dünya döndükçe varoluşunu kutluyorum Nazım.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi