Matt Damon’ın başrolünde yer aldığı, Ridley Scott’ın yeni filmi The Martian 2 Ekim’de vizyona giriyor. Yapım aşaması boyunca NASA’nın desteklediği The Martian, film boyunca yaptığı “NASA güzellemesi” ile birçok tartışmanın odağında yer alacak gibi duruyor. Peki, The Martian’ın yapmaya soyunduğu şey basit bir NASA övgüsü mü, yoksa yakın zamanın en büyük viral kampanyalarından biriyle mi karşı karşıyayız?

2013 yılında Alfonso Cuarón’un çektiği Oscar ödüllü film Gravity ve 2014 yılında Christopher Nolan’ın kotardığı Interstellar, uzay temalı bilimkurgu filmlerini sinema çevrelerince yapılan tartışmaların odağına getiren yapımlar oldu. Ridley Scott’ın 2 Ekim’de vizyona girecek yeni filmi The Martian ise bu konudaki tartışmaları yeniden alevlendirecek gibi duruyor. Fakat The Martian’ın bir uzay filmi olarak ele aldığı olayların bilimsel doğruluğundan daha fazla tartışılacak bir yanı daha var: Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (Bildiğimiz adı ile NASA)’nin büyük reklam stratejisindeki yeri.

Matt Damon’ın, iptal edilen bir görev sırasında geçirdiği kaza sonucu Mars’ta yalnız başına kalan bilim insanı Mark Watney’yi canlandırdığı The Martian, ilk bölümünde Watney’nin imkansızı başarmaya çalışarak Mars’ta hayatta kalma çabasına odaklanırken ikinci bölümü ile çok daha farklı bir noktaya evriliyor. Watney’nin NASA ile irtibat kurma aşaması ve kendisinin kurtarılması için NASA tarafından başlatılan “kurtarma operasyonu” ile birlikte The Martian’ın adeta bir NASA güzellemesine büründüğünü söyleyebiliriz. Evet, bunları söylemek için filmi izlemeye gerek yok bile, zira filmin tanıtım aşamalarında NASA’nın The Martian’a olan desteği bilinen bir gerçekti. Hatta, filmin tanıtımı adına ünlü astrofizikçi ve Cosmos dizisinin sunucusu Neil deGrasse Tyson’a bir viral video bile çektirilmişti:

Filmi izlediğimizde ise NASA’nın The Martian ile olan ilişkisinin basit bir destekten fazlası olduğuna şahit olduk. Öyle ki, NASA’nın The Martian ile uyguladığı reklam stratejisi ile son zamanların en büyük viral kampanyalarından birine imza attığını söyleyebiliriz. The Martian’ın ikinci bölümünün; NASA’nın ne kadar şeffaf, insan hayatına önem veren, büyük bir amaca ulaşmak adına belli başlı değerleri olan bir kurum olduğunun altını çizmesiyle geçtiğini tekrar hatırlatarak uygulanan reklam stratejisindeki büyük resme geçelim.

The Martian’ın vizyon tarihi pek çok ülkede haftalar öncesinden 2 Ekim olarak belirlenmiş ve bilimkurgu meraklıları filmi beklemeye başlamıştı. NASA da özellikle Eylül ayının ikinci yarısında Mars ile ilgili önemli açıklamalar yapacağının sinyallerini vermeye başlamıştı. Açıklamanın tarihini beklenenden öteye alan NASA, merak uyandıran açıklamayı 28 Eylül itibarı ile nihayet yaptı: Mars’ta akış halinde olan suyun bulunduğuna dair güçlü kanıtlara erişilmişti. Bu gelişme de kızıl gezegende bazı hayat formlarının olma olasılığını arttırıyordu. Bu çok önemli açıklamanın bir süre ertelenerek The Martian’ın vizyona gireceği hafta içerisinde yapılması pek çok kişinin dikkatini çekmişti. Başta kulağa komplo teorisi gibi gelebilecek bu durum, The Martian’ın yönetmeni Ridley Scott’ın yaptığı açıklamalar ile aydınlandı. Scott, Mars’ta suyun bulunduğuna dair kanıtların olduğu fotoğrafların kendisine yaklaşık iki ay önce NASA tarafından gösterildiğini söyledi. Scott’ın bu açıklaması, NASA’nın bu önemli gelişmeleri çok önceden keşfettiğine fakat dünya tarafından heyecanla karşılanan bu bilgileri The Martian’da empoze edilmeye çalışılan “şeffaf ve bilimsel etiğe sahip” tutumunu hiçe sayarak büyük bir PR kampanyasına dönüştürdüğü filmin vizyona gireceği hafta açıklamaya karar verdiğine dair en büyük delil oldu. Öyle ki, The Martian’ın başrolünde yer alan Matt Damon bile filmdeki karakteri Watney olarak NASA’nın Mars’ta su bulması ile ilgili viral video yayınladı:

https://vimeo.com/140806308

Tüm bu bilgiler ışığında NASA’nın The Martian gibi bir gişe filmini görüp görebileceğimiz en büyük reklam kampanyalarından birine çevirmesi -son derece şüpheli tesadüflere inanmıyorsanız- akla en yatkın teori konumuna yükseliyor. Peki NASA The Martian için neden bu denli büyük bir reklam stratejisi uyguluyor? NASA’nın desteklediği, içeriğinde NASA’ya methiyeler düzen; kısacası NASA’nın bir PR ürünü olan The Martian’ı gündemde tutmak ve film için büyük bir viral kampanyası düzenlemek, NASA’nın yatırım yaptığı bir üründen üst seviye bir verim alması demek olduğu için. Buradan başlıkta sorduğumuz önermeye gelirsek: NASA mı The Martian’ın reklamını yapıyor, The Martian mı NASA’nın? Cevap basit, her iki durumdan da faydalanan NASA oluyor.

Yukarıda NASA’nın The Martian ile uyguladığına inandığım reklam kampanyası ile ilgili fikirlerimi aktarmaya çalıştım. Bu konu özelinde, basın gösteriminde filmi beraber izlediğimiz FilmLoverss Genel Yayın Yönetmeni Utku Ögetürk, Editörlerimizden Melike Ölker, filmin eleştirisini yazan yazarımız Kerem Duymuş ve FilmLoverss yazarı Gözde Hatunoğlu’nun konuyla ilgili fikirlerini aşağıdan okuyabilirsiniz.

Utku Ögetürk: NASA’nın Şeffaf Olması Dev Bir Yalan

NASA’nın “Mars’ta su bulduk” açıklamasının, The Martian’ın vizyonundan hemen önce gerçekleşmiş olması birçoğumuzun aklına bu da “The Martian’ın PR çalışmalarından biri olabilir mi?” sorusunu getirdi. Filmi izlemeden önce bu konu herkes için sıradan bir komplo teorisiyken filmden sonra bunun bir komplo teorisi değil, karşılıklı çıkar ilişkisine dayanan bir reklam kampanyası olduğu düşüncesi ağır basmaya başladı. Aslında karşılıklı çıkar ilişkisi demek de pek mümkün değil zira, burada reklamı yapılan The Martian’dan ziyade NASA. Film, 120 dakika boyunca NASA güzellemesi yaparak, NASA’nın nasıl “mükemmel” nasıl “müthiş” bir kurum olduğunu anlatma misyonunu üstleniyor.

21164744163_b5c2815fe9_z

Amerika’nın ısrarla Dünya üzerinde egemen devlet olduğunu belirtmek amacıyla NASA’yı bu kadar öne çıkarma çabası son derece gereksiz ve artık kabak tadı vermeye başladı. NASA, Starbucks gibi ürünlerini pazarlamak amacıyla kurulmuş, ticari faaliyet yürüten bir firma değil, olmamalı – Ne kadar da Amerikanvari kapitalist bir tavır. Bu noktada NASA’yı değerlendirirken bilimsel açıdan değerlendirmek gerekiyor ve ne yazık ki bilimsel açıdan değerlendirildiğinde etik olmayan bir durum ortaya çıkıyor. NASA için film boyunca belirtilen “şeffaf” olma durumunun dev bir yalan olduğunu 7 yaşındaki çocuk dahi biliyor. Durum böyleyken filmin seyirciyi NASA’nın son derece şeffaf bir kurum olduğuna inandırmaya çalışması The Martian’ın inandırıcılığını tamamen kaybetmesine yol açıyor. Dahası The Martian, film olmaktan çıkıp Acun’un kendi oynadığı tanıtıcı reklamları anımsatan bir pazarlama yöntemine dönüşüyor.

Şunu da eklemek gerekiyor; Apollo projesi ile ABD’nin Ay’a ilk kez ayak bastığı kabul edilse de bu konuda aslında insanoğlunun Ay’a ayak basmadığı, tüm projenin bir aldatmaca hatta bunun Rusların bu konuda boş yere yatırım yapmasını sağlamak amacıyla düzenlenmiş bir plan olduğu uzun yıllardır dilden dile dolaşır. Doğru ya da yanlış, The Martian ile NASA yakınlaşmasını görünce bunun çok da uzak bir komplo teorisi olduğunu söylemek mümkün olmuyor. Bugün NASA bir film aracılığıyla böylesine büyük bir reklam kampanyası düzenleyebiliyorsa pek ala Hollywood’dan dilediği yapımcıya benzer bir çalışma hazırlatarak kendi gerçeklerini yaratabilir, yaratıyor. Bunu ben söylemiyorum, Ridley Scott NASA’nın kendisine 2 ay öncesinde Mars’ta su bulunduğuna dair fotoğrafları gösterdiğini belirterek kendi söylüyor.

Kerem Duymuş: NASA ve Yitirilmiş Gerçeklik

NASA’nın kasıtlı olarak gününü The Martian filminin yayınlanmasına göre ayarladığı keşif duyurusuyla birlikte ayyuka çıkan karmaşık ve karanlık ilişkiler, bilimsel ve sosyopolitik etik meselelerinin yeniden gündeme gelmesine sebep oldu. Haliyle son yaşananlar; NASA’nın gerçeklikle olan çarpık ilişkisini gün yüzüne çıkarmanın yanında The Martian’nın öyle pek de basit ve masum bir film olmadığını açıkça gösteriyor. Bu açıdan aslında The Martian’nın satır aralarında belli belirsiz kendini gösteren söylem, NASA’nın gerçeği nasıl da manipüle ettiğinin bir anlamı olarak karşımızda duruyor.

Film, Mark karakteri üzerinden salt bir bireyselcilik vurgusu üzerinden yaratılıyor. Bu zaten Amerikan tarihinin biyopolitik izleğinin de bir yansıması. Özgürlük savaşı verdikleri İngilizlerin emperyalist ülküsüne karşı olarak ortaya koydukları bu bireyselcilik meselesi, daha sonra Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’nda da her zaman ayağa kaldırılan bir politika olarak yaşamını sürdürdü. Ama işte işin çığrından çıktığı nokta bu bireyselciliğin dönüşümüyle oldu. Tıpkı saatlerce bireyselciliği vurgulanan Mark karakterinin duygusal bir sahnede bir anda insanlık ve Amerika ülküsünden bahsederek yaşamının tek başına değersiz olduğu ama ülkünün baki kaldığı vurgusunda olduğu gibi; aslında bu bireyselcilik esasında hiç de göründüğü gibi bir anlama işaret etmiyor. Buradaki mesele, en temelde tarih boyunca yaratılan ülkülerin birer simülasyon, yanılsama, kurgu olmasından kaynaklanıyor. Bu açıdan örneğin Nazi propaganda filmlerine bakıldığında, Alman ırkının dünyayı yönetme ülküsüne dönük yaptığı ırkçı vurgular çok net görülebilir. Oysa bu ne gerçekte var olan ne de varolacak bir durumdur, yani tamamen kurgudur.

21759670626_d060183bcf_z

Amerikan tarihi boyunca uygulanan biyopolitik izleklere oldukça sert eleştiriler getiren Baudrillard’nın bu durumla ilgili tespiti de bu bahsettiğimiz meseleyle paraleldir. Baudrillard, bireyselcilik vurgusunun –ki salt bir ben olarak gerçek olan odur- yapılan tüm vurgulara karşın temelini yine de bir ülküde bulduğunu söyler. Bu belki Naziler gibi doğrudan ırkçı bir temel değildir ama en nihayetinde yeri geldiğinde ahlaki, hümanist ya da etik gibi aslında hiçbiri gerçek olmayan değerlere dayanır. Bu haliyle de ortaya konan “gerçek” bireyselcilik, üzerinde yükseldiği “sahte” ülkülerle birlikte gerçekliğini tümden yitirir. Daha da kötüsü bu öylesine karmaşık bir ilişkiye dönüşür ki artık neyin gerçek neyin sahte olduğu ayırt edilemez olur.

Yeri geldiğinde sözüm ona halkına özgürlük getirmek için uluslarası kamuoyunun ortak vicdanı –ahlak- olarak sivil insanların üzerine bomba yağdırmanın sahte gerçekliği de işte buradan gelir. NASA’nın, en temelde etik olarak gerçeği dile getirdiğinin film boyunca vurgulanmasının sebebi de bu sahte gerçeklikle ilişkilidir. Nasıl hümanist bir söylem ahlak yanılsaması temelinde faşistçe insanları katlediyorsa; bilimsel gerçeklik söylemi de etik yanılsaması temelinde faşistçe gerçeği manipüle etmektedir. Burada en basit haliyle kendini gösteren şey aslında etik değerlerin yitirilmesi değildir görüleceği üzere. Buradaki esas sıkıntı bu icat edilen yanılsama değerlerin, gerçekliğin zemini olarak kullanılarak gerçeğin tümden yitirilmesine sebep olmasıdır.

Yani aslında The Martian, alışık olduğumuz bir tür filmi olarak her zaman maruz kaldığımız faşistçe söylemleriyle, NASA’nın gerçeklikle hiç de bir bağının olmadığını açıkça ortaya koymuş oluyor. Bu açıdan NASA ile aralarında kurulan girift reklam ilişkisi de aslında yitirilen etik değerlerden ziyade, zaten o değerlerin hiçbir zaman gerçek olmadığını; bizlere gerçeklikten şüphe duymamamız için bir gerçeklik temeli olarak sunulduklarını bir kez daha gösteriyor.

21597758390_ed5e5a0963_z

Melike Ölker: “Tek Güç” NASA!

Ülkenin siyasi çıkarlarının ve tutumlarının da gerektirdiği gibi ABD’nin her konuda olduğu gibi uzay denince de öncülük etiketini üstlenmek istemesini anlamak zor olmasa gerek. Her ne kadar yayınlanan fotoğraflarda bayrağın dalgalanıyor görünmesi gerekçesiyle Ay’a gerçekten insan gönderip göndermediği yıllardan beri tartışılıyor olsa da bu hiçbir zaman çürütülmedi ve hâlâ teori olarak konuşulmaya devam ediliyor. Ancak Amerika’nın karşısındaki tek güç olan Rusya ile ilişkileri ve aralarındaki Soğuk Savaş neticesinde patlak veren bu ilk olma yarışı hâlâ sürüyor diyebilir miyiz? Zira üzerinden yürüttüğü politikası ile uzay çalışmalarında dünyanın tek güçlü mekanizması olan NASA, dün akşam Mars yüzeyinde su bulduklarını duyurdu ve The Martian’ın vizyona gireceği hafta NASA’dan bu açıklamaların gelmesi herkesi ortak paydada buluşturdu: Bunun ne kadarı reklamdı? İzledikten sonra ise film bana çift taraflı bir desteğin olduğunu düşündürdü. “Tek güç” olarak anılan NASA bu nitelemenin yanı sıra yıllarca pek çok itibarsızlaştırılmaya da maruz kaldı. Bu da yeni keşiflere yol alması, yeniden üretmesi ve yeniden sesini yükseltmesi gerektiğine dair çanların çalmasına neden oldu. Birkaç gün boyunca çok önemli açıklamalarda bulunacağını duyuran NASA, The Martian’da amblemini, ismini, namını ve üstün başarısını seyirciye ilmek ilmek aktarırken, önemli açıklamasını da patlatarak yeniden dünyanın gündemine oturdu. Bir diğer mesele ise şu ki Amerikan ulusalcılığını filmde doğrudan görmüyor olsak da yine NASA üzerinden bu güzellemelere bir hayli tanık oluyoruz. Matt Damon’ın canlandırdığı karakter Mark, Mars’ta attığı her adımla “ilk insan” olma özelliğine ciddi bir vurgu yapıyor. Yazının başında da bahsettiğim üzere Amerika’nın özel olarak da NASA’nın tüm bu stratejilerinin dünya üzerindeki ününü canlandırmaya yönelik olması muhtemel görünüyor. Bu sebeple reklama karşılıklı olarak ihtiyaç duyulup bu şekilde yansıtılmış olması çok da ütopik sayılmaz.

Gözde Hatunoğlu: NASA Hem Bu Filmlerin Esin Kaynağı Hem de Bilimsel Danışmanı

Mutlaka Arthur C. Clarke okumuşsunuzdur. Okumadıysanız mutlaka en az bir romanının film uyarlamasını izlemişsinizdir. Diyelim ki ne edebiyat ne de sinema meraklısısınız. O zaman benim yazdığım bu satırların size ulaşmasında katkısı olan teknolojiye katkısı yüzünden bile olsa onu tanımalı ve saygı duymalısınız. Clark’ın yazarlığının henüz ilk yıllarında yazdığı bir öyküden esinlenen bilim insanları iletişim uydusu yapma fikrini geliştirip bugünleri yaşamamızı sağlamışlardır.  Oscar Wilde, sanatın hayatı değil hayatın sanatı taklit ettiğini söylerken belki de bu geleceği tasarlamıştı kafasında.

21598897379_b8e2b3dfb9_z

Bu girişi yapma sebebim Cuma günü tüm dünyayla birlikte ülkemizde de gösterime girecek Ridley Scott filmi The Martian / Marslı. Tam da bu vizyon tarihinden hemen önce NASA tarafından yapılan açıklamalar, su bulundu gibi son derece spektaküler bir haberin servis edilmesi, filmde sürekli NASA’nın adının geçmesi, bir NASA görevi sırasında yaşananların anlatılması gibi biraz göze batan şeyler. Tam anlamıyla bir PR çalışması gibi görünen bu şeyler aslında tam anlamıyla bir PR çalışması zaten. Bilimkurgu sineması tarihine bakarsanız birkaç örnek dışında hemen tüm filmlerin merkezinde NASA’yı görürsünüz. Zira NASA hem bu filmlerin esin kaynağı, hem bilimsel danışmanı, hem de ya kendi ya da Amerika’nın genel anlamdaki imajıyla ilgili bir kurtarıcı görevini üstlenir. Filmde NASA’nın bir kurum olarak olmadığı kadar şeffaf gösterilmesi ya kurumun bu yönde evrilmek zorunda kaldığını (Mr. Robot dizisini ve orada yaşanan şeyleri, hackerlık müessesesini düşünün) ya da kurumu lekelemeye çalışacak herhangi bir gücün bunun yapması durumunda şeffaflaşma ile bunun önüne geçilebileceği gözdağını rahatça vermek için yerleştirilmiş olabilir.

Ezcümle, filmi değerlendirirken ya da NASA gibi kurumlara komplo teorileri üzerinden eleştiri getirirken bunları gözardı etmememiz gerekir. Üstelik bu film özelinde konuşursak şayet, Marslı bir roman uyarlaması ve romanı (bence) filminden çok daha başarılı. Bu komplo teorileri romana ve yazarına ve oradaki emeğe haksızca zarar da verebilir.

Bizim görüşlerimiz bu şekilde, The Martian’ın vizyon tarihi ile birlikte filmi izleyen siz okuyucularımızın da bu konu hakkındaki fikirlerini  merak etmekteyiz.

The Martian – Marslı filminin eleştirisini okumak için tıklayınız…


Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi