Sinema öncüsü olan 6 sanat gibi tarihsel gelişim sürecinde dönem dönem  üretim krizlerine düşmüştür. Türkiye’ye bakarsak siyasi baskı, darbeler ve haliyle toplumun değişen istekleri doğrultusunda  üretim kapasitesi, tüketim oranı değişmiştir. Sansürle kısıtlanan konular ve halkın ‘gerçeklikten uzaklaşma’ kaçamağıyla ülke sinemasında dram ve komedi öne çıkan iki tür olmuştur. Korku türü yeni milenyumdan önce karşımıza birkaç kez çıkmış olsa da ya ikincil tür olarak kalmış ya da deneysel olarak nitelendirerek sinemada yeni bir yol çizmeye öncü olamamıştır. 2000’lerle beraber sinemanın üretimin artması ve farklı tür, konulara göz atılmasıyla, her ne kadar başarılı olarak niteleyebileceğimiz örneklerle karşılaşmasak da korku sineması gelişmeye başladı.  En çok sükse yapan temanın peşine düşme ve cılkını çıkarma alışkanlığı sağ olsun korku sineması bugünlere İslamvari cinli, dabbeli, şeytanlı “Din korkutur” algısı türü esir aldı. Naciye, bireyleri odağa alarak din ve sinemada korku arasına bir perde çekiyor; fiziği başındaki ‘meta’dan ayırarak insanların en büyük korkusunun yine insan olması gerektiğinin peşine düşüyor.

New York Film Akademisi’ndeki eğitiminde korku genre’ında kısa metraj film üreten Lütfü Emre Çiçek ilk uzun metraj çalışmasıyla üstüne düştüğü türü bir üst seviyeye taşıyor. Derya Alabora’nın can verdiği Naciye Büyük Ada’daki konağın eski yerlisidir. Naciye’nin hikayesi, çocukluğunu geçirdiği fakat miras bırakılmayan evine taşınan yeni ev sahiplerine onların kanlarıyla çizdiği yaşam alanı sınırıdır. Genç çift Bengi ve Bertan bekledikleri bebek ve sallantıda olan ilişkilerini kurtarma ve aile yaşamına hazırlanmak için Ada’daki konağa yerleşirler. Evini gelen yabancılardan geri almak isteyen Naciye çiftin başına dadanır. Evdeki ilk ve tek geceye odaklanan film Bengi Bertan ilişkisindeki çatlakları derinleştirirken Naciye ve konağının trajik geçmişini sunup Naciye’nin hayatına ışık tutuyor.

Naciye: İnsanın İnsanla İmtihanı

Çiçek 80 dakikalık filminde karakterleri ve birbirleriyle olan ilişkilerini iyi kurgulamış. Bengi ve Bertan ikilisinin ilişki dinamikleri, sorunları ve bebek bekleyen bir annenin annelik, kadınlık ve karşı cinsle olan etkileşimini cinsel ve duygusal açıdan başarılı bir tabloyla betimliyor. Karnındaki bebeğin varlığı ilişkilerinde etkisi belli ama gözle görülmeyenin, sürekli sıkışıp kaldığı uzamlarla Bengi’nin yaşamının temsillerini üstleniyor. Ada’ya yerleşme isteği zaten olmayan Bengi evdeki garip olaylar, Bertan’dan gizlediği yaşamının detayları ve Naciye’nin ortaya çıkmasıyla hayatta kalmayı her açıdan tehlikeye atan olgulardan kaçmaya başlıyor. Naciye’ye baktığımızda ise Derya Alabora gibi karakterden karaktere başarıyla koşan bir aktristin önceden hayat verdiği karakterlerden uzak, hastalıklı antagonist portresi oldukça başarılı; Alabora’nın karakteri özümseyişi ve sunumu Naciye’nin hikayesi görülmeye değer kılıyor. Naciye’nin hayatı, geriye dönüşlerle verilen çocukluğundaki anılarla karakter adına bir neden-sonuç ilişkisi kurmayı denerken Naciye’nin nasıl Naciye olduğunu öğreniyoruz.

Naciye’nin hayat örgüsü öykü düzleminde tutarlı olsa ve Naciye’nin nedenleriyle sonuçları bağlansa da hikayede başarılı olmayan kurguyu bölen bir deney söz konusu. Naciye’nin geçmişi geri dönüşlerle ikincil bir zaman dilimi oluşturuyor filmde; Bengi-Bertan-Naciye üçgeni ve Naciye’nin geçmişi paslaşarak hikaye ilerliyor. Filmin ilk yarısının sonuna doğru hikayeye başka bir geri dönüşle eklenen Bengi-Bertan’dan önce eve yerleşen çiftin yaşadıkları filme balıklama atlıyor. Bodrum katın önceden neye tanıklık ettiğini gösteren bu sekanslar filmdeki bodrum kat beklentisini arttırmak için bir katkı sağlayacağı düşünülse de zaten türe hakim olan izleyici, karanlıkta bodrum kata olan yolculuktan yeterince gerilir; bu korku türünde çokça karşımıza çıkan bir durumdur. Kurguda alakasız bir şekilde beliren bu sekanslar hikayeye bir katkı sağladığı söylenemez; sahnelerin makaslanması kurgunun bütünlüğünü koruyacağı gibi yavaşça artan gerilimi de tehlikeye sokmazdı.

Film uzun sekanslarla karakterleri – özellikle Bengi’yi – uzunca inceleme ve yaşadıklarının etkilerini gözlemlememize şans veriyor. Bengi’yi tuvalete saklandığı iki sahnede de izlememiz dışarıdaki gerçekliğinden kaçış, sıkışmışlık adına güzel bağlantılar sunduğu gibi süresiyle de karakterin ruh halini anlamamıza yardımcı oluyor. Yine de filmin korku türü klişelerine çokça sığındığı da göz ardı edilmemeli. Ses efektleri ve müziğin kullanımı uzamdaki gerginliği arttırsa da aşırıya kaçışla bir süre sonra etkisini kaybediyor. Geriye dönüşlerle kitli kapı ardındaki sırrın hikayedeki bütünlüğü sağlanıyor fakat filmin zirvesi Mexican Standoff (Meksika Açmazı) sahnesinde ortaya çıkışı türün klişelerinden öteye taşınamadığı kanıtlar nitelikte.

Çiçek’in kısa ömründe tek-tipleşmeye mahkum bırakılmış Türkiye korku sinemasında hikaye gelişimi açısından bir alternatif sunduğu bir gerçek. “Dinden korkun”un tek üreticisi olduğu korku sinemasında bireysel sorunları ve bunların şiddetle dışavurumu açısından türe bir katkıda bulunuyor; başka nelerden korkulabileceğine dair bir örnek sunuyor. Yine de filmi bir ‘korku filmi’ olarak algılamak yanlış olur. Filmde türe ait elementler yani gergin tonlar, karanlıktaki bilinmeyen/beklenmeyen korkusuyla yaratılıyor. Hikaye her ne kadar başa gelse korkulur gibi bir etkiye sahip olsa da – ki bunun için illa korku türüne ait olmasına da gerek yok – izleyici koltuğundaki için herhangi bir hisle açığa çıkmıyor.

Sinema öncüsü olan 6 sanat gibi tarihsel gelişim sürecinde dönem dönem  üretim krizlerine düşmüştür. Türkiye’ye bakarsak siyasi baskı, darbeler ve haliyle toplumun değişen istekleri doğrultusunda  üretim kapasitesi, tüketim oranı değişmiştir. Sansürle kısıtlanan konular ve halkın ‘gerçeklikten uzaklaşma’ kaçamağıyla ülke sinemasında dram ve komedi öne çıkan iki tür olmuştur. Korku türü yeni milenyumdan önce karşımıza birkaç kez çıkmış olsa da ya ikincil tür olarak kalmış ya da deneysel olarak nitelendirerek sinemada yeni bir yol çizmeye öncü olamamıştır. 2000’lerle beraber sinemanın üretimin artması ve farklı tür, konulara göz atılmasıyla, her ne kadar başarılı olarak niteleyebileceğimiz örneklerle karşılaşmasak da korku sineması gelişmeye başladı.  En çok sükse yapan temanın peşine düşme ve cılkını çıkarma alışkanlığı sağ olsun korku sineması bugünlere İslamvari cinli, dabbeli, şeytanlı “Din korkutur” algısı türü esir aldı. Naciye, bireyleri odağa alarak din ve sinemada korku arasına bir perde çekiyor; fiziği başındaki ‘meta’dan ayırarak insanların en büyük korkusunun yine insan olması gerektiğinin peşine düşüyor. New York Film Akademisi’ndeki eğitiminde korku genre’ında kısa metraj film üreten Lütfü Emre Çiçek ilk uzun metraj çalışmasıyla üstüne düştüğü türü bir üst seviyeye taşıyor. Derya Alabora’nın can verdiği Naciye Büyük Ada’daki konağın eski yerlisidir. Naciye’nin hikayesi, çocukluğunu geçirdiği fakat miras bırakılmayan evine taşınan yeni ev sahiplerine onların kanlarıyla çizdiği yaşam alanı sınırıdır. Genç çift Bengi ve Bertan bekledikleri bebek ve sallantıda olan ilişkilerini kurtarma ve aile yaşamına hazırlanmak için Ada’daki konağa yerleşirler. Evini gelen yabancılardan geri almak isteyen Naciye çiftin başına dadanır. Evdeki ilk ve tek geceye odaklanan film Bengi Bertan ilişkisindeki çatlakları derinleştirirken Naciye ve konağının trajik geçmişini sunup Naciye’nin hayatına ışık tutuyor. Naciye: İnsanın İnsanla İmtihanı Çiçek 80 dakikalık filminde karakterleri ve birbirleriyle olan ilişkilerini iyi kurgulamış. Bengi ve Bertan ikilisinin ilişki dinamikleri, sorunları ve bebek bekleyen bir annenin annelik, kadınlık ve karşı cinsle olan etkileşimini cinsel ve duygusal açıdan başarılı bir tabloyla betimliyor. Karnındaki bebeğin varlığı ilişkilerinde etkisi belli ama gözle görülmeyenin, sürekli sıkışıp kaldığı uzamlarla Bengi’nin yaşamının temsillerini üstleniyor. Ada’ya yerleşme isteği zaten olmayan Bengi evdeki garip olaylar, Bertan’dan gizlediği yaşamının detayları ve Naciye’nin ortaya çıkmasıyla hayatta kalmayı her açıdan tehlikeye atan olgulardan kaçmaya başlıyor. Naciye’ye baktığımızda ise Derya Alabora gibi karakterden karaktere başarıyla koşan bir aktristin önceden hayat verdiği karakterlerden uzak, hastalıklı antagonist portresi oldukça başarılı; Alabora’nın karakteri özümseyişi ve sunumu Naciye’nin hikayesi görülmeye değer kılıyor. Naciye’nin hayatı, geriye dönüşlerle verilen çocukluğundaki anılarla karakter adına bir neden-sonuç ilişkisi kurmayı denerken Naciye’nin nasıl Naciye olduğunu öğreniyoruz. Naciye’nin hayat örgüsü öykü düzleminde tutarlı olsa ve Naciye’nin nedenleriyle sonuçları bağlansa da hikayede başarılı olmayan kurguyu bölen bir deney söz konusu. Naciye’nin geçmişi geri dönüşlerle ikincil bir zaman dilimi oluşturuyor filmde; Bengi-Bertan-Naciye üçgeni ve Naciye’nin geçmişi paslaşarak hikaye ilerliyor. Filmin ilk yarısının sonuna doğru hikayeye başka bir geri dönüşle eklenen Bengi-Bertan’dan önce eve yerleşen çiftin yaşadıkları filme balıklama atlıyor. Bodrum katın önceden neye tanıklık ettiğini gösteren bu sekanslar filmdeki bodrum kat beklentisini arttırmak için bir katkı sağlayacağı düşünülse de zaten türe hakim olan izleyici, karanlıkta bodrum kata olan yolculuktan yeterince gerilir; bu korku türünde çokça karşımıza çıkan bir durumdur. Kurguda alakasız bir şekilde beliren bu sekanslar…

Yazar Puanı

puan - 65%

65%

Lütfü Emre Çiçek ilk uzun metrajıyla İslam’ın öcülerinin esir aldığı korku sinemasına alternatif bir yol açıyor. Bireylerin hikayelerini odağa alan film, hamilelik yüzünden bir arada kalmaya mahkum genç bir çifti ve geçmişin izlerinden kurtulamayan saplantılı bir kadının hikayesini gözler önüne seriyor.

Kullanıcı Puanları: 3.88 ( 3 votes)
65
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi